Sancar: HDP olarak alternatif bir bilim kurulu oluşturmak üzere adımlarımızı attık

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, partisinin sosyal medya hesapları aracılığıyla düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Sancar, şöyle konuştu:

"Koronavirüs salgını, büyük bir hızla yayılıyor, etkilerini artıyor, büyük zararlar veriyor. Bütün dünyada da hasta sayısı artıyor, hayatını kaybedenler çoğalıyor. Türkiye’de de ilk resmi vaka ilanından bu yana 20 günden fazla zaman geçti ve bu süre içinde hükümetin neler yaptığı gözler önünde. Biz bunlarla ilgili görüşlerimizi paylaştık.

Öncelikle hükümetin bugüne kadar neler yaptığını, neleri yanlış yaptığını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Hükümet ilk başta bu meseleyi çok ciddiye alır görünmedi. Hazırlıklı olduğunu söylememizi mümkün kılacak herhangi bir işaret ortaya koymadı. Bu meseleyi günlük tedbirlerle yönetmeye çalıştı. Tehlikenin büyüklüğünün gereklerine uygun tedbirleri almadı ya da bir kısmını çok geç aldı. Dolayısıyla salgın hızla yayıldı. Ve bugün Türkiye dünyada salgının en sert yükseldiği, en sert yayıldığı ülkelerden biri haline geldi.

Peki, neden böyle? Öncelikle hükümetin bir stratejisi olduğunu, sağlık alanında bir stratejisinin olduğunu söylememiz mümkün değil. Ya da hangi stratejiyi benimsediğini gösterecek verilerden yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Hükümet yalpalıyor. Hükümet biraz şaşkın durumda. Vaka açıklamaktan öte çok fazla bir şey yaptığını söyleyemeyiz, halk sağlığını korumak için.

Ama başka şeyler yapmaya devam etti. Bu salgını bir fırsata dönüştürmeye çalıştı, fırsatçılık yaptı açıkçası. Özellikle ilk paket açıklandığında fırsatçılığın ne anlama geldiğini orada açıkça gördük. Hükümet halkın sağlığını koruyacak, halkın güvenceli bir şekilde evde kalmasını sağlayacak, karantinayı güvenceli şartlarda sağlayacak tedbirleri almadı. Tam tersine sermayeye kaynak aktarmak anlamına gelen çeşitli önerilerle kamuoyunun önüne çıktı ve bunları Meclis’e getirdi, kanunlaştırdı.

Burada da açıkçası kamu kaynaklarının hangi amaçlarla kullanıldığını, hangi zihniyetle yönetildiğini açıkçası bir kez daha görmüş olduk. Oysa burada yapılması gereken öncelikle toplum sağlığını korumak, kaynakları buraya seferber etmek ve eğer insanların gerçekten evde kalması gerekiyorsa -ki gerekiyordu- bunları en baştan duyurmak ve evde güvenceli kalmasını sağlayacak kaynakları seferber etmektir.

Hükümet bunları yapmadığı gibi aynı zamanda başka yanlışlar da yaptı. Süreci şeffaf yönetmedi. Toplumun katılımını sağlayacak kanalları işletmedi. Tam tersine tekçi, merkeziyetçi bir anlayışla bu süreci karartmalarla yürüttü. Yani şeffaflıktan yoksun ve katılımcılığı hiçbir şekilde içermeyen bir yönetim anlayışını benimsedi.

Oysa bu gibi durumlarda, salgınla, bu kadar büyük tehditlerle mücadele etmenin en önemli yolu topluma güven vermektir. Topluma güven verebilmenin ön şartı da şeffaflık ve samimiyettir. İnsanlar eğer kamu otoritesine inanmıyorlarsa, samimiyetine güvenmiyorsa tedbirlere de riayet etmek konusunda yeterince kararlı davranmayabilirler. Ya da tedbirleri yerine getirmekte tereddüt duyabilirler. O nedenle en baştan itibaren şeffaf ve katılımcı bir kriz yönetiminin çok önemli olduğunu söyledik.

Hükümetin yaptıkları bundan ibaret değil. Kamu kaynaklarını toplum sağlığı ve güvenceli geçim alanlarına seferber etmesi gerekirken başka projelere harcamaya devam etti. Özellikle Kanal İstanbul gibi dipsiz kuyu olarak bildiğimiz projeyi hayata geçirmeye kalktı, ilk ihaleyi de yapacağını duyurdu. Bütün bunlar büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Bütün bunlar toplum sağlığını önemsememenin örneğidir. Daha da ötesi toplumu kendi kaderine terk etmek, sermayeyi daha fazla palazlandırmak gibi bir anlayış söz konusudur.

Peki bizler bu süre içinde ne yaptık? HDP olarak bizler, ilk günden bir Merkezi Kriz Koordinasyonu oluşturduk. Burada çeşitli birimlerden arkadaşlarımız görev aldı ve bu koordinasyon merkezine bağlı olarak çeşitli komisyonlar oluşturduk. Bu komisyonlar ekonomiden sosyal politikalara, mültecilerden sağlığa kadar pek çok alanda her gün çalışmalar yaptılar. Bu çalışmaları rapor haline getirdik ve raporları kamuoyuyla paylaştık. Ancak medya kanallarının iktidarın tekelinde olmasının yarattığı büyük bir handikap var. Sesimizi geniş kitlelere duyurmakta zorluk çektik. Yine de çeşitli kanallarla, çeşitli yollarla kamuoyunu bilgilendirmeyi sürdürdük.

Bugün geldiğimiz noktada artık evde kalma çağrılarının çok daha ciddi bir etkisi ve anlamı olduğunu biliyoruz. Özellikle Kürt illerinde sokağa çıkma konusunda bu çağrıların yeterince karşılık görmediğini biliyoruz. Bunun sorumluluğunu bölgedeki insanlara yıkmak en hafif deyimiyle insafsızlık ve vicdansızlık olur. Bunun çeşitli nedenleri var. Bölgede sokağa çıkma yasaklarına, son birkaç güne kadar yeterince riayet edilmemesinin temelinde iktidara duyulan güvensizlik var. İktidarın bu konularda yaptıklarının daha önceki yaptıklarından farklı olmadığı yönündeki köklü inanç burada da karşımıza çıkıyor. İnsanlar iktidarın çağrılarının ve iktidarın çabalarının kendilerini korumaya dönük olduğuna inanmadılar.

Bunun yanında bir de anadilinde bilgilendirme hakkının kullandırılmamasının yarattığı çok ciddi sıkıntılar var. İnsanlara kendi anadillerinde durumu anlattığınızda bunu çok daha rahat anlayabilirler. Çok daha iyi bir ruh haliyle bu söylenenleri hayata geçirebilirler. Oysa iktidar bu konuda bütün kanalları tıkayan bir politika izliyor. Hatta biliyorsunuz yerel yönetimlerimize de el koyuyor. Bu süreçte de kayyım politikasını ve irade gaspını sürdürdü. Sekiz belediyemize kayyım atandı, Batman Belediyemiz bunlardan biriydi. Batman’a atanan kayyımın ilk yaptığı işlerden biri web sayfasındaki Kürtçe bölümünü kapatmak oldu. Sonradan güya sitenin bakıma alındığı açıklaması oldu ama biz biliyoruz ki anlayış aynı anlayıştır. Burada Kürtçeyi yasaklayan, inkar eden tutum yansımasını bulmuştur. Dediğim gibi insanların anadilinde bilgilenme hakkı en çok bu gibi durumlarda yakıcı hale geliyor.

Elbette anadilini kullanma,her alanda kullanma, eğitimini görme, bu dili kullanma hakkı çok çok önemlidir. Bu konuda da tereddüdümüz yok. Sürekli de bunun önemini anlatıyoruz. Ama iş bu gibi büyük felaketlere geldiğinde, özellikle sağlık ve hayat hakkını ilgilendiren, böyle büyük felaketler söz konusu olduğunda anadilin ne kadar önemli olduğunu hayatın içinden bir kez daha gördük. O nedenle bizler Kürtçe kampanyalar başlattık. Halkımızın sağlığını korumak için bu yönde çalışmalar yaptık. Sadece Kürtçe değil bölgede konuşulan diğer dillerde de çağrılar yaptık. Süryanice, Ermenice, Arapça gibi dillerde de halkımızı bilgilendirmeye ve tedbir almaya çağırdık. Bu süre içinde hükümetin çağrılarına yeterince kulak asmayan insanlarımızın kendilerine anadillerinde ve samimiyetle hitap edildiğinde nasıl karşılık verildiğini de gördük. İnsanlarımız şimdi çok daha büyük oranda bu çağrılara uyuyorlar.

Esas hedefin, esas meselenin toplum sağlığını korumak olduğunu ısrarla vurguluyoruz. Elbette şu soru her zaman karşımıza çıkıyor. İnsanlara evde kalın çağrısı yapıyorsunuz da evde kalamayanların durumu ne olacak? Mesela her gün çalışmak zorunda olanlar ne yapacak? Ya da evde kalanların yeterli geliri yoksa nasıl geçimini sağlayacaklar? Sağlıklarını ve beslenmelerini nasıl temin edecekler? Bu sorular çok haklıdır. Elbette burada asıl sorumluluk hükümete düşüyor. Çünkü kamu kaynaklarını, toplumun kaynaklarını hükümet yönetiyor. Çünkü kamu yetkileri hükümetin elindedir. Burada hükümetin kullandığı kaynaklar ve bütçe bütün toplumun malıdır, bütün toplumdan elde edilmiş gelirlerin toplamıdır. O nedenle topluma harcanması elbette zorunludur. Zaten Anayasada da sosyal devlet ilkesi yer alıyor. Her ne kadar bu ilke unutulmuş gibi görünse da biz bunun gereklerini hatırlatmayı devam ediyoruz.

Fakat hükümet kendi sorumluluğunu yerine getirmiyor diye, biz kendi sağlığımızı, toplumumuzun sağlığını koruyacak tedbirlerden vazgeçemeyiz. Daha doğrusu hükümet sorumluluklarını yerine getirmediği için tedbirlerimizden vazgeçmemiz, tedbirlerimizi savsaklamamız söz konusu olamaz. Dolayısıyla biz elimizden gelen bütün çalışmaları sürdürmeliyiz. Ücretli izin gibi bir talebi hayata geçirecek imkanlarımız yok. Bunu ancak merkezi yönetim hayata geçirebilir. Elbette Meclis’in yapması gerekenler var. Onları da birazdan sizlerle paylaşacağım.

Yine de evde kalma imkanı olan insanlarımıza seslenmek istiyorum. Bütün il ve ilçelerde, örgütlü bulunduğumuz bütün merkezlerde dayanışma ağları kurmak için en baştan beri çalışmalar yürütüyoruz. Pek çok yerde bu ağları da oluşturduk. Evde kalan insanlarımızın beslenme ve gıda ihtiyaçlarını ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için elimizden gelen çabaları gösterdik. Sadece ilçe yönetimindeki görevli arkadaşlarımıza ulaşmak bu konuda yeterlidir. Desteklerin ihtiyaç sahiplerine ulaşması için bunu yapmak yeterlidir.

Fakat sadece bizim çalışmalarımızın da burada yeterli olmayacağının farkındayız. O nedenle dayanışma ağlarının bütün ülkeyi saracak şekilde genişletilmesi gerekiyor. İlk günden beri dayanışmanın toplum sağlığımızı koruyacak en önemli şey olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Yine bu vurguyu yapalım, bu çağrıyı tekrarlayalım. Her yerde dayanışma ağları kurulsun ve herkes kendi bulunduğu mahallede, semtte, köyde bu dayanışma ağlarının işlemesi için elinden gelen katkıyı yapsın. Burada tabii bu dayanışma ağlarını örerken, çalışmaları yürütürken toplum sağlığına dikkat etmeye devam edeceğiz. Bütün bu zor şartlara rağmen dayanışmayı sürdürmek mümkündür, gereklidir. Sadece mümkün olmakla kalmaz aynı zamanda gereklidir. Çünkü bizi hayatta tutacak olan, bizim bu büyük krizlerle baş etmemizi sağlayacak olan en temel şey dayanışmadır. Biz HDP olarak bu konuda yapılacak olan her çalışmaya katkı sunacağımızı her fırsatta söylüyoruz. Buradan da bir kez daha tekrar etmek istiyorum.

Eğer toplumun bu tür bir kriz karşısında savunulması isteniyorsa, amaç buysa gerçekten yapılması gerekenler de çok karmaşık değildir. Her şeyden önce güveni tesis etmek lazım. Güveni tesis etmek için şeffaflık lazım, şeffaflığın yanında katılımcılık lazım. Katılımcılıktan kastımız da; sağlık alanında ve diğer pek çok alanda çalışan meslek örgütleri başta olmak üzere çeşitli kuruluşların kriz yönetimine dahil edilmesidir. Evet, hükümet bunları yapmadı bugüne kadar, yapmıyor. Mesela Türk Tabipleri Birliği gibi son derece deneyimli, birikimli bir kuruluşu kriz yönetimine dahil etmedi.

Oysa biliyoruz ki bu tür krizler ancak yerelden başlayarak yönetilebilir ve bu tür felaketlerle yerelden başlayarak baş edilebilir. Bu nedenle yerelle ilişkisi en güçlü olan, en yaygın olan kuruluşları kriz yönetimine dahil etmek lazımdı ki TTB; sahayı bilen, sahadan beslenen bir örgüt olarak bu işlevi en iyi şekilde yerine getirebilecek kuruluştur. Aynı şekilde Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası da bu işlevi görebilir. Bunun dışında elbette diğer büyük meslek kuruluşları ve sendikalar da çalışmaları destekleyebilir ya da çalışmaları büyük bir güçle ilerletebilirler.

Hükümet her alanda olduğu gibi bu alanda da tekçi ve merkeziyetçi bir anlayışla hareket ediyor, yereli yok sayıyor, tam tersine yereldeki imkanları da ortadan kaldırıyor. Mesela belediyelerin bu konuda yapabilecekleri çalışmaları ve katkıları engellemenin yollarını arıyor. Bütün bu politikalar sadece yanlış olmakla kalmıyor, toplum sağlığını tehdit ediyor. Dolayısıyla bu anlayış ve bu anlayışa dayanan politikalar topluma karşı suç niteliğini taşıyor.

Biz şimdi bütün meseleleri yetkiyi ve girişim alanını hükümete bırakmaya niyetli değiliz, zaten bırakmamamız da gerekiyor. O nedenle bugün MYK toplantımızda tartıştığımız konulardan biri çağrısını daha önce yaptığımız bir alternatif ulusal kriz merkezi oluşturulması gündemimizde. Yani bu alanı ve halkın sağlığını, toplumun geleceğini hükümetin bu keyfi ve yanlış politikalarına, toplumu hiçe sayan politikalarına bırakamayız. Bu anlayışa terk edemeyiz. O nedenle diyoruz ki bütün meslek örgütlerine, emek örgütlerine bu alanda katkı sağlayabilecek bütün kuruluşlar hazırlıklarını yapmalılar ve ortak bir Ulusal Koordinasyon Merkezi ya da Ulusal Kriz Koordinasyon Merkezi oluşturmalılar. Elbette  bu konuda girişimlerimiz oldu, pek çok kuruluş ile görüşmeler yaptık, fakat artık bunları belli bir noktaya vardırmak zorundayız, çalışma aşamasında bırakamayız, çalışmaları daha fazla da uzatmaya lüksümüz yok. O nedenle bir an önce harekete geçelim; böyle güçlü, güvenilir, toplum sağlığını esas alan, halkın güvenceli geçimini esas alan bir kriz merkezi, ulusal kriz merkezi oluşturmamız lazım. Çalışmalarımızı bu hafta içinde umarım ki belli bir aşamaya getirir ve sonuç alıcı bir noktaya taşırız.

Bunun dışında bugün MYK’de tartıştığımız konulardan biri de HDP olarak alternatif bir bilim kurulu oluşturmaktır. Bütün ilgili bilim dallarında insanlarımızın katılacağı bir bilim kurulu oluşturmak için de gerekli görevlendirmeleri ve gerekli kararları şimdi bu MYK toplantımızda görüştük. Bu yönde girişimlerimiz de hemen bugünden itibaren başlayacaktır. Böylece topluma güvenilir bilgiyi aktaracak bir güçlü bir merci, bir odak oluşturmuş olacağız. Toplumun her şeyden çok güvenilir bilgiye her şeyden çok güvenceli hayata ihtiyacı vardır ve bizler bunları dediğim gibi böyle bir anlayışa sahip hükümetin insafına, inisiyatifine bırakamayız.

Şimdi bu çerçevede alınması gereken tedbirlerden ya da yapılması gereken şeylerden biri de TBMM’nin derhal aktif bir şekilde bu önceliklerle devreye girmesidir. Biz TBMM’nin iki konuyu esas alan çalışmalar dışında başka hiçbir meseleyi gündemine almaması gerektiğini söylüyoruz. Bu yönde de bütün partilere çağrı yapıyoruz. Bu iki konu toplum sağlığı ve güvenceli izolasyon ya da güvenceli geçim, evde güvenceli geçim. Bu iki konuyu esas alan kanun tekliflerini arkadaşlarımız hazırlamışlardı zaten. Şimdi bu konuları TBMM Başkanlığına sunacağız. Zaten bir kısmını daha önce sunmuştuk. Meclis bunlar dışında başka hiçbir konuyu görüşmemelidir.

Elbette bunlarla bağlantılı konular var, bunları açacağım biraz sonra; mesela infaz yasası bunlardan biridir. Evet, infaz yasası görüşülsün ve bir an önce eşit infaz ilkesine göre bir düzenleme çıkarılsın. Çünkü risk altında, tehdit altında bulunan mekanların başında cezaevleri geliyor. Cezaevleri pek çok açıdan çok ciddi bir tehditle karşı karşıyadır. Salgının en ciddi vurabileceği yerlerin başında cezaevleri geliyor. Bunu sadece biz söylemiyoruz, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği kaç keredir bu hususları vurguluyor ve bütün hükümetlere çağrı yapıyor; bir an önce tutuklu ve hükümlülerin serbest bırakılacağı düzenlemeler yapılsın diye. Aynı şekilde Avrupa Konseyi'nden de çağrılar geliyor. Bunun dışında uluslararası sivil kuruluşlar da çeşitli çağrılar yapıyorlar. Biz de diyoruz ki; evet güvenceli geçim, halk sağlığı ve bununla bağlantılı konular dışında hiçbir mesele Meclis'in gündemine gelmesin.

Ayrıca Meclis bütçe konusunda esas yetkili organdır, bunu da biliyoruz. Dolayısıyla halkın gelirinden, halkın kaynaklarından, toplumun değerlerinden oluşan bütçeyi belirleme konusunda yetkilidir ve yönetme konusunda şimdi inisiyatif almalıdır. Bütün büyük projeler, en başta Kanal İstanbul derhal durdurulmalıdır. Büyük paralar yutan çeşitli projeler devam ettiriliyor. Şimdi bunların hepsini durdurmak lazım, Meclis bu konuda inisiyatif almalı ve bu projelere tahsis edilen kaynaklar derhal toplum sağlığı ve evde güvenceli geçim konularına transfer edilmelidir, buralara aktarılmalıdır. Toplum sağlığından ve toplum bireylerinin insanca, insan onuruna yaraşır bir yaşamdan daha önemli bir mesele daha önemli bir ilke olamaz. Bu nedenle şu an acil ihtiyaç her açıdan toplumu korumaktır. Çok daha büyük zararlar ve çok daha ağır yıkımlarla  karşılaşmadan, bütün kamu kaynakları bu alana aktarılmalı ve bu alanda çalışmalar yoğunlaştırılmalıdır ve Meclis de bu konuda kanunlar çıkarmak için hemen gündemini değiştirmeli ve çalışmalarını sürdürmelidir.

Aldığımız  bilgilere göre iktidar kanadı Meclis'te esnek çalışma yöntemine geçmeyi düşünüyor. Yani çok az çalışma ve hiç gündemle bu yaşadığımız gündemle, bu büyük tehditle alakası olmayan konuları gündeme getirmeye hazırlanıyor. Tekrar uyarıyoruz, sakın yapmayın bunu. Bu toplumun sağlığıyla ve geleceğiyle alay etmek anlamına gelir. Diğer partilere de buradan sesleniyoruz, gelin hep birlikte bu girişimi engelleyelim. Meclis'i sağlık kurallarına ve hijyen kurallarına uyacak şekilde çalıştıralım, bu çalışma sürekli olsun. Bu süreklilik de esas itibariyle toplum sağlığı, güvenceli geçim konularına yoğunlaşsın. Bunları tamamladıktan sonra Meclis daha kısa sürelerle çalışmasını ayarlayabilir ama ihtiyaç olduğu anda Meclis'in meslek örgütlerinden, toplumun çeşitli kesimlerinden katkı alarak bu krizle ilgili bu salgın felaketi ve tehdidiyle ilgili çalışmaları yapması lazım.

İktidar esas itibariyle bir tercihte bulunmak zorunda kaldığında tercihini ekonomik büyümeden yana yaptığını gizlemiyor. Bütün dünyada sorulan soru şu: Bu büyük felaket tehdidini hangi öncelikleri esas alırsak daha iyi yönetiriz? Bazı ülkeler ekonominin ayakta kalmasını ve mümkünse büyümenin de sürdürülmesini öne alıyorlar buna öncelik veriyorlar. Bazı toplumlar daha çok toplum sağlığını öne alıyorlar, insan hayatını öne alıyorlar. Bizde hükümetin neyi öne aldığını belki de en iyi açıklayan ifade Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta 27 Mart’ta sarf ettiği sözlerdir: "Üretimin ve ihracatın devamı en önemli önceliğimizdir" dedi. Böyle bir anlayışı kabul etmeyiz biz, hiçbir şekilde de kabul etmeyeceğiz. Hayır, bizim en önemli önceliğimiz toplumun sağlığı ve halkın güvenceli bir şekilde bu süreci aşabilmesidir. O nedenle her türlü kaynak tekrar ve tekrar altını çizerek söylüyorum bu alanlara, bu hedeflere yoğunlaştırılmalıdır. 

Bu dönemlerde elbette bir karamsarlık da oluşabilir fakat bu karamsarlığa kapılmanın, ümitsizliğe meyletmenin hiç kimseye faydası yok. Tam tersine biz bu süreci hep birlikte yönetebiliriz. Bu süreci insanımızı, toplumu, sevdiklerimizi ve geleceğimizi kurtaracak, koruyacak şekilde yönetebiliriz. Özellikle emekten yana olan, toplumdan, toplum sağlığından, toplumun refahından, huzurundan yana olan, insan onurunu esas alan kesimler bir araya gelirse bu şartlarda bile etkili bir çalışma yürütebilirler. Biz bu süreçten evet belki zarar göreceğiz, bu salgını zararsız atlatma şansımız yok fakat bu zararı en aza indirme imkanımız var.

Hatta eğer bu dönemi iyi yönetebilirsek, dediğim gibi emek ve insan onuru eksenli bir anlayışı hakim kılabilirsek, bu anlayış temelinde dayanışma ağlarını ve örgütlenmeyi sağlayabilirsek gelecek döneme çok daha umutla bakmayı sağlayabiliriz aynı zamanda. Yani bu dönem yapacağımız çalışmalar umudumuzun kaynağı olacaktır. 

Elbette hayatını kaybeden insanlarımıza üzülüyoruz, elbette yakınlarının acılarını paylaşıyoruz ama bize düşen sadece üzüntü bildirmek olmamalıdır. Tam tersine, ölümleri azaltacak ve durduracak her türlü çalışmayı sonuna kadar bütün imkanları seferber ederek yapmaktır bize düşen. Buradan sağlığımızı koruyarak çıkacağız, toplumumuzu koruyarak çıkacağız ve belki de şimdiye kadar yapılan pek çok haksızlığı çok daha iyi görerek çıkacağız. Öğreneceğiz, bu süreç bize asıl meselenin toplumun kaynaklarını sermayeye, ranta, azami kar hırsına kurban eden ya da onlara teslim eden anlayışın bir bütün olarak toplumu ve bir bütün olarak insanlığı tehdit ettiğini görüyoruz, bunu daha iyi öğreneceğiz. Bunu belki de en veciz şekilde, en çarpıcı şekilde ifade eden tır şoförü kardeşimizdi. 

""Belki Korona Virüsü beni öldürmeyecek ama sizin bu düzeniniz beni öldürecek". Biz bu düzeni değiştirmeliyiz değerli arkadaşlar, sevgili kardeşler. Bu düzen değişmeli. Biz buradan toplumun sağlığını koruyacağız, iyileşerek çıkacağız ama bu düzeni de değiştireceğiz, dünyayı da iyileştireceğiz. Bunun için önümüzde büyük imkanlar var, yeter ki dayanışma, insan onuru, emek eksenli çalışmalarımızı bir an bile aksatmayalım.

Herkese tekrar şu çağrıyı yapmak zorundayım. Evde kalma imkanı olan bütün insanlar mutlaka evde kalmalıdır. Evde ihtiyaçlarının karşılanması konusunda bir tereddüt yaşıyorlarsa çevrelerindeki en yakın dayanışma merkezine başvurmalıdırlar. Gücümüz yettiğince ihtiyaçları karşılayacağız. Ama bütün demokrasi güçlerinin de ücretli izin, zorunlu alanlar dışında üretimin durdurulmasını sağlayacak ücretli izin uygulamasının derhal başlatılmasını talep etmeleri gerekiyor. Biz bütün emek ve demokrasi güçleri bu konuda çok daha güçlü ses çıkarmalıyız.

Son olarak şunu tekrar söylemeliyim; infaz hukukunda eşitsizlik zaten çok derin ve infaz hukukundaki bu eşitsizliği daha da derinleştirecek herhangi bir düzenleme, bu ülkede toplum sağlığı kadar toplumun adalet duygusunu da çok ağır bir biçime yaralayacaktır. Belki bu krizi atlatırız, belki bu virüsü alt ederiz fakat adalet duygusunda, toplum vicdanında açılacak yaraların tamiri o kadar kolay olmuyor. O nedenle bizim için bu dönem adalet dönemidir, bu dönem eşitlik bu dönem insan onuru dönemidir. Bütün bu değerleri savunma dönemidir.

Hep birlikte başaracağımızdan şüphe etmeliyim. Zor zamanlardayız ama umut bizzat bizim kendi emeğimizdedir, kendi çalışmamızdadır, kendi inancımızdadır. İnandığımız ve emek harcadığımız sürece umut vardır, umut büyüyecektir. Bu toplum ve bütün insanlık bu virüsü alt edecektir. Bu virüsün bu kadar büyük yıkıma yol açmasına neden olan düzenleri insanlığın da değiştirme gücü vardır. Bu süreç başlamıştır. Hepimiz buna inanalım, hepimiz bunun için elimizden ne geliyorsa yapalım. Hepinize saygılarımı sevgilerimi sunuyorum."