Türkiye’de bağışla para toplanabilir mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz hafta “Biz bize yeteriz Türkiyem” sloganı ile Kovid-19 virüsünün yarattığı ve yaratacağı sosyal, ekonomik tahribatı bir ölçüde onarmak için bir bağış kampanyası başlattı.

Bağış kampanyalarına karşı değilim ama bu kampanyalar, hele bizim ülkemizde öyle çok da kolay kampanyalar değiller, üzerinde iyi düşünmek gerekiyor.

1988 senesi idi, Fransa’da idim, akşam televizyonda bizzat Jerry Lewis’in yönettiği ve 48 saat süren, Jerry Lewis’in bu süre zarfında uyumadan sahnede kaldığı, sadece tuvalete gittiği, sahnede sandviç yediği ve ismi Teleton (Televizyon ve maraton) olan bir bağış kampanyası izledim; bu kampanya benim için çok önemli bir hayat dersi gibi olmuştur.

Bağış kampanyasının amacı miyopati denen bir kas hastalığının tedavisi için araştırmaları finanse eden bir derneğe (Miyopati Derneği) fon bulmak idi.

Genç kuşaklar Jerry Lewis’i ne kadar tanır bilemem ama sonra öğrendim, Jerry Lewis’in oğlu miyopat imiş, bu nedenle gönüllü olarak dünya miyopati derneği başkanlığı yapıyormuş ve filmlerindeki o hareketlere biraz onu güldürmek için başlamış.

O tarihlerde internet de yok, geniş bir telefon ağı kurmuşlardı, ekranda kampanyayı izleyen kimse bu telefon numaralarından birini arayıp bir hafta içinde ekranda gözüken banka hesap numarasına gönlünden geçen bir para miktarını (o zamanlar Fransız frankı) ismini ve adresini verip yatırma taahhüdünde bulunuyordu ama bu telefon taahhüdünün hiçbir hukuki bağlayıcılığı yoktu.

Akşam yemekte şarabı biraz fazla kaçırıp telefonda yüz bin frank taahhüd edip sabah unutabilirdiniz, siz taahhüdde bulunduğunuz an miktar kayıtlara giriyor ve ekranın sol üst köşesinde toplam taahhüd totali çıkıyordu (Türkçede kelimelerin d harfi ile bitmemesi, t’ye dönüşmesi kuralını (!) hiç sevmiyorum ve uygulamıyorum, kimse kızmasın).

Biz de kendi aramızda hafta sonunda bankaya para yatırma süresinin sonunda bu taahhüdlerin gerçekleşme oranını tartıştık, ortalama olarak yüzde elli gibi bir oran tahmin ettik ama hafta sonu geldiğinde Dernek taahhüdlerin yüzde 97’sinin hesaba geçirildiğini açıkladı ve biz de şaşkınlığa düştük, bizde böyle bir kampanya yapılsa taahhüdlerin gerçekleşme oranının çok daha düşük olacağını öngördük.

Nitekim, bir sene sonra Türkiye’de de Mehmetçik Vakfı için aynı modeli örnek alan bir teleton gerçekleştirildi (80’lerin sonu), taahhüdlerin gerçekleşme oranı yüzde elli ile sınırlı kaldı, mesela çok önemli bir iş adamı (herkesin tanıdığı) bir tabloyu Mehmetçik Vakfı hesabına çok büyük bir tutara alacağını söz verdi ama sözünü tutmadı.

Fransa’daki teleton taahhüd sonuçları açıklanmadan iki, üç gün önce Fransa miyopati derneği başkanı profesör ekranlara çıktı, ben ilk kez izlemiştim ama meğerse her sene yapılırmış bu teleton, geçen sene toplanan bağışların, ki çok yüksek bir miktar idi, nerelere harcandığını ekranda kuruşu kuruşuna, yani santim santimine Fransızlara açıkladı, Derneğin bu bağışlardan ödediği telefon faturalarını, çalışanların bordrolarını, alımların faturalarını herkese gösterdi.

Kanımca Fransa’da yüzde 97 olan ama bizim ülkemizde yüzde elliye düşen taahhüdlerin gerçekleşme oranının temel açıklayıcısı işte bu şeffaflık yani bağışı yapan kişinin Fransa’da verdiği paranın nereye harcandığını santim santimine bilebilmesi, öğrenebilmesi; Türkiye’de ise, burada olabilecek ya da olmayabilecek bir yolsuzluktan bahsetmiyorum, şeffaflık eksikliği bağışçının bağış yapma isteğini büyük ölçüde frenliyor, verdiği paranın tam amacına uygun kullanılıp kullanılmadığını bilemiyor.

Burada gündeme gelen iki farklı ahlak anlayışı konusuna da (sözünü tutmak ve sözünü tutmamak) bugün girmek istemiyorum.

Türkiye’de aynı sorun vergiler için de mevcut; vergi mükellefi ödediği verginin nereye, nasıl harcandığını iyi bilemiyor, harcama alanlarının meşruiyetine çok inanmıyor ve tam da bu nedenden vergi kaçırma ve vergiden kaçınma konularında çok da duyarlı olamıyor, dükkandan bir kazak alırken bile satıcı ile arasında Hazine aleyhine ittifak kurup (fiş kestirmemek) iki kuruş daha az ödeyeceğim diye vergi kaçırıyor.

Bu durumu sadece tüketicinin gelir seviyesi (fakirlik) ile açıklamak kanımca çok da doğru olmayabilir, meselenin bir boyutu da verginin ülkemizde meşruiyetinin, her zaman biraz böyle idi, şimdi daha da arttı, pek yüksek olmaması.

Kovid-19 nedeniyle evlerde oturduğumuz, şehirlerarası yolculukların yasaklandığı bu günlerde vatandaş hala geçmediği ve geçemeyeceği köprülerin parasını vergilerinden o ünlü müteahhitlere ödemeyi sürdürüyor, Hükümet de bu ödemeleri bu olağandışı koşullarda “mücbir sebep” gösterip kes(e)miyor (?) ve bu verginin meşruiyet eksikliği ortamında Cumhurbaşkanı bir de vatandaşlardan bağış istiyor.

Tekraren ifade ediyorum, bağış süreçlerine hiç karşı değilim, hatta toplumun belirli konulara odaklanabilmesi için faydalı da görürüm ama Türkiye pratiğinde çok vahim boyutlara çıkmış olan şeffaflık eksikliği büyük problemi bağış meselesinin verimli uygulanmasını adeta imkansız hale getirmektedir; basına yansıyan örnekler maalesef kimi kamu kurumlarında mesela Merkez Bankası, mesela bazı bakanlıklar, mesela Yargıtay, oksimoronlardır, zorunlu bağışlardır.

Ancak, yine de bu bağış kampanyasında bir miktar paranın toplanacağı kesindir, en azından kimi kurumlar, şirketler büyükleri kızdırmamak için bu kampanyaya para aktaracaklardır, böylece önemli bir tutara bile ulaşılabilir.

Ama, mesele sadece para toplamak değil; İnşallah bu sıkıntılı günleri geride bıraktığımız zaman bu kampanyada toplanan paraların nereye, kimlere ve hangi meşru nedenlerle aktarıldığının hesabı olabilecek en büyük şeffaflıkla açıklanır, Fransa Miyopati Derneği Başkanı profesörün yaptığı gibi her makbuz, her fatura, her harcama alanı kuruşu kuruşuna ekranlardan, aynen kampanyanın tanıtımının yapıldığı gibi, açıklanır.

Bu kampanya Türkiye için bir şans da olabilir, kampanyanın biriktirdiği paraların mutlak bir saydamlıkla kamu ile paylaşılması vatandaş ile devlet arasındaki vergi, bağış konularındaki güvensizlikleri de böylece biraz azaltmış olur.

Ancak, Sayıştay gibi bir kurumun bile (yüksek mahkemedir, TBMM adına denetim yapar) yetkilerinin tırpanlandığı, Sayıştay raporlarının Meclis’e getirilmesinde sorunlar yaşanan bir yerde şeffaflık beklentilerimin çok ütopik kaçtığının da farkındayım.

Vergi konusunda naif görüşlerimi hala koruyorum, mükellef ödemesi gereken ama ödemediği her kuruş verginin bir onkoloji hastanesinde azalan bir yaşamsal hizmet olduğuna inandırılabilir ise vergi kaçağının da, sıfırlanmasa bile, azalabileceğine inanırım.

Ama, mükellef ödediği her kuruş verginin köprülerde, hastanelerde, havaalanlarında birilerine peşkeş çekilen para (geçiş garantisi, hasta sayısı garantisi, uçuş garantisi) olduğunu görüyorsa, bizim de moral öneriler getirme şansımız azalıyor doğrusu.

Bugünlerde bu konularla ilgilenen ve evde canı sıkılan varsa Afyon-Kütahya Havaalanı (Zafer Havaalanı) hikayesini internetten bulup okusun, belki güler, belki de can sıkıntısı tavan yapar; müteahhide sağlanan uçuş garantisi 2044’de bitiyormuş, havaalanı arazisinin eski bir AKP milletvekilinden kaça satın alındığı bile bilinemiyor ama biz bağış kampanyaları açıyoruz.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.