Yarını bugünden düşünmek...

Böyle bir pandemiyi 100 yıldır görmedik ama korona pandemisi de, illaki bitecek. Bize dersler vererek ve değiştirerek sönümlenip gidecek...

Sadece şu son birkaç ayda hayatımızın nasıl değiştiğine bakarak bu belirsizlik bizi korkutsa da, bugün tarihteki diğer salgınlara göre çok daha iyi durumdayız. En azından virüsü tanıyoruz, test ederek bulaşma hızını düşürebiliyoruz ve elimizde onunla mücadele edecek araçlar var.  

Siyasetçiler ve onların etkilediği kitleler virüsün kaynağı için birbirlerini suçlasalar da, 21.yüzyılın en izolasyonist politikalarını hayata geçirseler de, global bilgi paylaşımının önemini kavramış bilim adamları ve araştırmacıların işbirliği bir süre sonra meyvesini verecek. Belki uzmanlar bize bu virüsün tekrar başını kaldıracağı belli bir zaman dilimi dahi verebilirler.

Bugünden yarını kestirmek pek mümkün değil, ama ister iki-üç ay ister iki yıl sürsün, bu salgının hepimizin yaşamını, beklentilerini, alışkanlıklarını, politik tutumunu, iş yapma tarzını derinden etkileyeceği kesin.

Fırsatçı popülist siyasetçilere, kötülere ve kötülüğe karşı mücadele etmek için her zamankinden daha uyanık ve diri olmamız gereken günler bugünler... Bunun için önce iyiye, iyiliğe tutunmamız, haklarımıza ve yaşadığımız dünyaya sahip çıkmamız gerekiyor.

Bakın bu pandeminin ilk sonucu Çin’de karbon emisyonunun düşmesi oldu. Virüs Avrupa’ya ve Amerika’ya yayılınca tüm dünyada da aynı şey yaşandı. New York’ta karbondioksit oranı yarı yarıya azaldı. Venedik ve Melborne kanallarında balıklar tekrar görülmeye başladı. Bunu görüp deneyimleyen insanlara bundan sonra ‘iklim krizi’ palavradır demek pek kolay olmayacak. Tabii her zaman komploseverler, bilime ve evrime inanmayı reddeden radikal dini gruplar olacak...

Komploseverler ile ilgili pek bir şey söyleyemiyorum. Tezlerini destekleyecek argümanlar bulmakta yaratıcılıkları sınır tanımıyor. Ama radikal dini gruplar ve tarikatlar en azından yakın bir gelecekte dini ritüellerini değiştireceklerdir. 

Bizim gibi, bilim insanlarının üzerinde tepinen, toplumu hurafelere boğan toplumlar dahi pozitif bilime daha çok kulak kabartmaya başlayacaklardır. 

Kuşkusuz iş hayatı bu salgından ilk etapta etkilenecektir. Belki de en hızlı tepki, kâr ve kârlılık motivasyonunun itici güç olduğu iş dünyasından gelecektir. 

Çalışanı mesai saatleri içinde görmeyi şart koşan yönetim anlayışı zorunlu olarak değişmek zorunda kaldı. Bir süre sonra ofis giderlerinin azaldığını gören işverenin de, trafik sorununun azaldığını gören kamu yöneticilerinin de uzaktan çalışmayı, çalışandan daha çok desteklemesi sürpriz olmayacaktır. 

Sürekli aile içine hapsedilmeye ve iş dünyasından dışlanmaya çalışılan kadınlara da yepyeni bir ufuk açılacaktır. Nasıl ki, İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaşa giden milyonlarca erkeğin fabrikalarda, ofislerde, okullarda yaptığı işleri üstlenen kadınların çoğunluğu, savaş sonrasında onlara biçilen ev kadınlığı elbisesini tekrar giymeyi reddettiyse, bu kez de onu çalışma hayatından dışlayan fiziki koşullar dayatmasını reddedecektir. Tabii bütün bunlar şimdilik ofis çalışanları için söz konusu.

Kuşkusuz bu dönem, tüm çalışanların haklarını korumak için, sendikaların, uluslararası çalışma örgütlerinin, emek ve kadın haklarını koruyan yerel kurumların, siyasi partilerin ve parlamentoların çok daha atak olmaları ve alternatif politikalar üretmeleri gereken bir dönem aynı zamanda... 

Eğitim de değişecektir. Bugüne kadar daha çok üniversitelerin ve meslek edindirme kurslarının uyguladığı uzaktan eğitim, küçük çocukları da kapsayacak şekilde yaygınlaşacaktır. Dolayısıyla okullar, eğitim araçları, öğretmenler ve en başta eğitim politikası değişmek zorunda kalacak.

Çocukları, oyun oynamanın reddedildiği, disiplinin esas olduğu eski okul düzenine döndürmek kolay değil. Okulların, uygulamalı eğitimin yapıldığı, sosyalleşmenin sağlandığı oyun bahçelerine dönüştürülme olasılığı yüksek.

İlk bakışta uzaktan eğitim daha eşitlikçi gibi gelse de, yoksul ülkelerin ve gelişmiş ülkelerin yoksullarının bu hizmete ulaşma imkânının olmadığı açıktır. Nitekim Türkiye’de uzaktan eğitimin ilk gününde, bunun altından kalkacak bir altyapımızın da bulunmadığı, eğitime ulaşmada yoksulun hiçbir şansının olmadığı tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ayrıca, eğitimin, “tüm çocukları yakalamışken, eğitimi değil propaganda ağını güçlendirelim kurnazlığı” içinde uzaktan eğitime yaklaşan iktidarların eline bırakılamayacağı da görüldü.

Asıl konumuza dönersek; bizi gerçeklerle yüzleştirme işlevi da üslenmiş gibi görünen korona, hepimize internete ve bilgiye ulaşmanın temel insan hakkı olduğunu ve kamunun öncelikli görevleri arasında yer alması gerektiğini güçlü bir biçimde hatırlattı.

Bu arada virüsü, etkilerini, yayılmasını ve yayılmanın neden yavaşlatılması gerektiğini çocuklara anlatmak için, evrimi anlatmak zorunda kalanların, evrim teorisini kitaplardan çıkarmanın veya yasaklamanın saçmalığını savunmaları da pek kolay olmayacak gibi... Ama eğitim diye çocuklara idam görüntülerinin animasyon olarak izletildiği, ilahilerin dinletildiği bir program hazırlayanların bunu umursayacaklarını sanmam. Çünkü bilim insanı yetiştirmemenin, var olanı elinde tutmamanın, binlerce ölüme sebep olacak ahmaklıkları yapmanın hesabının sorulamadığı karanlık bir dönem bu. 

Tabii ki, genel olarak ekonomi bu salgından olumsuz etkilenecek. Bugün sağlık sistemlerinin yetersizliği ve hiç de kapsayıcı olmadığı ortaya çıktı. Bu derin bir güvensizliğe yol açacaktır. Toplam talebin düşmesine yol açacak olan bu güvensizlik, tedarik zincirlerinin kırılmasıyla birlikte dünya ekonomisini ciddi ölçüde yavaşlatacaktır.

Şeffaf, demokratik ve “Siz yalnızca sağlığınızı düşünün, biz gerisini halledeceğiz” diyen devletler yurttaşları ile el ele korona sonrasında çok daha hızlı toparlanırken, yurttaşını umursamayan devletlerin zombi devletlere dönme ve çok daha baskıcı bir otoriterliğe savrulma ihtimali bir hayli yüksek...

İlk etapta turizm ve ulaşım sektörleri bu salgından en çok etkilenen sektörler olacaktır. Dünyada insanlar bir süre kümeleşmeden uzak duracaklardır. Restoranlar, kahvehaneler, spor karşılaşmaları, sinema, tiyatro, konserler eski günlerine ulaşmak için etkili bir aşının bulunmasını bekleyecekler. 

Başta sağlık ve sosyal politikalar olmak üzere, eğitimden sanata, tarımdan sanayiye birçok alanda devletin bizzat hizmet sağlayıcı, üretici ve tedarikçi olarak daha çok rol alacağı bir ekonomik düzene geçiş görünüyor ufukta.

Kuşkusuz en büyük değişim siyasal alanda yaşanacak. Etkili bir aşı bulununcaya kadar korku, hepimizi değişmeye, belki de otoriteye teslim olmaya zorlayacak. Ancak salgın başladığı andan bugüne kadar gördük ki, şeffaf, demokratik ve hesap verme sorumluluğu olan devletler krizi yönetmekte ve halkı ikna etmekte çok daha başarılılar. Çin ve küçücük Singapur’un otoriter ama rasyonel aklı kullanan yönetimleri bunun istisnası olmakla birlikte, bu salgının pandemiye dönüşmesinde Çin’in katı otoriter yönetiminin katkısı görmezden gelinemez. Michigan Üniversitesi'nden Prof. Dr. Onur Başer, “Çin, bu virüsü öğrendiği ilk anda tedbir alsaydı, salgını yüzde 95 oranında azaltmış olacaktı. Bir hafta sonra tedbir alsaydı yüzde 65. İki hafta geciktiği için biz bu kadar vaka sayısı ile karşı karşıyayız" diyor. Bu, otoriter bir yönetimin tüm dünyaya ödettiği çok ağır bir bedeldir. 

Virüsün, ebola virüsü gibi genetik olarak mutasyona uğrayıp uğramadığını bilmiyoruz. Bu gerçekleşirse büyük bir felaketle karşılaşacağız. Bilim adamları bunun bugün olmasa bile günün birinde mutlaka olacağını söylüyor. O zaman bugünden ders almak ve Ortaçağ’dan çok daha farklı modeller geliştirmek zorundayız. 

Ya büyük metropollere, turizm hareketlerine, kitlesel etkinliklere, global vatandaş olma hayallerine tümden veda edeceğiz, ya da bilgilerimizi ve imkanlarımızı paylaşarak, Dünya Sağlık Örgütü, salgın hastalıklarla mücadele etme örgütleri gibi organizasyonları güçlendirerek birlikte mücadeleye yelken açacağız. 

Tabii ki, pandemik bir salgında kamuoylarının karar verici ve uygulayıcılara güven duyması şarttır. Bunun da koşulu bellidir: Şeffaf, hesap veren, halkın denetimine açık ve kamuoyunun gerçeği bilme hakkına saygılı bir yönetim anlayışı ve gerçekleri kamuoyuna iletecek tarafsız ve bağımsız bir medyanın varlığı.

Harari, hükümetlerin ve insanların bugünlerde aldığı kararların dünyanın gidişatını köklü bir biçimde değiştireceğini söylüyor. Tarih, Harari’yi doğruluyor.

Virüs korkusuyla gönüllü olarak özgürlüklerinden vazgeçen toplumların bilinmeyene karşı duydukları korku, tarihte kendilerini koruyacağını düşündükleri bir kaba güce teslim olmaya itmiş genellikle... Topluluklar varlığını sürdürmek için korkuyu beslemiş, korku da bilinmeyene ve farklı olana yönelen şiddeti...

Ancak korku da, farklı olanı yok etme güdüsü de ortak yaşam ve eğitimle üstesinden gelinebilen güdüler. Bilim adamları beynimizin diğer beyinlerle ilintili olduğunu ve duyguların ancak bir arada yaşama halinde ortaya çıktığını ve bebeklikten başlayarak karşımızdakini taklit ederek öğrendiğimiz bütün bilginin ve yarattığımız bütün kültürün ayna nöronlar sayesinde gerçekleştiğini söylüyorlar.

Sevmeyi, korkmayı, korktuğumuzla yüzleşmeyi ya da korktuğumuzu yok etmeyi taklit ederek öğreniyor ve içselleştiriyoruz. Bilimsel bilgiyi dışladıkça, aydınlanmaya sırtımızı döndükçe sadece kendi deneyimlerimize dayanan birikimimizi 'sağduyu' olarak adlandırdıkça, tarih tekerrür ediyor.

Yaşadığımız dünyanın yıkılışı ve değerlerin çöküşü ne kadar acı ve kahredici de olsa, aslında hepimiz kimsenin öngöremeyeceği bir yenilenmenin yapımcılarıyız. Bu sorumlulukla adım atmak geleceğe borcumuzdur.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir