Yaşlılar ve azınlıklar

Koronavirüs nedeniyle İçişleri Bakanlığı 65 yaş üstü insanların sokağa çıkmaması yönünde bir karar aldı. Bu karara göre yaşlılar evlerinden dışarı çıkamayacak, çıkanlar da kimi sosyal medya görüntülerinden şahit olduğumuz üzere “insanlık dışı” muameleye maruz kalacak. 

Bu karar ilk bakışta, yaşlıların sağlığını korumaya dönük pozitif bir uygulama gibi görünse de anayasal hukuk kuralları açısından oldukça tartışmalı, daha doğrusu özgürlük tartışmaları açısından oldukça sakıncalı bir karar. Tartışmanın ana eksenini azınlık tartışmalarından da bildiğimiz şu temel soru oluşturuyor. Devletler, nüfusun belirli bir kesimini koruma adına bir takım ekstra önlemlere başvurabilir mi? Bu soruya ‘evet’ ve ‘hayır’ olmak üzere iki cevap söz konusu. Kısaca, ‘evet’ diyenler “pozitif ayrımcılık” uygulamalarının gerekli olduğunu, ‘hayır’ diyenler bunun devletin görevi olmadığını söyler.

Buna göre yaşlılar için alına kararı ‘evet diyenler’ kategorisinde değerlendirmek mümkün gibi görünse de, tam da öyle değil. Evet, İçişleri Bakanlığı nüfusun belirli bir kesimini etkileyen bir karara imza attı, fakat bu karar pozitif yönlü bir karar değil, yani mevcut sahip olunan özgürlükleri koruyan veya bunları genişleten bir boyutta değil, tersine negatif yönde kısaltan, ortadan kaldıran bir uygulama.

Dolayısıyla bu yanlış düşünülmüş, yanlış bir karar. Bu tür durumlarda özgürlüklerin korunması adına atılması gereken adım, ya nüfusun herhangi bir kesimine özel bir karar almamak ya da nüfusun tamamı için geçerli bir karar almak. Demokrasinin temel kıstaslarından biri de bu değil mi zaten? Farklı olanın, sizden biri olmayanın, dezavantajlı olanın, risk altında olanın, azınlık olanın hak ve özgürlüklerinin korunması ve genişletilmesi için çaba sarf etmek değil mi? 

Bunlar, genel nüfusun korunması için özgürlüklerinden feragat etmesi gerekenler, genel nüfusa kurban edilmesi gerekenler değil, bilakis nüfusun geneli karşısında dezavantajlı pozisyonu ortadan kaldırılması gereken gruplardır. İçişleri Bakanlığı, zaten dezavantajlı durumda olan bu grubu, ikinci kez dezavantajlı hale getirmiştir. 

Türkiye’nin ve AKP yönetiminin zaten demokratik olmadığını biliyoruz ve içişleri Bakanlığı’nın vermiş olduğu bu karar da bizler için elbette anti demokratik olması nedeniyle şaşırtıcı olmayabilir. Fakat dünya genelindeki koronavirüse karşı devletlerin uygulamalarına baktığımızda farklılıklar bariz biçimde göze çarpmaya başladı. 

Avrupa ülkelerinin tamamı koronavirüsten etkilenmiş durumdayken, aldığı kararları yasaklar ve özgürlükler terazisinde sürekli tartan bir ülke olması bakımından Almanya fark yaratan ülkelerden biri oldu. 

İtalya, İspanya, Fransa gibi ülkeler özgürlükleri hoyratça askıya alırken, cezai yaptırımlar uygulamaya koyarken Almanya, hala resmi anlamda sokağa çıkma yasağı ve buna bağlı ceza uygulaması kararı almadı. Evet. Almanya’da gerekli olmadıkça sokağa çıkmıyoruz, fakat istediğimiz zaman çıkabiliyoruz da. Çıktığımızda bir yaptırımla karşılaşmıyoruz.

Ülke başkanlarının ulusa sesleniş konuşmalarında dahi anlayış farklılıkları dikkatimizden kaçmadı. Macron, ‘savaş’, ‘bilinmeyen düşman’ terminolojisiyle konuşurken, Merkel ‘özgürlük’ ve ‘dayanışma’ kavramlarına başvurdu. İtalya enfeksiyon ve ölüm vakaları artıp hastane kapasiteleri zorlanınca yaşlıları “ölüme terk etme” kararını uygularken ve ABD Teksas Valisi “yaşlıların ölüme hazır olduğunu” açıklarken, Almanya Avrupa’nın en yaşlı nüfusuna sahip bir ülke olmasına rağmen yaşlıların en az öldüğü ülke olma başarısını şimdilik sağladı.

Ülkelerin uygulama ve yaklaşımları farklılıklar göstermekle birlikte, kısıtlayıcı önlemlerin bir süre daha devam etmesi, doğalında hak, hukuk, anayasal özgürlükler tartışmalarını da bir süre sonra tetikleyecektir. Boş versene demeyin!

Şu ana kadar bu tartışma ve itirazların yapılmamış olması aslında bir eksiklik. Evet, panik havasının yarattığı koşullarda her birey şu an hayatta kalmaya odaklanmışken hak ve özgürlükler ve bunların savunulması ikinci üçüncü plana düştü. Oysaki bu süreçte bir yanda koronavirüs hayatımızı tehdit ederken, diğer yanda olağanüstü hal uygulamaları hem de hiçbir itiraz, karşı duruş yaşamadan özgürlüklerimizi tehdit ediyor.

Alınan kararlara şimdilik herkes gönüllü kullar gibi uyum sağlıyor ve itiraz etmiyor. Fakat bu uygulamaların bu şekilde devam ettirilmesi belki de bu süreç bittikten sonra kazanılmış birtakım hak ve özgürlüklerin de bir çırpıda gerilemesiyle sonuçlanabilir. O bakımından koronavirüs tehdidi dahi olsa, anayasal olarak garanti altına alınmış en temel haklarımız kısıtlanırken, bu kısıtlamaların süresi, bu uygulamaların ölçülülüğü sürekli gözden geçirilmek durumunda ve alınan her kararın bir bitiş tarihi mutlaka resmi belgelerde belirtilmelidir. 

Bu asgari kriterler, karar alıcıların aldıkları kararı periyodik olarak gözen geçirmelerinde ve gerekiyorsa düzeltmelerinde, yumuşatmalarında keyfiliği ortadan kaldırıp kararlara en azından biçimsel dahi olsa hukuki olma niteliği kazandırmasında gerekli olacaktır. Aksi durumda panik havasıyla yaratılan olağanüstü hal koşullarının sona ermesi, idarenin ve yöneticilerin keyfine kalacak ve bir sonraki emre kadar askıda kalmayı sürdürecektir.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir