İstanbul’daki Kudüs Mitingi, Erbakan’ın Konya Mitingi kadar önemlidir!

Saadet Partisi’nin Kudüs Mitingi’ne katılan CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Erdoğan’a rakip gösterilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İslamcı söylemleriyle hem Erdoğan’ı, hem Karamollaoğlu’nu gölgede bıraktı diyebiliriz.

Biri Haçlı Seferleri’nden, diğeri Kudüs’ün Müslümanların ilk kıblesi olmasından yola çıktı ve ne haktan ne de uluslararası hukuktan bahsetti ki, bu muhtemelen Kürt meselesinde bir örnek teşkil etmemesi açısından konuyu dinselleştirmekle ilgiliydi, buna aşağıda tekrar döneceğim.

Burada mitingi ve anlamını Amerikan düşünce kuruluşu Rand Corperation’un “Ergenekon-Erdoğan gerilim ve yeni bir darbe girişimi” değerlendirmesi ışığı altında ele almaya çalışacağım. Rand Corporation’ın çalışması düşünce kuruluşlarının yaptığı onlarca senaryo çalışmasından biridir ve mutlaka olacak anlamına gelmemektedir. 

Böyle bir risk var ise Erdoğan’ın bunu Amerikalı uzmanlardan önce hissedip önlemini almış olması ve rakiplerini tasfiyeye girişmesi daha muhtemel bir senaryodur. Ancak devlet sistemindeki çöküş, ekonomideki felakete gidişin, dış dünyadaki yalnızlaşmanın ve İdlib’deki gidişatın kendisini devlet olarak gören kimi kesimlerde rahatsızlık yarattığı ve bir arayışa ittiği de bir gerçekliktir. İlker Başbuğ üzerinden başlayan tartışmanın bir çatlağı gösterdiği değerlendirmesi ağır basıyor.

Ancak 17 yıldır devleti yöneten ve yargıdan emniyete kadar her alanda büyük hâkimiyet kurmuş ve arkasında hala en az yüzde 40 halk desteği bulunan bir lideri bir anda silip atmak kolay ve mümkün değildir. Şu anda yapılmaya çalışılanın hem halk desteğinin erimesini beklemek, hem de karşısına benzer niteliklere haiz bir cephe çıkarmak olduğunu değerlendirebiliriz.

Kudüs’ün statüsünün İstanbul mitinginde İslam açısından gündeme gelmesi dikkat çekicidir. Dinler tarihini bilen bilir; ne İsa, ne Muhammed yeni bir din getirdikleri iddiasında değildir ilk başta. Biri Yahudiliğin, diğeri Hıristiyanlığın devamı görür kendisini. Kudüs’ün kıble seçilmesi, hem kabileler arası sorunlara hakem olmak üzere göç edilen Yesrip’te Yahudilere yakın durma, hem bölgesel fuar olan Mekke’yi zayıflatma nedeniyledir.

Mekke yönetimini ele geçirmesi, Yahudilerle kavgaya tutuşması ve yeni bir dinin temsilcisi olduğuna ikna olmasının ardından kıbleyi değiştirmiş ve Kudüs’ü bırakmıştır. Haçlı Seferleri’ne kadar da Kudüs kenti Müslümanlar açısından önemli olmamıştır.

Dini açıdan bu konuda en az hak sahibi olan Müslümanlardır, çünkü Yahudiliğin ve Hristiyanlığın doğum merkezi bu kenttir ve İslam’dan daha fazla söz hakkına sahiplerdir. Bunların hepsini bir yana bıraksak bile konu dini açıdan tartışılacaksa, CHP’nin burada yeri ve rolü olamaz. 

Buradaki ikiyüzlü tutum, Avrupa’ya gidip kendisini Türkiye’nin Batı’ya açılan yüzü olarak gösteren bir partinin bizzat liderinin, Amerikan Başkanı’nın ticari ve siyasi nedenlerle aldığı bir kararı Haçlı Seferleri’ne benzetip bütün Batı medeniyetini, Avrupa Birliği ve NATO dâhil düşman safına katabilmesi ve kendisini İslamcı rejimlerin ötesine bir yere konuşlandırabilmesidir.

“Siyaset için dinci de olmak lazım abi” deniliyorsa, en ürkütücü olan budur çünkü iktidara gelince neci olacaklarından emin olmamız mümkün değildir. Dincilik yarışında bir Erdoğan veya Davutoğlu’nun eline su dökemeyecekleri gerçeğini bilerek.

Bugün Amerika’da başkanlık sathına girildi. Demokrat Parti parçalı ve sancılı bir dönemden geçiyor ama hiçbir aday Trump’dan daha ırkçı, ayrımcı, evangelist olma yarışına girmiyor. Doğru veya yanlış, herkes kendi çizgisini koruyor ve Trump’ın siyasetini yerden yere vuruyor.

Bu duruş, Demokrat adaylara bu seçimi kazandırmayabilir ama Amerikan siyasetinin daha da çukura düşmesini engelliyor, bugüne kadar gündeme bile gelmeyen meselelerin televizyonda, milyonlar önünde tartışılmasına, halkın gerçekleri farklı bir gözle değerlendirmesine imkân veriyor.

Siyasette ahlaki olan da budur. O zaman, Nazi Almanya’sı döneminde de her partinin “Yahudi düşmanlığı prim yapıyor” diyerek benzer ırkçı çizgiyi izlemesini beklememiz gerekirdi ama insanlar canlarıyla bedel ödeyerek bunu yapmadılar.

Peki, CHP bunu siyaseten mi yapıyor sadece? Bence hayır. Devletin milleti, ümmete çevirme siyaset çerçevesinde, her partiyi AKP’lileştirme politikası çizgisinde yapıyor bunu. Kudüs’ü insan hakları çizgisinde savunsa, herkesin söyleyeceği söz aynı: Kardeşim sen kendi Kürt politikana baksana…

Konuyu Haçlı Seferi ve ilk kıbleye döndürünce insan hakkı, Kürt meselesi gibi konular ortadan kalkıyor, olası bir rejim değişiminde geniş kitlelere “Müslüman AKP gitti, İslam düşmanı kesimlerin desteklediği partilerin arkasında olduğu bir ekip işbaşına geldi” deme fırsatı da verilmemiş oluyor.

Yani, CHP’nin birinci hedefi Filistin meselesini bir halkın diline, kültürüne, toprağına sahip çıkma meselesi olmaktan çıkarmaktır. Bunun için Filistinliden söz etmeden Müslümanı öne çıkarmaktadır…

İkinci de çok vahimdir, Erdoğan’ı tasfiyeye yönelik bir girişim durumunda yeni sistemin destekçileri için “Bak bunlar da Müslüman” diyerek bu dönemi halk nezdinde meşrulaştırabilmektir. Zira meşruiyeti olmayan hiçbir rejim ayakta kalamaz. Tanıklık ettiğimiz tablo maalesef buradan demokrasi ittifakı çıkmayacağının açık göstergesidir. Kudüs mitingi bir milattır, 12 Eylül’e giden yoldaki Konya mitingi kadar bir milat olabilir… Şartlar değişince, kurallar da değişti elbette...

Ayrıca akılda tutulması gereken bir gerçek, aynı mitinge katılan Ahmet Davutoğlu’nun araştırmalara göre yüzde 1 olan halk desteğine rağmen yüzde 13 oy oranına sahip, birçok yerde belediye seçimini kazanmış, mecliste temsil edilen HDP’ye, cezaevinde tutuklu siyasetçilerini hiç anmadan “Terörle arasına mesafe koyarsa parti kabul ederiz” deme cesaretini göstermesidir. Bu, seçmene değil, belli güçlere mesajdır, beni unutmayın çağrısıdır açıkça... 

Özetle Kudüs mitinginden her şey çıkar ama demokrasi ittifakı çıkmaz. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.