Yaşar Yakış
Ara 08 2017

Kudüs: En güçlünün elindeki sebep her zaman en iyisi mi?

 

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail’deki Amerikan Büyükelçiliği’nin Tel-Aviv’den Kudüs kentine taşınması kanununu 6 Aralık’ta imzaladı. Bu seçim kampanyası sırasında verdiği bir sözdü ve şu anda gerçekleştiriyor.

Bu kararın çıkarımları ve yansımaları yıllarca gündemde kalacak. Mantıklı bir girişim olup olmadığını zaman gösterecek.

Konunun tarihsel geçmişi binlerce yıl geriye gidiyor. Yahudilerin Kudüs’ü ‘kendi şehirleri’ yapma isteği üç bin yıldan eski.

Milattan Önce 13. yüzyılda Musa takipçilerini Mısır’dan çıkarıp Filistin çevresinde 40 yıl dolaştıktan sonra Kudüs şehrine uzaktan bakabildiği bir noktada hayatını kaybetti.

Takip eden yüzyıllarda Yahudiler Kudüs’ten kovuldular ve geri gelmeleri önce Roma, daha sonra da onun devamı olan Bizans İmparatorluğu tarafından yasaklandı. Sadece Osmanlı döneminde Yahudiler şehre tekrar dönebildiler, barışçıl ve güvenli bir hayat yaşayabildiler.

Filistin’de Yahudi toplumu için bir vatan inşa etme çabası 1917 yılında tekrar başladı. İngiliz Dışişleri Bakanı Arthour Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde İngiliz Yahudi cemaatinin lideri Lord Rothschild’a kaleme aldığı mektupta İngiliz hükümetinin söz konusu vatanın kurulmasına olan bağlılığını ifade etti.

Balfour’un açıklamalarından 30 yıl sonra, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 181 numaralı yasa tasarısını kabul ederek Filistin’in Yahudiler ve Filistinli Araplar arasında bölünmesine hükmetti. 

Bu tasarının “Kudüs Şehri” olarak adlandırılan üçüncü bölümüne göre Kudüs “corpus seperatum” (Latince ‘bölünmüş vücut’) olarak şekillendirilecek, uluslararası bir rejim olarak Birleşmiş Milletler tarafından yönetilecekti. 

Şehrin sınırları çizildi. Coğrafi sınırlarını gösteren bir harita eklendi. Şehir valisinin atanma yöntemiyle ilgili detaylı bir taslak da eksik edilmedi. 

Bu pozisyon Filistin Devleti’nin iki tarafının da vatandaşları tarafından doldurulamıyordu. Kudüs’te yaşayan herkes ipso facto (Latince ‘kendiliğinden’) Kudüs vatandaşı olacak yani Filistin veya İsrail vatandaşı olmayacaktı.

‘Corpus seperatum’ bölünmüş vücut, ayrı varlıklar anlamına geliyor. Başka bir deyişle, şehir ne İsrail’di ne de Filistin. 

Bu yüzden, Başkan Trump’ın bu kararı aslında ABD Büyükelçiliği’ni İsrail’deki Tel Aviv’den İsrail’de olmayan bir kente aldığı anlamına geliyor.

0 ‘Bölünmüş vücut’ kavramı zamanla erozyona uğradı. Zorunlu İngiliz kuvvetleri, iktidarı BM’e devretmeden Filistin’i terk etti. Buna ek olarak da 1948 yılında yaşanan Arap-İsrail çatışmaları ‘bölünmüş vücut’ kavramının düzgün biçimde uygulanmasına engel oldu.

Başkan Trump’ın bu girişimi İslam dünyasında çok ciddi olumsuz tepki çekmekle birlikte uluslararası siyasette de tepki gördü. Papa Francis, “Kudüs’ün var olan durumuna, bilgelik ve ihtiyat adına, daha fazla sorunun engellenmesi için saygı gösterilmesini” istedi. İngiliz ve Fransız Başbakanları da endişelerini dile getirdiler.

İslam dünyasının liderleriyse karara ciddi tepki gösterdi. Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) Dönemsel Başkanı olarak yaptığı açıklamada diğer tüm Müslüman liderlerden daha açık konuştu. 

İstanbul’da 14 Aralık’ta yeni bir OIC zirvesi düzenleyeceğini açıkladı. Bu zirveden çok sert bir açıklama beklenebilir. Ancak devamında birlikte bir harekete geçişin olup olmayacağı belli değil.

Amerikan ve İsrailli hedeflere yönelik saldırılar olabilir. İsyansal sivil itaatsizlik aktiviteleri beklenebilir. Ama zaten iki ülke de, bu tarz tepkilerle baş edebileceklerini düşünüyorlar.

Başkan Trump’ın bu dönemi seçme nedeninin Orta Doğu’nun içinde olduğu sallantılı atmosfer olması mümkün. 

Filistin konusunda en çok çıkarı bulunan ülkeler olan Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün şu anda kendi sorunlarıyla meşgul. Suudi Arabistan, güvenliği için en büyük tehdit olarak gördüğü İran’a karşı İsrail ile anlaşmalar yapmaya çalışıyor. 

Mısır’ın hem ABD’nin hem de İsrail’in desteğine çok ihtiyacı var. Ürdün’de de Suriyeli mülteci problemi çok büyük boyutlarda.

Fransız romancı Lafontaine bundan 350 yıl önce demişti ki: “En güçlünün elindeki sebep her zaman en iyisidir”. Bu deyimin doğruluğunu sadece zaman gösterecek.