Çöken AKP adaleti, aklanan Yavuz Ertürk, geride kalan kazak...

“Geç gelen adalet, adalet değildir.”

Peki ama hiç gelmeyen adalet nedir?

Türkiye cumhuriyeti kuruluşundan bu yana adaleti en çok isteyen kesim “kardeş Kürtler” oldu.

Van, Zilan Deresi’nde mitralyözlerle taranan, çocuk, kadın yaşlıların, Dersim’deki bombardımanlardan ölenlerin, Munzur’a atılanların hesabı kimseye sorulmadı.

Ahmet Arif’in “33 Kurşun” şiirine konu olan katliam 1943 yılının temmuz ayında Van'ın Özalp ilçesinde yaşandı. 33 Kürt köylüsü hayvan kaçakçılığı yaptığı iddiasıyla 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizildi, 32 kişi hayatını kaybetti, bir kişi kaçarak kurtuldu.

Roboski’de daha yedi yıl önce aralarında çocukların da olduğu 34 köylü Türk jetleri tarafından paramparça edildi. Failler bulunup cezalandırılacağına Erdoğan, dönemin Genelkurmay Başkanı'na teşekkür etti. İki katliamda da tek bir kişi yargılamadı, cezalandırılmadı.

1990’lı yıllarda devletin talimatıyla yaşanan, tarihe “faili meçhul cinayetler” olarak geçen “meşhur sivil infazlar”la ilgili de hiçbir iktidar Kürt halkının adalet duygusunu yerine getirmeye çalışmadı.

AKP iktidarı ise göstermelik soruşturma ve yargılamalarla, faili meçhul/meşhur cinayetleri aydınlatacağına, failleri cezalandıracağına, kayıp yakınlarının adalet duygusunu tatmin edeceğine bilakis, dosyaların tek tek kapanmasının yolunu açtı.

Bu dosyalardan biri de AKP iktidarının ilk döneminde açılan Kulp’ta 11 köylünün infaz davasıydı. Bu davada yargılanan 1990’lı Türkiye’sinin “meşhur infazcı komutanı” Yavuz Ertürk, Erdoğan iktidarının eliyle aklandı. Kulplu 11 köylünün infazının faili belliyken, “faili meçhul” hale getirildi.

AKP/Erdoğan yargısı, son yıllarda benzer dosyalarda aynı taktiği uyguluyor. 

1990’ların devlet suçları Erdoğan iktidarı eliyle temize çektiriliyor. Bu bağlamda AKP-MHP’in ittifakını düşündüğümüzde, olup bitenlerin sistematik bir plan dahilinde işlediği görülüyor.

Ellerine Kürt sivillerin kanı bulaşanlar cezalandırılmıyor, suç dosyaları kapatılarak adeta 1990’larda işledikleri suçları ödüllendiriliyor. Zihniyet aynı:

“Devlet adına suç işlemenin cezası yok, ödülü var.”

Geçmiş iktidarlar, sivil infaz dosyalarını tozlu raflara kaldırarak, Erdoğan iktidarı ise o dosyaları raflardan indirip yok etmeye bırakarak insanlığa karşı suç işliyor. Maalesef Türkiye’de Kürtlere karşı suç işleme ve bunun cezasızlığı da toplumun çoğunluğunun kanıksadığı bir durum haline gelmiş. 

Mahkemenin zamanaşımı gerekçesiyle Yavuz Ertürk hakkında beraat vererek kapattığı Kulp davası, beni anılara götürdü. Henüz iki yıllık genç bir muhabirdim.

Yıl 2004’tü. Hava bulutlu ve yağışlıydı. Diyarbakır’dan yola çıktığımızda yağmayan yağmur yol boyunca çiselemişti.

Dönemin Diyarbakır İHD Şube Başkanı Selahattin Demirtaş, avukatlar, insan hakları savunucuları, bir grup kayıp yakınları ve biz gazetecilerin bulunduğu araç konvoyu Kulp köprüsünü geçerek, dağlar arasından, derin vadilerden zikzaklar çizerek, yavaş yavaş hareket ediyordu.

Nihayet varmıştık. Araçlar yol kenarında park edildi ve taşların üzerini basarak akan dereyi geçtik. Yokuş yukarı tırmanmaya başladık. Yokuş dikti, yorucuydu, her yer çamurdu. Yakılan ve yıkılan evlerden geriye kalan yığıntılarda mola vermiş, bir an hüzünlenip yola devam etmiştik. Burası Alaca mezrasıydı.

En önde yaşlıca bir kadın vardı. Güçlü ve kararlıydı. Dilber Şimşek. Yavuz Ertürk komutanlığında Bolu Tugay Komutanlığı’nın 1993’teki operasyonu esnasında gözaltına alınan ve daha sonra öldürülen 11 köylüden biri de eşi Mehmet Salih’ti.

Yıllarca eşini sormuş ancak izini bulamamıştı. Aradan 11 yıl geçmişti. Sular toprağı aşındırmıştı ve kayıp köylülerle ilgili bazı izler bulunmuştu. Dilber Şimşek, rehberliğinde dereye vardık. Derenin her yerinden kemikler çıkmıştı.

O gün bir de bir kazak, bir tütün tabağı, bir ceket ve etrafta bolca mermi kovanları da bulunmuştu.

Kazağın rengi değişmişti ama Dilber Şimşek, 11 yıl önce kazağa attığı dikişlerden eşinin kemiklerini teşhis etti.

O gün orada toplanan kemiklerin yapılan DNA testi sonucu kayıp köylülere ait olduğu tespit edildi. AİHM, 11 köylünün kaybedilmesiyle ilgili Türkiye’yi mahkûm etmişti ancak Türk yargısı mevzu bahis Kürtler olunca pek heveskar değildi. Dosya sivil savcılık ile askeri savcılık arasında yıllarca gidip geldi, görevsizliklerle eller değiştirdi.

Yıllar sonra Diyarbakır Başsavcıvekilliği'nce iddianame hazırlandı. 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yavuz Ertürk hakkında 11 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 25 yıla kadar hapis cezasıyla dava açıldı.

İlk duruşması Aralık 2013'te görüldü. Dava, Ertürk'ün talebi doğrultusunda Yargıtay tarafından "güvenlik" gerekçesiyle Ankara'ya nakledildi.

Bu nakil olayına son yıllarda çokça tanıklık ettik. Suç mahalli olarak Kürt bölgesinde açılan neredeyse tüm sivil suçlar davaları Batı’ya nakledildi.

Ertürk, tüm yargılamalarda suçlamaları kabul etmedi, hatta o tarihte bölgede yaptıkları operasyonları “başarılı” olarak buldu. Ve nitekim Ergenekoncularla, “derin devlet” ile anlaşan AKP-Erdoğan iktidarına bağlı yargı, Ertürk’ü haklı buldu, AİHM’de mahkum olan Türkiye, davayı kapattı.

Gözaltına alınıp öldürüldükten 11 yıl sonra kemikleri ortaya çıkan 11 köylü şunlardı: Mehmet Salih Akdeniz, Celil Aydoğdu, Behçet Tutuş, Mehmet Şerif Avar, Hasan Avar, Bahri Şimşek, Mehmet Şah Atala, Turan Demir, Abdo Yamuk, Nusreddin Yerlikaya, Ümit Taş (16 yaşında).

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.