Ara Güler ve fotoğrafları: Zaman nereye gidiyor?

"Ve bir zaman gelir, kendine bu zaman denilen şeyin ne olduğunu sorarsın, ne olabilir ki? Ne işe yarıyor? Daha da önemlisi yaşayan bir şey mi? Dokunamadığımız canlı bir şey mi? Ve bir gün aynada kendini, kendine bakarken bulursun, ne kadar da yaslanmışsındır. Ve sorarsın: Zaman nereye gidiyor?"

Binnur Karaevli ve Fatih Kaymak'ın ortak yönettiği "Ara Güler: İstanbul'un Gözü" belgeseli, Soul müziğinin kraliçesi efsane şarkıcı Nına Simone'in , "Where Does The Time Go", adlı muhteşem şarkısını söylemeden önce dinleyicileri ile hasbihal eder gibi sarfettiği yukarıdaki sözlerini hatırlatıyor. Sahi zaman nereye gidiyor?

Ara Güler'in siyah-beyaz fotoğraflarından bizlere bakan ellilerin, altmışların Türkiye'sinin duvar diplerine çökmüş sigarasına asılan fakir, gariban ama güler yüzlü hamallarına, demircilerine, balıkçılarına, boza satıcılarına, sümüklü çocuklara, omuzlarından sarkıttıkları bakır güğümler ile kuyudan evlerine şu taşıyan genç kızlara ne olduğunu biliyoruz:  Şairin ifadesiyle o "iyi insanlar, beyaz atlara binip gittiler". Ahşap, derme çatma yapılar alışveriş merkezlerine ve estetik yoksunu çirkin binalara yer açmak için kundaklandı; Arnavut kaldırımlı taşlı sokaklar ve yeşilliklerin üzerine kim bilir kaç kere asfalt döküldü. Peki ya zaman?

Birçok sanatçıya dert olan bir daha asla geri gelmeyecek zaman, Fransız romancı Marcel Proust'a bir madeleine bisküvisinin ona geçmişini hatırlatmasından yola çıkarak yedi ciltlik magnum opusu Geçmiş Zamanın İzinde'yi yazdırdı; İsveçli büyük usta Ingmar Bergman'a, Fanny and Alexander filmi ile çocukluğunun izlerini sürdürdü ve Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron'a Roma'sı ile geçmişini sıfırdan inşa ettirdi.

Fotoğrafın gücünü anlatmak için bu işe kafa yormuş Susan Sontag ya da Roland Barthes gibi entellektüellerden alıntılarla malumatfuruşluk yapmaya hiç gerek yok. Aile albümlerinden polaroidlere, hüviyet cüzdanlarındaki vesikalıklardan Bresson, Kertezy, Koudelka ve Güler gibi büyük sanatçıların şaheserlerine kadar hemen her fotoğrafın gücü zamanı bir an için bile olsa durdurabilmesinde. 

Sözün gücüne eşit miktarda inanmış birisi olarak çok katılmasam da; "bir fotoğraf karesini, bin kelimeden güçlü" kılan etmen, şairin, "ağlarım, hatıra geldikçe gülüşlerimiz" mısrası ile ifade ettiği geçmişe duyulan özlemin, eninde sonunda varılacak olan nihai son ile birleşmesi sonucu kişide uyandırdığı çok güçlü nostaljik arzu ile melankolik hüzündür.

Ara Güler'in siyah-beyaz fotoğrafları, hafızasının olmamasıyla ünlü Türk milletinin hafızası, çok yakın olmasına rağmen çok uzaklardan bize baktığını hissettiğimiz geçmişimizdir. O da bunun farkında ki, "Arşivim, Türkiye'nin arşividir ve onlara aittir" diyerek doğup büyüdüğü topraklara büyük bir vefa örneği gösteriyor.

Sınıfsız bir toplum olduğunu iddia eden ama orta sınıfı erise de her toplumda olduğu gibi fakirinin çok fakir, zenginin de çok zengin olduğu Amerika'da aristokrasinin fotoğraflarını sosyete dergisi Town and Country için çeken ünlü fotoğrafçı Slim Aarons gibi, Ara Güler de arşivini babasının oğluna milyon dolarlara pekala satabilirdi.

Karşılığında Türkiye de Ara Güler'i sevdi, saydı, bağrına bastı. Fotoğrafları ile süslenmiş kendi adını taşıyan Beyoğlu'ndaki Ara Cafe'de hayranları ile buluşuyor, kitaplarını imzalıyordu. Ama Türkiye'nin, Ara Güler'in içinden geldiği Ermeni azınlığa karşı aynı vefayı gösterdiğini söyleyemeyiz.

6-7 Eylül 1955'te devletin karanlık odaklarının tahriki ve kışkırtması sonucu ellerinde kazma, balta ve sopalarla sokaklara dökülen binlerce kişi Rum ve Ermeni kökenli Türkiye'nin gayrimüslim unsurlarına ait ev ve işyerlerini yakıp yıktı, kadınlara tecavüz etti, erkeklerini darp etti. Şu satırlar, olayların mağdurlarından Türkiye futbolunun efsanelerinden biri olan aslen Rum Lefter Küçük Andonyanis'e ait:

“15 gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. Sonra çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”

Ara Güler de "hem bir dram, hem de bir komedi" diye tanımladığı bu toprakların gördüğü belki de en acı günlerden ikisi olan 6-7 Eylül'de yaşanan vandalizm ve barbarlığın fotoğraflarını çekti. Ermenilere ait tekstil dükkanlarının camlarını kılıp mallarını yağmalarken yaralananların yarasını saran, Ara Güler'in Ermeni olan eczacı babası. Yaşananlar için, "hem bir dram, hem bir komedi" diyen Ara Güler ne kadar da haklı.

İçinden çıktığı azınlığa karşı yapılan bu çirkin saldırıların fotoğraflarını çekerek belgeleyen Ara Güler'in, adını taşıyan İstanbul'un Gözü belgeselinde, "Bırakın bu milliyetçilik muhabbetlerini. Ben kendimi hiç Ermeni gibi hissetmedim" demesi, bir çelişki gibi gelebilir ama gelmesin.

"Ya Sev, Ya Terket" anlayışının hakim olduğu o coğrafyada aksini söylemenin, hak demenin, hürriyet demenin, zülfüyare dokunan laflar etmenin bedeli hep çok ağır olmuştur ama Ara Güler'in eleştiriden korktuğunu iddia edip samimiyetsizlikle suçlamak aziz hatırasına saygısızlık olacaktır. " 

Bir gün Allah demiş ki ışık olsun. Fotoğrafın ana unsuru o ışık ama sen o ışığın içine ne katacaksın? Ve o kattığın şey, insanlık tarihi ve geleceği için ne kadar mühim olacak? İşte asıl mesele budur ki fotoğraf burdan başlar" diyen, geçtiğimiz yüzyılın en önemli fotoğraf sanatçılarından birisi Ara Güler, doğduğunda hazır bulduğu millet gibi, din gibi insanlığı ayrıştırıcı bir takım sınıflamaların kim olduğunu belirlemesi yerine kendisini Anadolu topraklarında taa Hitit, Urartu ve Akatlar'dan bugüne kadar gelmiş geniş bir insanlık halkasının küçük bir parçası olarak gördüğü aşikar. Geyre köyünde binlerce yıllık eski Yunan Afrodisias kalıntılarını keşfetmesi ve beş yıllık bir uğraş sonucu Mimar Sinan'ın görkemli eserlerindeki dehayı anlattığı fotoğraf kitapları, insanlığın ortak mirasına sahip çıkmaya çalışan bir hümanistin çabaları değilse nedir?

Ara Güler'in, "paradan başka hiçbir şeyi umursadıkları yok. Ben çekmesem kaybolup giderdi. Ben kurtardım" dediği İstanbul, Amerika'ya ilk geldiğim günden beri, yaklaşık yirmi yıldır tanıdığım fotoğrafçı arkadaşım Ron Colbroth'a da ilham verip başarılı bir fotoğrafçı olmasına sebep olmuştur.

Küçük New Hampshire eyaletinin daha da küçük bir kasabasında doğup büyüyen Ron, kırsal kesimde çok fazla seçeneği olmayan bir çok Amerikalı genç gibi liseyi bitirir bitirmez Amerikan Deniz Kuvvetleri'ne katılır. Rusya ile soğuk savaşın kızıştığı altmışlarda Ron'a Rusça öğretilir ve Amerika'nın o yıllarda tek düşmanı Rusya'nın faaliyetlerini dinlemek için Karamürsel'e gönderilir. Ron'ın çok daha sonra Amerika'ya dönünce jeoloji üzerine araştırmalar yapan bilim kadını ve başarılı bir ressam,aynı zamanda Anna Karanına ve Savaş ve Barış gibi destansı eserlerin yazarı büyük Rus romancısı Tolstoy'un torunu Dr. Alex Tolstoy ile evlenmesi ise hayatın garip cilvesi olsa gerek.

Rusları dinlemek dışında kalan zamanını İstanbul'u keşfederek geçiren Ron, 67 ve 68 yıllarında çok sonra tanıyıp büyük bir hayranı olacağı Ara Güler gibi siyah-beyaz fotoğraflar çeker. Babasının hediyesi fotoğraf makinesi ile kendisinin de bilmediği bir iç güdü ve amatör bir ruh ile çektiği fotoğraflar, daha sonra US News and World Report, National Geographic Traveler, Travel & Leisure, Esquire Japan ve The Washington Post gibi prestijli yayın organlarında eserleri yayınlanacak kadar başarılı bir kariyerin başlangıcını oluşturacaktır.

Keşke daha çok çekseydim diye pişmanlığından ve üzüntüsünden dolayı benden başka çok az canlının gördüğü ve bizim burada ilk kez paylaştığımız Ron Colbroth'un eski İstanbul'un fotoğrafları, bize aynı şeyi sorduruyor:

Sahi zaman nereye gidiyor?

Ron Colbroth

Ron Colbroth, 1967-68 yılları, İstanbul 

Ron Colbroth

Ron Colbroth, 1967-68 yılları, İstanbul 

Ron Colbroth

Ron Colbroth, 1967-68 yılları, İstanbul