Yavuz Baydar
Ağu 13 2019

Gelenekle modern müziğin buluşma yeri: Umbria Jazz Festivali

“Elimden başka bir şey gelmez ki” diyor gülerek, “bu yaşıma geldim, bundan sonra da böyle gider, ben ve piyano, vedalaşana kadar...”

“Aman, iyi ki öyle, Kenny! Hayat sizin bize sunduğunuz hediyelerle anlamlı.”

Tatlı bir esintinin yaladığı tembel ikindi saatinde, Tiber vadisine bakan Brufani Otel terasında laflıyorum Kenny Barron ile. Jazz âleminin son 60 yılında onun parmak izleri her yerde.

Tevazu ve virtüözite abidesi. Bir dokun - çoğu matrak - binlerce anekdot ve anılar... Ne büyük mutluluk!

 

 

Terastaki masalara “ohh” diye çökmeden az önce, Umbria Jazz Festivali'nin solo resitaller için açtığı yeni mekânında - Ulusal Galeri binasının muhteşem akustiğe sahip salonunda - tüyler ürpertici güzellikte bir konser verdi Barron.

Son 70 yılın standartları, Duke Ellington, Billy Eckstine, Thelonious Monk, Benny Golson, Charlie Parker besteleri, onun dilinde bilinmedik diyarlara götürdü dinleyicileri. 90 dakikalık bir haz oturumu...

Akrobasiye kaçmayan müthiş bir hâkimiyet. Acelecilikten uzak, her bir dokunuşun hesaplı olduğu bir tarz. Irkın acısını süzerek, buradan zarafet yüklü bir lirizm üreten, hayran olunası bir müziksel havsala.

Dinledikçe, neden Stan Getz gibi bir saksafon dehası, neden Charlie Haden gibi bir kontrbas dehası Kenny Barron ile yollarını ayırmamışlar, anlıyorsunuz.

İstanbul’da beş yıl kadar önce bir başka piyano dehası ile, rahmetli Mulgrew Miller ile düette dinlemiştim; böyle bir hadise herkese nasip olmaz. Unutulmaz bir düelloydu, derinliklerde akan. Aradan bir-iki yıl geçtikten sonra, bu kez de Harlem'de, Abyssinian Kilisesi'nde, Mulgrew gibi rahmetli olan saksafoncu Frank Foster'ın müzikli cenaze töreninde az ötemde oturuyordu Barron.

Yakın arkadaşı Frank Wess'in Foster için solo üflediği alto saksafonunu dinliyorduk beraberce, orada hazır bulunan, yaş ortalaması 70 olan jazz camiası ile birlikte.

Brufani terasında eskileri konuştuk hep. Herbie Nichols, Count Basie, Hilton Ruiz, Bobby Timmons, ve elbette ki Barron'un çizgisine yön veren üstadları - Tommy Flanagan, Red Garland, Hank Jones.

Nedense aklıma Lyle Mays geldi. Malum, artık müzik dünyasından çekildi Lyle, bir nevi küstü 'endüstri'ye. Yaratıcılığı budadığı, özgürlüğe değer vermediği için. Epeydir IT işinde, şirket yöneticiliği yapıyor, öyle duyuyorum. Onun gibi bir yetenek için de, bizim için de büyük kayıp.

Gülümsüyor Barron. “Bu yaştan sonra IT öğrenemem ki” diyor, “bu yaşa geldim, böyle gider artık sonuna kadar...” 

Onu akşama evrilen ikindinin huzuru içinde masada tek başına bırakıyorum.

“Gelecek sefere, Bay Kenny!..”

“Yine burada, Perugia'da buluşalım Yavuz Bey!”

 

Piazza d'Italia'nın diğer tarafına yöneliyorum; Barron'dan daha genç kuşaktan yine bir emektar çalacak orada az sonra. Gitarist Bobby Broom'u 30 yıldır görmemiştim. 1980'lerin sonlarına doğru, Stockholm'de E.S.P. adlı bir dörtlüde karşımıza çıkmıştı. Sonny Rollins ile çalmıştı evvelce.

Ruh dolu, sade bir tarzla dikkat çekmişti; jazz sathından erken geçip sonsuzluğa göçen Grant Green'in reenkarnasyonu gibiydi. Perugia'da org ve davuldan oluşan üçlüsüyle hemen her gece çaldı Broom. 

Özgürce, caka satmadan, müziğin derinliklerinde salınarak.

Asırlık ağaçların altındaki sahneyi dönüşümlü olarak Alan Harris ile paylaştı. Evet, bizim Kerem Görsev ve Ferit Odman'ın yakını olan Alan ile. Gittikçe ustalaşan, kendisini jazz klasiklerine adamış bu vokalist ve gitarist, bitmeyen enerjisi ile her gece tozunu attırdı festivalin.

 

 

Her sene Temmuz'un ayrılmaz parçası haline gelen Umbria Jazz Festivali'nin 'özel'liği ve güzelliği de burada. Montreux, ona adını sanını vermiş olan Claude Nobbs'un ölümü ardından neredeyse baştan aşağı pop/rock şenliğine dönüştü.

Hollanda'nın görkemli gösterisi North Sea Jazz, evet çok usta bir organizasyon, ama onların yaptığı gibi büyük isimleri peş peşe bir saatle sınırlı, sanayi üretimi tarzında peş peşe sıralayınca, jazz hem irtifa hem de derinlik kaybediyor.

Tamam, Vitoria (İspanya) ve Marciac ile Nice (Fransa) festivallerinde hala geleneksel jazz tutkusu güçlü, ama yoğunluk, tutarlılık ve otantik jazz sadakati bakımlarından, denilebilir ki, Umbria Jazz, son birkaç yıldır 'primus inter pares', yani 'eşitler arasında birinci'. Üstelik arayı da açıyor.

Tavize kapılmadan güçlü kimliği korumanın formülü de kuşkusuz, 1973'ten bu yana, yani neredeyse yarım yüzyıldır etkinliğin kaptanlığını yürüten, 86 yaşında hala cıva gibi çalışan Carlo Pagnotta'ya ait: Geleneksel ile modern, onun kalite ısrarında buluşuyor ve sahneye geliyor, denebilir.

 

 

Bu yıl 12-21 Temmuz arasında, 300'e yakın konser izledik, efsanevi Perugia kentine yayılmış 12 açık ve kapalı mekânda. Çoğu geleneksel jazz damarından gelen 96 grup geldi ve geçti festivalden. Ve Umbria Jazz neden öne çıkıyor, son bir rakam: Bu sene 40 binin üzerinde kişi gelmiş. Bunlar ücretli konserlere bilet alarak girenler.

Ama ekleyeyim, festival programındaki konserlerin üçte biri ücretsiz. Onlara katılanları da eklersek, önemli başarıyı - üstelik ekonomik krizin her yerde kendisini hissettirdiği bu dönemde - görmek mümkün.

Dediğim gibi, 'eski'lerin artık pek sahne bulamadığı günümüz dünyasında kökleri hatırlamak isteyenler için vaha gibi burası. Bu yıl, başta Barron, son 60-70 yılı yaşayan ve yaşatanlardan önemli - ve mütevazı - isimleri peş peşe izleyebildim.

 

 

Mesela, (1980'lerde dinleme şerefine nail olduğum) efsanevi davulcu Art Blakey'in anısına kurulan Ralph Peterson, Billy Pierce, Bobby Watson, Brian Lynch ve Curtis Lundy beşlisi...

Mesela, Eddie Gomez, Peter Erskine ve Dado Moroni üçlüsü... Fred Hersch... Joachim Kühn... Terence Blanchard... Mesela, Dianne Reeves... İtalyan ustalar: Paolo Fresu, Enrico Rava ve Enrico Pieranunzi...

Mesela, oldum olası hayranlıkla dinlediğim piyanist Patrice Rushen... Afacan basçı Christian McBride... Charles Lloyd... Konserini kontrbasına adayan virtüöz John Patitucci...

O kadar çoktular ki, oradan oraya, bazı günler uykusuz kalmacasına, jazz'ın özgürlük alemine daldım.

Ne demişti Art Blakey'in dostu, ünlü davulcu Max Roach:

“En demokratik müzik türüdür jazz...”

İki büyük alanda sürer Umbria Jazz'ın büyük konserleri. Biri, kentin antik meydanında halka açık ve ücretsizdir. Diğeri ise, merkeze yakın Santa Giuliana alanında, en popüler isimleri sahnede toplar.

Diğer sahneler ne kadar geleneksel ise, bu arenada (aynen bir zaman İstanbul Jazz'ın buluşma mekânı olan Açıkhava'da olduğu gibi) farklı müzik beğenileri olan binlerce kişi buluşur.

 

 

Büyük sahnede katıksız jazz kadar, jazz'a hısım akraba müzik türleri de geldi geçti 10 gece boyunca. Mesela, Miles Davis'in keşfettiği iki özgün gitarcı, iki gece arayla çıktılar: Robben Ford, ve son albümünü Chuck Berry ile Fats Domino'ya adamış olan George Benson. Ford'a yetişemedim, ama Benson, safkan profesyonel grubuyla, ilerleyen yaşına rağmen, kusursuz bir performans sergiledi.

Piyano virtüözleri de eksik kalmadı. Tek başına sahneye gelen Michel Camilo, Latin geleneğinden gelen sert ve akrobatik tarzıyla kalabalığı büyüledi, ama bu arada güzelim Steinwayb piyanoyu da hastanelik etti!

 

 

Ertesi gece, flamenko dansçılar da dâhil, İspanya'ya aitti. Chick Corea, 'Spanish Heart Band' ile 1970'lerde müziğine yön veren tutkularını yeniden yaşattı, elektrikli piyanıyla nostalji üreterek.

Ardından, her bakımdan 'komple' bir sanatçı olan basist Richard Bona, etrafına topladığı Endülüslü ekiple (gitarist Antonio Rey gece boyunca tellerinden kıvılcımlar saçtı), yarı ay tutulması altında, rüya gibi bir ses âleminde gezdirdi dinleyicileri. Festivalin bir zirvesi tartışmasız o geceydi.

 

 

Ama başka zirvelere de çıkıldı. Muhtemelen Woodstock'ın ellinci yılını da anmak mı gerekti nedendir, peş peşe iki gece 1960'lara ve 70'lere damgasını vuran iki isim gruplarıyla geldi sahneye.

Efsanevi prog-rock bayraktarı King Crimson, her zamanki gibi Robert Fripp yönetiminde, bir değil iki değil üç davulla beslenmiş, vokalde Jakko Jakzyk ile Greg Lake'in yerini dolduran bir kadroyla, ellinci kuruluş yıldönümünü mükemmel bir konserle idrak etti.

Grubun ilk dört albümünün ağırlığını oluşturduğu repertuarda en büyük alkışı elbette ki 'Epitaph' alacaktı. Ama şunu da bir kez daha not ettik: Müzik dünyasına gencecik yaşta jazz ile başlayıp daha sonra kendisini deneyselliğe adayan Fripp, King Crimson'un omurgasına jazz'ı jazz yapan özgürlük chip'lerini adeta gizlemiş, buradan devam edip hala çok farklı bir yerde, kendine has bir yolda devam eden, - mesela onun hemen ardından Umbria Jazz'da muhteşem bir kalabalık karşısında inanılmaz bir ses evreni üreten Thom Yorke gibi - 1990'lar ve 2000'lerdeki 'yeni'lere ilham kaynağı olmuş.

 

 

Epeydir turnede olan, Pink Floyd davulcusu Nick Mason da, 1960'lardan eski dostlarıyla grubun ilk üç albümünü 'seslendirdi' ve elbette ki, Floyd'u Floyd yapan Syd Barrett'in bestecilikte ne denli çığır açıcı olduğunu bol bol hatırlattı. Hoş bir konserdi bu, görsel efektleriyle 1960'ların zihin genişletici, devrimci kılavuzluğunun hala ne kadar canlı olduğunu gösteren...

Daha çok şey var anlatacak ama burada noktalayalım. Size tavsiyem, eğer imkân bulursanız, gelecek yaz yolunuz Umbria Jazz Festivali ile kesişsin. Hayal kırıklığı yaşamayacaksınız.

 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.