Hayat ve Sanat Notları (1): Tanrı şakacı mı?

Yarı karanlık odada, masanın üzerindeki sandalyede, ampülün altında zar zor okuyabildiği kitaplarında ne aradığını anlamak için Cemil Meriç'in hayatını anlatan nefis bir biopic yapılabilir, yapılmalı. 

Filmin posteri de o kare olmalı. Özgürlüğümü, "ideolojiler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir" diyen erken yaşta tanıdığım Cemil Meriç'e borçluyum. 

Onun, ilkbaharda karların erimesiyle coşan ırmaklar gibi gürül gürül akan satırları olmasaydı, her hıyarım var diyenin ardından tuzluğumu alıp seğirdir, ya bir hocanın ya da bir partinin kapısına durup Türkiye'nin ekseriyeti gibi ömür boyu el etek öpebilirdim. Cemil Meriç okuduğu için kör olmadı. Ama gündüzler ve geceler boyu sürekli gözlerini kaktığı kitaplarının gözlerini zayıflattığı kuşkusuz. 

Salah Birsel'in kitabında okumuştum, geçmiş gün yalan olmasın, fotoğrafını görmüş de olabilirim: Karanlık bir odayı yarım yamalak aydınlatan kablosu aşağıya doğru uzatılmış bir ampül, ışığın kaynağına daha yakın olmak için masanın üzerindeki sandalyede oturan Cemil Meriç gözleri ne kadar zayıflamışsa artık, kafası neredeyse elindeki kitaba değecek kadar yakın.

Amadeus filminde, Mozart'ın yeteneğini ve müziğini kıskanan rakibi Salieri ne demişti: "Ey Tanrım, neden senin yüceliğini anlatma isteğini bana, bunu yapacak yeteneği sümüklü bir çocuğa verdin"? Salieri yine şanslı. Mozart kadar ulvi bir müzik olmasa da yine de vasat müziğini yapmaya devam etti. Peki Mozart ve Bach ile birlikte, Ingmar Bergman'ın, "Kainatın sırrını peygamberler, şairler ve müzisyenler anlayabilir" dediği müzisyenlerden biri sayılabilecek Beethoven gibi işitme duyusunu tamamen kaybetseydi ne yapacaktı? 

Peki ya Grant Achatz'a ne demeli? Uzun yıllar didindi, durdu, çabaladı, bir sürü mutfakta bulaşık yıkadı, orda çıraklık, burada kalfalık, tam usta bir aşçı, büyük bir şef oldu, Chicago'da dünyanın en iyi beş restoranından biri olan Alinea'yı açtı, mesleğinin ve hayatının zirvesindeyken dördüncü derece dil kanseri olup dilinin yüzde sekseniyle beraber bütün tatma duyusunu kaybetti.  

*

Boynumdaki ağrı kronikleşti sanki. Ağrıyla yatıp kalkıyorum. Merhem, ağrı kesici gibi modern tıbbın sunabildiği çözümler hak getire. Ev ahalisi, kesin bir çözümü vardır ama ne, diye sorunca hemen yapıştırdım cevabı: Ölüm. Ortalık buz kesti ama beni aldı mı histerik bir gülme. Joker filmindeki Joaquin Phoneix'in canlandırdığı o karakter gibi, kontrolsüz bir şekilde gözlerimden yaş gelene dek güldüm.  Boynumun ağrımasının sebebi, çok okumamış. 

Herkes yattıktan sonra gecenin karanlığında tablette birkaç makaleye üstün körü bakmayı okuma sanıyorlar. Gençliğimde elime geçen herşeyi yalayıp yutarken görseler ne yapacaklardı? Yıllar var, elime adam gibi bir kitap almayalı. Sonra çözüm ne: Okumamak mı? İnsanlığın topyekün acı çektiği, karanlık günlerin içinden geçilen pandemi günlerinde saçma sapan bir boyun ağrısından şikayet etmek ne ayıp. Benimkisini okumak zannedenler, kitaplarıyla aşk yaşayan Cemil Meriç'i bilseler ne yapacaklar? Hayatta tutkuyla yaptığı tek iş vardı: Okumak. O da elinden alındı.  

Amerika'da The Onion'un, Türkiye'de Zaytung'un yaptığı adına Satire, Dark Humor, Kara Mizah denilen şey bu olsa gerek. Hele Türkiye gibi aklın, mantığın durduğu yerlerdeki saçmalığı, dangalaklığı sadece kara mizah izah edebiliyor: Halkın çoğunun yiyecek birşey bulmak için çöpleri karıştırdığı, daha ucuz olsun diye pazarın dağılma saatine yakın alışverişe gidenlerin olduğu bir ülkede, "Et fiyatları pahalı değil" diyen bakana, ancak Zaytung diliyle cevap verilebilirdi: "Et fiyatları pahalı değil. Siz fakirsiniz."

*

Sideways, Nebraska, About Scmidt, Election gibi Amerikan bağımsız sinemasının en iyi örneklerini yazıp yöneten Alexander Payne, bir filmini küvete çömelmiş, kıçını yıkamaya çalışan bir adamın ne yapmaya çalıştığını anlamak için çektiğini söyler. Haklı, insan bazen sadece bir kare görüntünün peşinden giderek de koca bir film yapabilir.

*

Yıllar önce Newyork Times'da okuduğum, "long form journalism" denilen gazetecilik türünün en güzel örneklerinden biri olan uzun bir yazıyı hatırlıyorum. Felsefe profesörü olan çift, ötenaziyi, kişinin kendi sonuna karar vermesi gerektiğini savunuyorlar. Bu konuda kitaplar yazmış, seminerler, konferanslar vermişler. Yetmemiş, kendi aralarında başlarına kötü birşey gelip "yaşayan bir sebzeye" dönüştüklerinde birbirlerinin fişlerini çekeçeklerine dair anlaşma imzalamışlar.

Bir gün, her gün yaptıkları gibi uzun bir bisiklet turu yapacaklar, kadın telefon görüşmesi yapacağım, sen çık diyor. Adam önden çıkıyor. Birkaç dakika sonra yanına gelen kadın, kocasını dev bir çöp kamyonunun tekerleklerinin altında buluyor. Muhteşem hayatları bir anda alt üst oluyor. Üç tane hastabakıcı zor bakıyor adama. 

Bir su içme gibi basit bir eylem bile tam bir işkenceye dönüşüyor. Yaptıkları anlaşmayı beri çekiyorlar. Fişi çekelim mi, çekmeyelim mi, kavgalar, gürültüler. Vakti zamanı geldiğinde kişinin kendi hayatına son vermesi gerektiğini savunan, bu konuya ömürlerini vakfetmiş felsefe profesörü çift, bir türlü fişi çekecek cesareti ve isteği kendinde bulamıyor. Sadece nefes almaktan ibaret de olsa yaşam tercih ediliyor. 

Kimse Tanrı'nın mizah anlayışı olmadığını iddia etmesin.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.