Hayat ve Sanat Notları (2): Beyrut, Hiroshima

Seksenlerin sonuydu. Ortaokulda öğrenciydim. Gecenin bir yarısı annem hışımla odaya dalmış, okuduğum kitabı elimden alıp ışığı söndürmüş, beni karanlıkta bırakmıştı. 

Üfleyip püfleyerek siyah, kocaman radyomuzu yorganın altına sokup dinleyecek bir şeyler aramaya başladım. Kısa dalgada gezinirken bir spikerin, şimdi müziği İspanyol iç savaşı için bestelenen, sözleri Lübnan iç savaşı için yazılan çok özel bir parçayı dinlicez demesine dikkat kesildim. 

Ve ardından kadife sesli bir kadın, duyar duymaz içime zıpkın gibi saplanan o şarkıyı söyledi.

Canımızın istediği herşeyi ceplerimizdeki akıllı aygıtlara birkaç tıkla sorup anında cevabını alamadığımız o günlerde kadife sesli kadının Lübnanlı efsane şarkıcı Feyruz, parçanın da Li Beyrut olduğunu öğrenmem tam sekiz yılımı aldı. İstanbul'un altını üstüne getirmiş, aramadığım Arap elçiliği, Sultanahmet'te sormadığım Arap turist bırakmamış olmama rağmen bir türlü bulamamıştım.

Nihayet Ankara'da tanıştığım Ammar, hatırlayabildiğim kadarıyla mırıldandığım, duyduğum günden beri içimi yakan ve hakkında hiçbirşey bilmediğim bu parçayı anlamış, girmesi yasak olduğu halde Suriye'den Lübnan'a gizlice girerek Feyruz'un kasetini de alıp Ankara'ya getirmişti.

"Beyrut küllerin görkemiyle ünlüdür
Bir çocuğun elinin üzerindeki kanla,
Şehrim lambalarını söndürdü
Kapılarını kapattı, gökte tek başına kaldı,
Geceyle başbaşa"

Yetmişlerin ortasında başlayıp doksana kadar ara ara devam eden Lübnan iç savaşı, neredeyse ülkede taş üstünde taş bırakmadı. Hristiyanlarla Müslümanlar, Şiilerle Sünniler, Dürzilerle Hristiyanlar, ülkedeki yirmiye yakın resmi din ve mezhebin neredeyse tamamı birbiriyle ayrı ayrı savaştı.

Yetmedi, şimdi de Beyrut limanı havaya uçtu, yüzlerce ölü, binlerce yaralı, yüz binlerce insan evsiz kaldı. Feyruz'un şarkısı, yeniden dinlemeyecek kadar acılı, gerçek olamayacak derecede bugünleri anlatıyor.

"Halkımın yarası yeniden kanadı.
Anneler yine ağlıyor."

Coğrafya kader, öyle anlaşılıyor. Nesiller değişti, zaman değişti, bölgenin kaderi hep aynı. Şairimiz Hilmi Yavuz'un dediği gibi, "ya hüzün bize çok yakışıyor, ya da biz hüznü çok sahipleniyoruz". 

Bütün Orta Doğu'da kan, gözyaşı, savaş, kendi akibetlerinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen modern firavunlar, Mezopotamya'nın beş bin yıllık şehirlerini tar-u mar etti. Hayatlar söndü, ocaklar karardı, çocuklar Ege'nin sahillerine vurdu, Meriç'te boğuldu, Akdeniz'in dalgalarında kayboldu.

Frenleri boşalan kamyon gibi rampadan son sürat inen Türkiye şimdilik iç güveysinden biraz hallice. Titanic filmindeki o müthiş sahne gibi; geminin alt güvertelerine su doluyor,  insanlar boğuluyor, yukarıda  herkes takmış, takıştırmış, müzikler çalıyor, yemekler yeniliyor, keyifler yerinde.

Allah'tan din var. Ne demişti Karl Marx: "Din fakirlerin afyonu". Ayık kafayla çekilir mi bunca sefalet, rezillik, adaletsizlik, zengin ile fakir arasındaki uçurum?

Peygamberin, "Dünya müminlerin cehennemi, kafirlerin cennetidir" hadisi, emniyet sübabı gibi Batı ile Doğu arasındaki uçurum ve adaletsizliği gören kalabalıkların içinde biriken havayı, ''bırak onlar çalsın, patlasın, oynasınlar, biz burda sefalet çekiyoruz ama öbür tarafta iyi olacağız'', diyerek alıyor.

Hadi Lübnan'da patlayan bomba kazaydı? Peki ya Hiroşima? 

Tamı tamına 75 yıl önce bu ay, 6 Ağustos 1945 Pazartesi günü, saatler sabah sekizi onbeş geceyi gösterirken, Amerika, Hiroşima'ya tarihin ilk atom bombasını attı. 129 bin Japon anında öldü. 

Yetmedi, üç gün sonra bu sefer Nagasaki şehrine ikinci atom bombasını salladı. Çoğu sivil 226 bin insan da orada öldü. 

Bombalamayı takip eden aylarda binlerce Japon sivil, radyasyondan, yanıklardan, zehirlenmeden ve açlıktan ölmeye devam etti.

Çok daha sonra Orta Doğu'ya da demokrasi, medeniyet ve insan haklarını getiricez diye taşları yerinden oynatarak bölgenin şimdi içinde bulunduğu durumun ana sebeplerinden biri olan Amerika, tarihe ilk ve son kez atom bombasını kullanan ülke olarak geçti.

Mehmet Akif boşuna mı demiş:
"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar"

Bombaların sebep olduğu üçyüzbin sivil ölüm ile Hiroşima ve Nagasaki şehirlerinin tarumar olmuş fotoğraflarının sağda solda görülmesi üzerine çıkan eleştiriler karşısında Amerika, Japonya ile resmi savaşta olduklarını, bombalar ile İkinci Dünya Savaşı'nı bitirerek daha çok can kaybına engel olduklarını, Japonya'nın da 1941'de Pearl Harbor limanında ani bir saldırı ile binlerce Amerikan askerini öldürdüğünü, savaş gemilerini ve uçaklarını yok ettiğini, üstelik atom bombasından sızan gazla ölmenin, "en yumuşak, en temiz ölme biçimi olduğu" argumanlarıyla kendini savundu. 

Bu amaçla bombaların o kadar da zarar vermediğini, hatta Japonya'da hayatın hemen normale döndüğünü cümle aleme göstermek herşeyi önceden ayarlanmış bir basın gezisi düzenledi.

Daha sonra başına geçeceği The New Yorker dergisini Amerikan medyasının en prestijli yayın organı yapacak olan efsane editör William Shawn, Japonya'daki yıkımın Amerikan hükümetin propaganda makinesinin gösterdiğinden çok daha büyük olduğunun farkındaydı.

Bu amaçla, üçü roman olmak üzere İkinci Dünya Savaşı üzerine beş kitap yazmış, bir ayda yazdığı "A Bell for Adano" ile prestijli Pulitzer ödülünü almış 31 yaşındaki genç ve başarılı yazar John Hersey'yi görevlendirdi.

Üç bölüm olarak yayınlanması planlanan Hersey'nin 31 bin kelimelik uzun "Hiroshima" yazısı, Amerikan halkını uyandırmak isteyen William Shawn'ın baş editör Harold Ross'a ısrarlı baskıları sonucu bombalamanın ilk yıldönümüne denk gelen ağustos ayında, The New Yorker dergisinin tamamını kaplayacak şekilde yayınlandı.

Her türlü süslü kelimeden, edebi sanatlardan ve laf kalabalığından arınmış, sade bir İngilizce ile altı sivil Japonun atom bombası atılmadan önce ve sonrasında yaşadıklarını anlatan Hiroşima'yı, otoriteler, " 20. yüzyılın en başarılı, en parlak gazetecilik işi" olarak kabul ediyor.

Kolera Zamanında Aşk, Yüzyıllık Yalnızlık  gibi efsane romanlarını yazmadan önce kendisi de bir gazeteci olan Gabriel Garcia Marquez'in geçen ay The Paris Review'de okuduğum oldukça uzun mülakatında, John Hersey'nin Hiroşima  yazısı için "en kıskandığım iş" diyor ve ekliyor: " Öyle bir yazı yazabileceğime inansam, gazeteciliğe dönerim".

Atom bombasının Japonya'ya atılmasından bir ay önce, 1945 yılının temmuz ayında New Mexico'daki Los Alamos laboratuarlarının yakınındaki çölde yapılan deneme patlaması sonrası, "Atom Bombasının Babası" lakaplı Manhattan Projesi'nin başındaki nükleer fizikçi Oppenheimer, ortaya çıkan korkunç ateş ve duman karşısında hayranlığını ve gururunu, Bhagavad Gita'dan alıntıladığı şu mısralarla ifade etmişti:

"Şimdi ölümün ta kendisi, alemlerin yıkıcısı oldum"

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.