Ret yazarlarının hikâyeleri ve Enrique Vila-Matas

Herman Melville’in 1856’da yazdığı meşhur hikayesinin kahramanı Katip Bartleby, dünya edebiyatının simge karakterlerinden biri olmuştu. Reddedişin, direnişin, insanın kendisi olarak kalma iradesini temsil ettiği söylenir.

Bartleby bir pencerenin ardından Wall Street’in bir tuğla duvarına bakar ve dalgın bakışlarla dışarıyı seyreder, diğerleri gibi çay, kahve içmez, asla başka bir yere gitmez, büroda yaşar, tatil günlerini bile orada geçirir, kim olduğunu, nereden geldiğini söylemez, kendisiyle ilgili bir şey sorulduğunda hep şöyle der:

“Yapmamayı yeğlerim”.

Yıllar evvel, bugün İspanyol edebiyatının en önemli yazarlarından bir olarak kabul edilen Enrique Vila Matas’ın “Bartleby ve Şürekası” adlı kitabını okumaya başladığımda, hayatta, edebiyatta “kendisi olarak kalma” meselesi üzerine epey düşünmüştüm. Bugün bakışım biraz değişmiş olsa hikayelerini unutmadığım Ret yazarlarını, Vila Matas’ın bir başka melez kitabı “Montano Hastalığı”yla hatırlamak edebiyatın 21.yy’daki yolculuğu üzerine tekrar düşünmemi sağladı.

Vila-Matas’ın edebiyatın tür sınırlarını aşan edebiyat algısını önemsiyorum. Klasik hikaye anlatımının edebiyatseverlerdeki karşılığı kolayına azalmaz. Binlerce yıllık mitlerden beri edebiyat da hayatı hikaye ederek insan olmanın anlamını kavramaya, hakikate yaklaşmaya çalışıyor. 

Ve kimi yazarlar, bazı dönemeçlerde kendilerine yeni bir yol haritası çizerek - başka türlü olamadıkları için - yeniyi denemenin riskini alıyorlar. İnsani olmanın anlamını esnetmeye, dilin etki yaratma alanını aşmaya çalışıyorlar. Neredeyse bütün eserlerinde anı, deneme, mektup, günlük, hikaye ve roman gibi türleri ustalıkla buluşturan Villa-Matas’ın, Bolano’nun da hatırlattığı gibi benzeri yok.

Bir kez yazıp vazgeçen, hep tasarlayan ama hiç yazmayan, bir eylem olarak yazmanın imkansızlığı fikrine kapılan Ret yazarlarını anlattığı kitabına başlarken, “Bartlebyleri hepimiz tanırız, dünyaya karşı derin bir ret duygusu içindedirler” diyordu. O kitabı da denemelerden oluşan bir roman gibi yazmıştı ve geleceğin edebiyatına dair belirgin ve önemli işaretler taşıyordu.

Otobiyografik unsurları da kullanan anlatıcı, kendisinin de Ret yazarlarından biri olduğunu söylüyor.

Edebiyat tarihinin geniş atlasında dolaşırken anlattıklarından en çok aklımda kalanları tekrar okumak için kitabı karıştırırken, önce Juan Rulfo’nun bir katip gibi yazdığı ‘Pedro Palomar’dan sonra neden 30 yıl boyunca yazmadığı sorusuna verdiği cevabı gördüm:

“Yazmıyorum çünkü bu öyküleri bana anlatan Celerino amcam öldü”. 

Celerino amcası gerçekten yaşamıştı ve Rulfo’nın sonradan izah ettiği gibi yürürken onunla sohbet ediyordu, çok yalancıydı ve anlattıklarının hepsi yalandı. Dolayısıyla Rulfo’nun anlattıkları da yalandı. Ve o edebi şöhrete kavuşmasını sağlayan iki kitaptan sonra yazmayı bıraktı. 

Mazereti görünürde bu kadar basitti.

Bu kitaptaki en ilginç hikayelerden biri ancak bu muhteşem derlemeyi özel kılan Vila-Matas’ın yazarları değerlendirme biçimi ve birikimi bana göre. Rimbaud’nun 19 yaşında dahice bir erken gelişmeyle eserini tamamlayıp ömrünün sonuna dek çok güçlü sanrıları nedeniyle susmasının kaynağını sorgularken yazmayı reddeden Sokrates’le karşılaştırıyor; “Eğer istersek, Rimbaud’nun yazma eylemine simgesel vedasını, yazmama hastalığına tutulan Sokrates’in tarihsel davranışının basit bir tekrarı olarak görebiliriz”.

Vila-Matas’ın bütün eserlerinde kullandığı bu yöntem, edebiyat tarihine bütünlüklü bir bakışa da davet ediyor. Yazarların alışkanlıkları, yazma eylemine yaklaşımları ve aralarındaki örtük “akrabalık” ilişkilerini kendi yazarlık yeteneğiyle ifade etmesi onu çağdaşların ayıran en önemli özelliği.

Yazmaktan vazgeçme veya farklı nedenlerle “yazmamayı tercih ederim” tavrında gizemli bir büyüklük de var. Eğer yazarın söylediği gibi her şeyi görüp susan Tanrı kusursuz bir Ret yazarıysa, onun sessizliğini kendi suskunluklarıyla taklit edenlere daha yakından bakmak lazım. Yazamayan karakterlerle dolu romanların “Tanrı anlatıcıları” da bunu yapar bir bakıma.

Yazma eylemini, iklimini, düşüncesini büsbütün terk eden yazarlardan da bahsediyor. Hayatının son otuz sekiz yılını farklı isimlerle imzaladığı tuhaf anlaşılmaz dizeler yazarak çatı arasına kapanarak yazan Hölderlin onlardan birisiydi. 

Son yirmi sekiz yılını akıl hastanelerinde küçük kağıtlara mikroskobik harfler kazıyarak geçiren, “solda sıfır” olmak isteyen, ün ve dünyevi kibirlerden hazzetmeyen Walser de öyle. Yazar onu Pessoa’yla birlikte anmış:

“Walser’in sevdiği kibir, Fernando Pessoa’nınki gibi bir kibirdi. Portekizli şair, yazar Pessoa, bir keresinde, çikolatayı saran alüminyum kağıdı yere fırlatıp, hayatı da böylesine fırlatıp attığını söylemişti”.

Yazmak da bazen yazmamak gibi susmaktır.

İnsanın kendisinin bir hiç olduğunu düşünmesi, anlaşılmayacağı vehmine kapılması, hayallerine inanmaktan vazgeçmesi, hayatı anlama çabasından uzaklaşması, bazen saf bir kibir ya da yazma tutkusunun içlerinde kımıldattığı duygu kırıntılarını yazıya dönüştüremediği için hastalanması; sebep her ne olursa olsun bu vazgeçişler de da bir “var olma” biçimi kuşkusuz. Ve yazarın da söylediği gibi onlar da edebiyat tarihinin önemli bir parçası.

Primo Levi, toplama kampında kendisiyle birlikte olan insanların evlerine sadece korunma içgüdüsüyle değil, görmüş oldukları şeyi anlatma arzusuyla dönmek istediklerini söylemiş. Resmi tarihin gölgesinde saklanan acıları toplumsal hafızaya katmanın, kendimizi o hikayeler aracılığıyla inşa edip sonraki nesillere aktarmanın yolu yazmaktan geçiyorsa eğer, bundan kaçınmak mümkün değildir bazen.

Vila-Matas, her ne kadar Ret yazarlarını ciddiye alıp onların kaçış sebeplerini derinlemesine incelediyse de, o da temelde yazının, edebiyatın dönüştürücü gücüne inanıyor belli ki: “Edebiyat, onu reddetmek bize ne kadar coşku verse de, çağdaş bakışın her gün daha ahlaksızca ve tam bir kayıtsızlıkla yok saymaya çalıştığı tüm bu olayları unutulmaktan kurtarır”.

Bu kitaptaki ironik, gizemli, trajik, farklı sorulara ve yaklaşımlara açık duruşların yanı sıra bende iz bırakan güçlü bir hikaye var. Şair Juan Ramon Himenez’in eşi iki yıl kanser tedavisi gördükten sonra onun dönüyor. Yakın zamanda öleceğini bilen bir İsveçli gazeteci, ölmeden evvel Juan Ramon’a Nobel ödülü verileceğinin kendisine bildirilmesini istiyor. Ancak Zenobia durumu öğrendiğinde artık konuşamayacak durumda. Kağıt hışırtısını anımsatan sesiyle bir ninni mırıldanıyor ve ertesi gün ölüyor.

Sonrasını Vila-Matas aktarıyor: “Juan Ramon için Nobel ödülünün bir anlamı yoktur artık. O ninni aristokrasisini tepeden delmiştir. Zenobia’nın eşini işlerini akıllıca düzenleyerek gerçekleştirdiği her çalışma, yıllarca yapılagelen her şey, seven ve sadık bir eşin ölene dek sürdürdüğü o büyük ve sabır yüklü çaba, umutsuzca bunları düşününce Juan Ramon’un başına yıkılır ve ödülü yere fırlatıp öfkeyle çiğner. Zenobia öldüğüne göre artık yapıtları onu ilgilendirmemektedir. O günden beri tam bir edebi suskunluğa gömülecek ve asla başka bir şey yazmayacaktır”. 

Bu hikaye, okuduğum günden beri o hışırtılı sesle ve sessizliği bir bıçak gibi kullanan şairin görüntüsüyle birlikte bana eşlik ediyor.

Himenez’i yaralı bir hayvana benzeten Vila-Matas, Ret tarihinin en çarpıcı cümlesini bu hikayenin sonunda hatırlatmış:

“Benim en iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymak olmuştur”.

Miras bıraktıkları büyük eserlere rağmen, bu kitapta muhtelif sebeplerle Ret yazarlarına dahil edilen Kafka, Cervantes, Conrad, Musil, Maupassant, Julien Gracq ve daha az tanınan diğerlerinin medcezirli maceralarını okurken, yazma eyleminin kendisinden ziyade onları sonsuz bir “terk edişe” sürükleyen suskunluğu ifade ediş biçimlerini düşünüyordum.

Gitmenin, kalmanın, boşluğa düşmenin, umutsuzluğa kapılmanın, vazgeçmenin, yorgunluğun, hayata tutunmanın, yazmanın, yazamamanın, söylemenin ve susmanın da kendine has bir sesi var. Ve bütün bunlarla baş ederken kullanılan dil, muhatabına, okura, yazara “kim olduğunu” ve bu dünyadan geçip giderken nasıl bir iz bırakacağını da söylüyor. “Yapmamayı yeğlerim” direnişinde, insanın kendisi olarak kalabilmesinin sırrı, o tavrın hakikatinde saklı.

Gençken annesi tarafından eğitilmesi için Flaubert’e teslim edilen Maupassant, Akademi onu “ölümsüz” olarak kutsamayınca, acıklı bir kibirle kendini öldürme testi yapar ve bunu başaramaz. O günden sonra bir daha yazamaz. Yazmaktan zevk almadığı için değil bunu yapma zahmetine katlanamadığı için. Vila-Matas’a göre yapıtı sona ermiştir, çünkü artık ölümsüzdür.

Ve 1853’de henüz 34 yaşındayken başarısızlığa mahkum olduğu düşünülen Melville. Daha sonra tek bir eserle, Moby Dick’le dünyayı fethedeceği henüz bilinmeyen Melville. Başarısızlığının ve depresyonunun panzehiri olarak “Katip Bartleby”i yazarak 20. yy yazarlarını etkileyen hikayeci Melville.

“Melville 1891’de unutulmuş olarak öldü. Bu son otuz dört yıl süresince, yolculuk anılarından oluşan uzun bir şiir ve ölümünden az önce de ‘Billy Bud’ı yazdı diyor Vila-Matas. Ona göre Kafkavari ama Kafka’yı önceleyen bu hikaye, ölümünden sonra uzun yıllar yayımlanmayan bir baş yapıt.

“Yaşamının son otuz yılında yazdıklarının hepsi Bartleby gibi düşük yapıtlardı” diyor yazar. “Bunu yapmamayı yeğlermiş” gibi...

Ben bu yazıyı “yapmamayı tercih” ettiğini söyleyen bir karakterin o meşhur cümlesiyle dünya edebiyatının fırtınalı denizine doğru tuhaf maceralar peşinde sürüklenen, 21.yy en özgün yazarlarından biri olan Enrique Vila-Matas sayesinde yazdım.

Onunla açık denizlerde dolaşırken şair John Keats’in sesini de duydum:
“Şairin içinde bir varlık yoktur ve ben bir şairim. Yazmayı sonsuza dek bırakacağımı söylememde şaşırtıcı olan ne?”

Ve başka bir şair Jaime Gil de Biedma’nın o ürpertici fısıltısını hiç unutmadım:
“Ben şair olmak istediğimi sanıyordum aslında şiir olmak istiyordum. Ve bunu kısmen başardım; ortalama bir çabayla iyi yazılmış bir şiir gibi...”.

* Bartleby ve Şürekası - Enrique Vila-Matas / Doğan Kitap * Montano Hastalığı - Enrique Vila - Matras / Jaguar Kitap


Lüzumlu not: Bu temanın devamı olan ‘Montano Hastalığı’ bu yazıda değerlendirilemeyecek kadar çok katmanlı ve yine türleri buluşturan mühim bir roman. O da başka bir yazının konuğu olsun.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar