Turhan Kayaoğlu
Eyl 08 2018

Stendhal Sendromu - Güzellik çarpması

Stendhal ocak 1817’de Floransa’ya gider. Machiavelli, Michelangelo ve Galilei’nin mezarlarının bulunduğu Santa-Croce kilisesini ziyaret eder. Bir keşiş onu kilisenin kuzey kısmında bulunan Niccolini şapeline götürür. Yazar orada 1600’lerin büyük ressamı Volterrano’nun fresklerle süslediği kubbeye bakar. Sonra da günlüğüne şöyle yazar:

“Volterrano’nun Sibille’i resim sanatının belki de bana verdiği en büyük heyecanı yaşattı. Zaten Floransa’da olma düşüncesinden ve az önce mezarlarını gördüğüm insanların yakınında olmaktan ötürü bir tür kendinden geçiş içindeydim. Şaheser resimlerin yarattığı göksel hislerle duyduğum coşkun ruh hali, içimdeki tutkulu duygularla kaynaşmıştı. Santa-Croce’dan çıktığımda Berlin’de ‘sinirler’ denilen kalp çarpıntısını hissettim. Hayat sökülüp benden alınmıştı. Yürürken düşeceğimden korkuyordum”.

Stendhal (1783-1842) kendine gelmek için cebinde taşıdığı İtalyan şairi Ugo Foscolo’nun tam da Santa-Croce’da yatan ustalar için yazdığı “I Sepolcri-Mezarlar” adlı şiir kitabını okumaya başlar. “Çünkü o anda duygularımı paylaşan bir dostun sesini duymam gerekiyordu” der.

Shiller de Mannheim’de arkeoloji müzesindeki antik çağ salonunu gezdiğinde benzer bir duyguyu yaşadığını anlatır.
İtalyalı psikiyatri profesörü Graziella Magherini’nin “La Sindrome di Stendhal” adlı kitabı, bir sanat eserine baktıktan sonra feleğini şaşıran ve psikoza giren insanları konu alıyor. Yani, güzelliğin, uyum ve dengenin hasta ettiği insanları.

Kitapta on yıl boyunca Floransa’daki Rönesans sanatını temaşa ettikten sonra hastanenin psikiyatri bölümünü boylayan 106 turistin durumu anlatılıyor. Kitap aynı zamanda Goethe, Schiller, Stendhal, John Ruskin, Henry James ve Marcel Proust gibi hassas ruhlu İtalya yolcularına atıfta bulunarak yolculuk psikolojisi ve psikopatolojisi üzerine görüşler de sunuyor.  

Bayan Magherini’ye göre sanat eserinde içerikten biçime dönüşüm vardır. Yani, deneyimlerin estetik konsantrasyonuna. Bakan kişi için sanat eseri, psikolojik şaşkınlığı ve çocukluktaki “yabancıyı” dışarıdan organize eden, henüz bir dil edinememiş olan bir dil olabilir. 

Sanat eseri düşlerdeki gibi bir yoğunlaşma da olabilir. Sanat eseriyle karşılaşma,  insanın hoş olmayan duygular yaratan kendi bilinçaltını aniden biçimlendirebilir ve onunla aniden yüzleşebilir. Ya da olağanüstü güçlü bir estetik duygu yaşatan karaktere sahip olabilir.

Magherini estetik kendinden geçiş ile dini kendinden geçiş arasındaki bağlantıya da işaret ediyor. Hastaları arasında Kudüs’e gidip Golgata’da yürüyüp kendinden geçenler de bulunuyormuş ve bunların tedavisi için Kudüs’teki psikiyatrlar ile yakın işbirliği yapıyormuş.

Stendhal Napolyon’a hayrandı. İlerici ve burjuvazi düşmanı olmasına rağmen onun Napolyon hayranlığını anlamak ilginç bir araştırma konusu olabilir. Ancak bunun nedeni ne olursa olsun onun düzenli bir gelire gereksinmesi vardı ve bunu en garantili biçimde orduya girerek sağlayabileceğini düşünüyordu. Hatırı sayılır akrabalarını araya sokarak orduda görev aldı. Napolyon’un Avusturya seferine ve 1812’deki de Moskova seferine katıldı. Moskova’nın bir uçtan bir uca yanışına tanık oldu.

Görevlerinin başında diğer savaş komiserlerinin yaptığı gibi Fransız ordusunun devasa gereksinmelerini karşılamak üzere işgal altındaki halkları para, hizmet ve konaklama olanakları sağlamaya zorlamak gelmekteydi. Napolyon’un 1814’de düşmesiyle birlikte onun da üst düzey bir yönetici olma umutları suya düştü. Bunu “Napolyon’la birlikte ben de düştüm” diyerek kendisi de ifade eder.

Büyük bir düş kırıklığıyla Fransa’yı terk eden Stendhal İtalya’ya, Milano’ya gider. Avukat olan babası yaptığı yanlış yatırımlarla aileyi iflasa sürüklemiştir. Oysa Stendhal’in çalışmak zorunda kalmadan “gentleman of independent means” olarak yaşayabilmesi ve “düşünen sınıf”a dahil olabilmesi için oldukça büyük bir paraya gereksinmesi vardır. İtalya’da hayat çok daha ucuzdur ama yeni geldiği bu ülkede henüz işi gücü yoktur. Parma, Napoli, Roma, Floransa şehirlerinde dolaşır.

Entelektüel hırsları yüzünden kılıç yerine kalemini oynatmaya başlar. Edebiyatçı yeteneğinden endişeli olduğu için ve belki de içine girmeye çalıştığı çevrelerde gülünç duruma düşmemek için yüzlerce takma isim kullanır.

Gerçek adı Marie-Henri Beyle’dir. Stendahl ismini Moskova’dan dönerken geçtiği bir şehirden aldığı sanılmakta. Çok beğendiği yeni klasizmin büyük sanat tarihçisi Johann Joachim Winckelmann’ın doğduğu ve şimdilerde Almanya’da Magdeburg’un 55 km kuzeyinde bulunan bir şehirdir bu.

Moda olan Rousseaux’cu samimiyete ve stil koketliğine karşı o kadar mesafelidir ki, başlangıçta edebiyatçı olma planları bile yoktur. Ona göre roman tahrip edilmiş bir biçimdir. Bu yüzden gezi yazıları, sanat eleştirileri ve denemelere yönelir, para kazanmak için İngiltere gazetelerine yüzlerce yazı gönderir. Rossini üzerine bir denemesi ve “Racine ve Shakespeare” kitapçığı ilk yayınları arasında yer alır.

1817’de ilk gezi kitabı olan “Roma, Napoli ve Floransa” yayımlanır. 1827’de tümüyle başarısız olan ilk romanı Armance’ı yazar. 1829’da yayımlanan “Promenades dans Rome” adlı gezi kitabı ise bütün Avrupa’da büyük beğeni görür ve yaşadığı süre içinde en çok okunan kitabı olur.

Stendhal’in yazarlığı romantizm ile realizm arasında gidip gelen bir iç çekişme özelliği gösterir. Düşünce dünyasını köklerini 1700’lerdeki “Aydınlanma”dan alan rasyonalizm oluşturur. Süslü cümlelerle dolu, abartılı edebiyattan nefret eder: “Bugün gözde olan edebiyatçılarla en küçük bir ortak yanım olmaması için Tanrı beni korusun” der.

Taşkın ve ele avuca sığmaz bir kişiliği olan Stendhal’de büyük bir kendini gerçekleştirme gereksinmesi ve her yerde mutluluğun peşinden koşma isteği vardır. Zamanın tekdüze akışı en hoşlanmadığı şeydir. Ona göre hayat ve edebiyat hızlı ve enerji dolu olmalıdır. Dürüstlükten uzak kiliseye, ruhsuz elit sınıfa, kaba saba politikacılara karşı benliğin ve kişisel özgürlüğün yükseltilmesini savunur. Bir yerde “Her bir kişi insan hayatı denen kendi egoizminin çölünde yaşamaktadır” der.

Yazar kendi benliğini aynı anda hem öne çıkarmak hem de ondan kaçmak gibi büyük bir gereksinme duyuyordu. Kendi yarattığı fantezi dünyasında bağımsız bir egemenlik kurma ve yönetme olanağını buluyordu. Aynı zamanda kaçma fırsatı, ilgi odağını bütün kendi zayıflıklarından ve yetersizliklerinden uzaklaştırma olanağı da vardı bu dünyada. Kişiliği karşıtlıkların bir bileşimi olan zor bir insandı Stendhal.

Çevresinde moralden yoksun olarak nitelendirilmişti. Ancak hayata karşı dogmatik olmayan yaklaşımı, meraklı ve keskin gözlemleri, kristal netliğinde ruhsal çözümlemeleri, canlılık ve hareketliliğe övgüsüyle modernist bir hayatiyeti simgeliyordu. Bazen romanlarında çıplak bir iktidar isteği göze çarpar. Bu nedenle Nietzsche onu birkaç kuşak erken gelmiş biri olarak tanımlamıştır.  

Victor Hugo ile buluşmasının anlatıldığı bir yazıda bu buluşma, kendi nüfuz alanını savunan iki vahşi kedinin karşılaşması olarak not edilir. Yazar kendinden genç olan Balzac’ın hayranlığını kazanmıştı ama onun gibi yaşadığı süre içinde üne kavuşamamıştı. Ölümünden sonra, ancak 1900’lü yıllara gelindiğinde üne kavuşmayı bekliyordu. Ve öyle de oldu.

Gezi kitapları yazarı olarak ünlenen Stendhal sık sık dünyanın her tarafından gelen gezginler tarafından ziyaret ediliyordu. Ancak yazarlığının zirvesine 1830’larda ulaştı. Paris’te Bibliothéque Nationale’nin çarpraz karşısında bulunan rue de Richelieu 71 numarada (şimdilerde 61 numara) “Kırmızı ve Siyah”ı yazdı. Kitap büyük yankı yarattı hatta yaşlı Goethe’den bile övgü aldı. Balzac da bu kitabı “Sönmüş Hayaller Okulu” adıyla sınıflandırdığı kendi eserlerine benzetti.

Ne var ki, Paris çabuk unutur. Hele sanat ve edebiyat çevrelerinde yıldızlar Komet hızıyla gibi gelip geçerler. 1830 Devrimi’yle birlikte bazı dostları önemli mevkilere gelmişti. Onların aracılığıyla düzenli bir gelire kavuşmak için yine İtalya’ya gitti. Ancak bu kez küçük bir diplomat olarak. Ve Fransa’da unutuldu.

Konsolos sıfatıyla gönderildiği Roma’ya 80 km uzaklıktaki Civitavecchia kültür hayatından tümüyle yoksundu. Bu şehrin sokaklarına bir bulut gibi çürümüş balık kokusu çökmüştü. Yazarın oradaki asli görevi hiç de övünülecek türden değildi: Paris’e rapor etmek üzere limandaki yük gemilerini saymak ve Vatikan’ın dış ticareti hakkında bilgi vermek. Yani, bir çeşit casusluk yapmak.

Burada da şansı yaver gitmedi. Emrinde çalışan ve onun yerine göz dikmiş olan Yunan uyruklu bir memur onun hakkında dedikodular çıkardı. Bunun sonucu olarak kendisine uzun süreli bir izin verildi.

Stendhal işte bu izin süresi içinde, 1839’da, o muhteşem Parma Manastırı’nı yazdı. O Yunanlı muhterisin sayesinde! Bu eser bugün edebiyat otoritelerince 1800’lerin en iyi romanı olarak kabul edilmekte.

Floransa’daki o kilisede “güzellik çarpmasına” uğrayan Stendhal’in bir kadının güzelliği karşısında da çarpılıp kendinden geçtiğini görüyoruz. 1922’de yayımlanan “De l’Amour- Aşk Üzerine” adlı denemesinde aşkın anatomisini inceleyip haritasını çizmeyi hedefler. Ama aslında aşık olduğu kadına yazılan uzun bir mektup gibidir bu. Yazarın kendi parasıyla ve adı belirtilmeden 100 adet basılmıştır. Ne ki, yazanın ve yazdıranın kim olduğunu herkes bilir.

Zaman zaman insanı güldüren, zaman zaman da hayran bırakan tuhaf bir kitaptır bu. Ünlülerin aşklarını, ne yiyip içtiklerini, nerede tatil yaptıklarını vs. anlatan bugünkü dedikodu dergilerini andırmaktadır. Yazar ciddiyetle aşkın fenomenolojisini irdelerken birden bire sözü kesip araya Napoli’den Moskova’ya, Avrupa’nın faytonlu jet sosyetesine ilişkin şenlikli dedikodular sıkıştırmaktadır.

Stendhal, Milanolu soylu kadın Matilde Dembowski’ye delice aşık olmuştu. Polonya asıllı bir süvari subayının karısı olan Matilde sanatçı ve edebiyatçıların koruyucusuydu.

Mme Dembowski’nin salonu şehrin kültür merkezi gibiydi. Stendhal, bu kadının dünyasında önemsiz bir figürandı. Ancak kadına gösterdiği abartılı ilgi o kadar çekilmez hale gelmiş olmalı ki, Matilde ona salonuna ancak 14 günde bir girmesi için izin verdi. Ve koşullu olarak: Asla ve kat’a aşk üzerine lâf etmeyecekti.

Stendhal’ın umudu, bu kitapçıktan bir tanesinin Matilde’in eline geçmesiydi. Yazar kitapta aşkı bir “savaş meydanı” olarak tanımlar, mahcubiyetin “tutkunun anası” olduğunu vurgular. Aşk ele geçirilmesi zor Truva’nın sabırlı bir kuşatmadır. Surların içinde Güzel Helen gizlenmiştir.

Kitapçık ne ölürcesine aşık bir Werther ne de hayasız bir Don Juan tarafından yazılmıştır. Kalemi elinde tutan kişi ava çıkmış bir salon aslanıdır! Yorulmak bilmez bir baştan çıkarıcı söyleşi alıştırmasıdır bu ve Stendhal’ın yüz yüze gelselerdi Matilde’e aşk üzerine söyleyeceği her şeyi içermektedir.

Yazar kimi yerde kendisinin kim olduğunu ele verecek kadar ipin ucunu kaçırır:

“Onun salonuna girince inanılmaz aptallıklar yapmamak ve söylememek için susup kalmalı ve hiç olmazsa anımsamak için onun yüzüne bakmalıdır… İnsan onun huzurunda tuhaf şeyler yapmak için baskılandığını hisseder, iki duyusu olduğu hissine kapılır: biri yapmak için, diğeri de yaptığı şey yüzünden azarlanmak için. İnsan ortaya koyduğu sersemliğin bir an için ziyaretin bittiği düşüncesini unutturacağı hissine kapılır, ama emin değildir ve onu yeniden iki hafta göremeyecek olmanın mutsuzluğunu hisseder.”

Burada çırılçıplak bir kalbin kanlar içinde çırpındığını görürüz. Ama öte yandan yazarın aşk üzerine nerdeyse bir doktora tezi gibi kontrollü ve nesnel tezler geliştirdiğini görürüz. Örneğin aşkta tayin edici bir aşama olarak “kristalleşme”den söz eder. 

Bir zamanlar eğlence olsun diye Salzburg’da tuz ocaklarına atılan ağaç dallarına işaret eder. Dallar ocaktan çıkarıldıklarında ışıldayan sanat eserleri gibidirler. Aşığının bakışlarının derinliğinde kaybolan kişinin de böyle ışıldadığını söyler yazar.

Ona göre güzel olan bir kadın sevildiğinden emin olamaz. Ama sevilen bir kadın, güzel olarak kabul edildiğini bilir. Stendhal’ın basit ama sanatsal tezlerinden biridir bu.

Stendhal’ı sempatik kılan şey, zamanımızın düşünürleri Alberoni ve Rollo May gibi aşk ve sevgi konusunda “hikmetli” analizler yapmaya yetecek takatinin olmamasıdır. O gerçek bir eski zaman şövalyesidir, çizmeleri ayağında sevmeye ve ölmeye hazır bir adam!

Stendhal, Don Juan yerine Werther tipi bir aşkı tercih etti. Aşkı diğer büyük yazarlardan daha çok ve daha yoğun olarak yaşadı belki de.

Izdırabı ne olursa olsun, Stendhal Sendromu’na tutulmak hiç de fena bir şey değil gibi!