Esra Yalazan
Tem 13 2019

Yabanıl bir gezinti ve Henry David Thoreau

İnsan neden bilinmeze doğru gitmek ister? Doğmadığımız, ait olmadığımız yerler bizi neden kendine çeker? Ağaçlar gibi köklerimize tutunamamak salt macera ve merak dürtüsüyle açıklanabilir mi? 

Goethe, “İnsan arzu ettiği yere gidebilir ve her şeyi gerçekleştirebilir ama her daim doğanın onun için öngördüğü yola dönecektir” diyor. Tabiat o yolu insan için nasıl öngörür ve biz neden her daim o yabanıl “gezinti coğrafyasına” dönmek isteriz ve o çekim gücüne rağmen tabiata teslim olmamak için neden direniriz?

John Moore’un ‘Patikalar Üzerine” başlıklı deneme kitabını değerlendirirken bu sorular etrafında da dolaşmıştım; Uzun ya da kısacık bir ömrün içinde, unutulmuş bir mısranın, hafızayı kamaştıran bir melodinin peşine düşmek, binlerce kez yazılmış bir ayrılık hikayesini başka türlü yazmak, insanlığın müphem izlerini takip etmek, bir hayvanı anlama isteği, nereye gideceğini bilmeden yürüme arzusu, nesneler, insanlar ve tabiatın varlıkları arasındaki akrabalığı görebilme çabası sihirlidir. Her şeye rağmen bizi tabiatın kalbine çağıran o dürtüsel belirsizlik, hayatı yeni hikayelerle keşfetme heyecanıdır belki de.

Tarih öncesi çağlardan bugüne uzanan binlerce yıllık yürüyüş hikayelerinde, insan kaos karşısında hep aynı soruyla karşılaşıyor; Yaşam “patikamızı" nasıl seçeriz? O tercihi zorlaştıran nedir? Tercihlerimizin doğruluğundan o tecrübeye sahip olmadan evvel emin olamıyorsak ne yapmalı? Bu aynı zamanda felsefenin ve edebiyatın da büyük sorusu ve somut bir cevabı yok.

Felsefeyi sözcüklerle üretmekten ziyade onu yaşayarak aktaran Henry David Thoreau, tabiatın insanla ilişkisini  hakikate dokunma çabasıyla anlatmayı seven bir yazar. Ona çevreci aktivist, doğa tarihçisi, filozof, şair, devrimci, reformist, ‘kaçış edebiyatçısı’ diyorlar. Ben ona tabiatın savruk kurallarını şiirle buluşturabilen huysuz filozof demeyi tercih ederim.

Onunla, işle ev arasındaki düzene sıkışan insanın talihsizliğini, ‘Walden’dan “Nerede ve Ne İçin Yaşadım” isimli bölümün Türkçe’ye çevrilmesi sayesinde tanışmıştım. Walden Gölü kenarında 4 Temmuz 1845’te başlayıp, iki gün, iki yıl ve iki ay süren doğal yaşam tecrübesini aktardığı kitabı bir başkaldırı şiiriydi. 

Alışkanlıklarından, ilgi alanlarından, toplumun baskısından, modern hayatın sıkıcı rutininden, para hırsından kaçıp bunu pek de bayılmadığı ‘insanla’ paylaşmak isteyen yazar, tabiatın yüceliğini hissederek yazmayı seçmişti. Onun münzevi bir ‘tabiat adamının’ duruşuyla pek örtüşmeyen keskin mizah duygusunu ve yazıyla tutkulu ilişkisini de sevmiştim. 

Kitabın başında “Bir başkasını bu kadar iyi tanısaydım, kendimle ilgili bu kadar çok konuşmazdım” diyordu. İnsanın sahte yazgısına aldandığını, bu nedenle güvelerin ve pasın çürüteceği servetler biriktirmeye çalıştığını ve bunun düpedüz ahmakça bir yaşam olduğunu savunuyordu.

“Yürümek” başlığıyla Tükçede yayımlanan yeni kitap, ‘Excursions (Gezintiler) adlı kitabından birbirini tanımlayan üç denemeden oluşuyor. “Bir münzeviden yürümenin felsefesi üzerine bir ders” diye tarif edilmiş. Throeau’nun lirik metinlerinde, düşünüş biçiminde, kapitalizmin kışkırttığı “medeni” insanın tabiatla kurduğu çarpık ilişkide daha fazlası var bana göre. O en sıradan yürüyüşün bile insanlığın genel ilerlemesiyle uyumlu olduğu meselesini önemsiyor çünkü. 

Bazen çok istediğimiz halde değiştiremediğimiz bir yaşamın kölesi olduğumuzu kavramak için hayatı bütünlüklü kılan, şiiri dilin melodisinde saklı anlatımıyla okuma hazzını çoğaltan yazarlarla buluşmak sağaltıcı olabiliyor. 

1817 doğumlu Thoreau Harvard mezunu, yaşadığı çevrenin kuranlarına, yasalara ve toplumun ortalama değerlerine mesafeli duran bir entelektüeldi. Ailesinin kalem fabrikasında çalışırken Emerson’la tanışıp onun Walden Gölü yakınlarında kendine bir baraka inşa ederek orada yaşamaya başladı. Ormandaki yaşamını anlatan ‘Walden’ı (1845) yazdıktan sonra, Meksika-Amerika savaşını ve köleliğin kaldırılmasını protesto ederek vergi ödemediği için barakasında tutuklanarak hapse atıldı. Ardından pek çok lideri derinden etkileyen, siyasi literatüre de kavramı kazandıran ‘Sivil İtaatsizlik’ kitabını yazdı. 

Bu bilgi notunu, henüz onunla tanışmamış okura, insan-tabiat-yazı-felsefe-sanat- toplum ilişkisine farklı açılardan yaklaşabilen birikiminde ve sezgisinde asi ve inatçı mizacının da etkili olduğunu hatırlatmak için ekledim. 

İlk yazıya, “Safi medeni bir özgürlük ve kültürden ziyade Doğa, Mutlak Özgürlük ve Yabanıllık üzerine iki çift laf etmek istiyorum. İnsanı bir toplumun üyesinden çok Doğa’nın bir sakini ya da ayrılmaz bir parçası görmekle alakalı söyleyeceklerim” diyerek başlıyor. Medeniyeti savunmak istemediği için söylediklerini etkili kılabilmek adına sözlerini sivrilttiğini belirtmiş olsa da yazılarını kalıcı kılan, şiir sevgisi, doğa bilimi ve felsefeyle bütünleşen incelikli dili.

O bedensel faaliyetlerini ruhtan ayırabilen kasabalı ya da şehirli insanı anlamaz hatta küçümser. “Yürüyüşlerimde, hislerime geri dönmeye can atarım. Ormanla alakasız şeyler düşüneceksem ormanda ne işim var” diye sorar kendine ve “modern insana”. Bir yürüyüşün sınırları içinde kalan manzaranın sunduğu imkanlarla insan ömrünün sundukları arasında keşfedilmeyi bekleyen uyumu görebilen geniş bakışı, onu gündelik hayatın uğultusundan ve tarihte “kaybolmaktan” korumuş. 

Bu metinleri yazarken yürüdüğü “yollar” onun bir yazar olarak duruşunu da belirliyor; “Manzara ressamı, bir yolu belirginleştirmek için insan figürlerinden faydalanır. Benim silüetiminse o ressamın işine yaramayacağı kesin. Ben doğaya Manu, Musa, Homeros, Chaucer gibi eski peygamber ve şairlerin izinden yürüyerek giderim” deyişinin  bir karşılığı var. Özellikle bu ilk uzun denemede, İngiliz edebiyatı yazarları ve şairlerinden, mitolojiden ve doğa tarihçilerinden beslendiği anlaşılıyor. 

Ancak onlara da itiraz ediyor ve soruyor; “Peki Doğa’nın kendisini dile getirmesine izin veren edebiyat nerede?…Yabana duyulan bu özlemi layıkıyla ifade eden, alıntı yapabileceğim hiçbir şiir çıkmadı karşıma. Bana göre en iyi şiir bile ehlileştirilmiştir”. O antik ya da modern edebiyatta hiçbir kültürün bahşedemeyeceği br şey istediğinin farkında. Mitolojinin isteğine hepsinden daha fazla yaklaştığını düşünüyor.

Ve dünyanın “yabanın” hakikatiyle korunabileceğine inanıyor; 

“Herbir ağaç Yaban hayatı bulmak için salar köklerini toprağa. Şehirler ne pahasına olursa olsun Yaban’ı ithal eder. İnsanlar Yaban hayat için toprağı sürer ve Yaban hayata doğru yelken açar. İnsan soyunu zindeleştiren ilaçlar ve ağaç kabukları, ormandan ve Yaban’dan gelir. Atalarımız yabaniydiler. Romulus ve Remus’u bir kurdun emzirmesi manasız bir fabl’dan ibaret değildir”. 

Ormanların, kırların, çayırların yabanıllığını kucaklayarak içselleştiren yazar, döneminde de toplumun kendisine nasıl baktığının pekala farkında ama ne yaşantısından ne de yaklaşımından ödün vermiş; 

“Belki beni kaçığın teki olmakla suçlayacaksınız ama bana insanın sanatını icra ettiği en güzel bahçelerin bulunduğu bir mahallede mi yoksa kasvetli bir bataklık kıyısında mı yaşarsın diye sorsalardı, hiç tereddüt etmeden bataklık derdim. Çabalarınız benim için ne kadar beyhude, yurttaşlarınızsa ne kadar gösterişçi bilmezsiniz!”. 

Thoreau, meşgalelerinin, kilisenin, devletin, okulun, ticaretin, tarımın ve bütün ürkütücülüğüyle politikanın tabiatta çok az yer kapladığına inanır ve böyle olmasından çok memnundur; “İnsanlığın bir yıldır ayak basmadığı, dolayısıyla politikadan eser kalmamış bir kara parçasına bir buçuk saat içinde ulaşabilirim; öyle ya politika dedikleri insanın içine çektiği sigara dumanı gibidir”. 

Yazıları okurken bugünün kalabalık, kaotik, teknolojik uğultularla, betonla, tabiat düşmanlığıyla, iklim değişikliğiyle bozguna uğratılmış dünyasında yaşasaydı nasıl yazardı, diye düşündüm. Sonra tabiatın ölümsüz güzelliklerine ağıt yakar gibi yazdığı zamansız denemeyi okuyunca ürperdim ve kelimenin gücüyle hayatı ölümsüz kılmaya bir kez daha inandım. 

Bir kış günü ormanın hikayesinin izini sürerken uzaklardaki bir çiftlik evinden kıvrıla kıvrıla yükselen cılız bir duman görüyor. Onu izleyen gezginle o evde yaşayanların ilişkisini tahayyül edip tarihsel katmanıyla derinleşen bir yorum yapıyor: 

“Bu insan yaşamının bir çeşit hiyeroglifisidir ve bir kazanın kaynamasından daha önemli ve derin şeyleri akla getirir. İnce dumanın orman üzerinde bir sancak misali yükseldiği yerde, insan yaşamı kök salmıştır. Amerika’nın kırlarında da, Asya’nın steplerinde de, Roma’nın, sanatın, imparatorlukların kuruluşunda da böyle olmuştur”.

‘Gece ve Ay Işığı’nı okuyup son sayfayı çevirdikten sonra onun gibi geceyarısı bir otlakta kayanın birine sırtüstü uzanıp, mücevher misali parlayan yıldızlarla yüklü gök kubbeye teslim olmak istedim. Uzun yıllar evvel yine benzer bir hisle insanın bencil vahşetinden uzaklaşıp tabiatın yabanıllığına sığınmak istemişim;  

Thoreau’yu okurken puslu bir rüyanın içinden daha dingin, geniş rüyalara açılıyorum. Saf sabah çiyiyle içine reçine sızdıran kerestelerle yapılmış, sıvasız, ahşap bir kulübede yaşamak istiyorum. Mümkünse civarda insan olmasın, belki yalnız beyaz bir tay ve kömür gözlü bir alaca geyik. 

Dağlardan gelen taze sabah rüzgarları hiç durmadan essin, akşamüstleri hava birden çöksün. İkindi vakitlerinde semaverin tıkırdayan sesine kırlangıçların çığlıkları karışsın. Kıştan kalan buz ve kristal parçalarıyla ürperen buğulu göl, güneşten utanıp çıplak kalsın. Alacakaranlıkta leylak rengine kesen ormanda hiç kimse, hiçbir canlı kıpırdamasın. Yabani otların hışırtısına keklikler eşlik etsin. Geceleri karanlığın içinden göz kırpan milyon yaşındaki yıldızlar, baharı müjdelemek için saçlarımıza dökülen badem çiçeklerini, kuytusuna çekildiğimiz ormanın yüceliğini aydınlatsın. 

Yabanın kız kardeşi hayat usulca eriyip tabiata karışsın. 

* Henry David Thoreau -Yürümek Çev. Selçuk Işık  / Can Yayınları