'Zamanımızın kahramanı, TV dizisini bırakıp tiyatroya Shakespeare izlemeye gidendir'

Macit Koper deyince akla, Yusuf Atılgan'ın aynı adlı eserine dayanılarak Ömer Kavur tarafından senaryolaştırılan ‘Anayurt Oteli’ filmindeki Zebercet karakteri geliyor. Oysa Koper; Zeki Ökten, Atıf Yılmaz ve Ömer Kavur gibi dönemin önemli yönetmenlerinin birçok filminde rol alıp, tiyatroda uzun yıllar yönetmenlik ve oyunculuk yaptı. Bunun yanında da birçok filmin senaryosuna imza attı.

Macit Koper’le, uzun yıllara dayanan sanat hayatı üzerinden; Türkiye’nin yakın tarihinde sanatın ve sanatçının toplum üzerindeki etkisini, sinemayı, tiyatroyu, dizileri ve birçok şeyi konuştuk.

Koper, sanat ve muhalefet arasınsaki ilişkiyi, “Sanat muhaliftir ve içinde siyasetin bulunmadığı sanat yoktur” cümlesiyle özetlerken, zamanımızın kahramanının  “Televizyonda takipçisi olduğu diziyi bırakıp tiyatroda Shakespeare izlemeye giden seyirci” olduğunu söylüyor. Macit Koper, yaşadığımız dönemiyse şöyle yorumluyor:

“Hak ihlallerinin egemenin hakkı olarak görüldüğü bu dönem, evet, Kreon’un despotluk dönemini anımsatıyor.”

Koper’le söyleşiye, Anayurt Oteli kitabından bir cümleyle başlıyorum.

“Yüksek sesle konuşulanlar, tartışılanlar hep bilinen şeyler olduğuna göre, ülkenin yönetimini asıl etkileyen, düzenleyen şeyler bu fısıltılarda gizliydi anlaşılan.”

Türkiye’nin çok partili siyasi yaşama geçmesiyle, sizin dünyaya gelmeniz aynı döneme rastlıyor. Bir bakıma yakın tarihi yaşayarak deneyimlediniz. Yaşadıklarınız ve gördüklerinizle, Türkiye’ye baktığınızda ne düşünüyorsunuz? Geleceğimiz hâlâ fısıldayanların mı elinde?

 

Önce şunu söyleyeyim: Doğru, ülkeyi fısıltılar yönetiyor, bizim duyamayacağımızı umdukları kadar alçaktan üfürülen fısıltılarla. Bağıra bağıra söylenenlerse yalan, aldatma ve göz boyama salvoları.  Bugünkü kadar olmasa da siyaset çeşitli tonlarda, bu minval üzre geldi günümüze kadar ve günümüzde işin içine dinin de katılmasıyla iyice çığırından çıktı. Ancak, yine de yalan ve riya, adam kayırma ve taciz yirmi yıl önce bu kadar rağbet görmüyor, insanların gözünü bu kadar boyayamıyordu.

Bugün hâlâ, birleşerek bir güç oluşturmanın, ufak tefek farklılıklarından arınarak bir araya gelmenin büyük önem taşıdığını düşünüyorum ama bu alanda bir hareket yok. İktidar bunu engellemenin kendi yaşam sebebi olduğunu biliyor ve elinden geleni ardına koymuyor. En temel örnek de HDP ile olan savaş elbette.  Artık fısıldadıklarının duymaya çalışmaktan çok, bağıra bağıra söylediklerinin yalan olduğunu, daha yüksek sesle haykırabilmemiz gerekiyor.

Son zamanlarda Yeşilçam ve Türkiye sineması haklı ve haksız çok fazla eleştirilmeye başlandı. Eleştiriler yapılırken;  Zeki Ökten, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur ve Yılmaz Güney gibi önemli yönetmenlerin toplumsal yaşamı ayna gibi yansıttığı ve politik olarak nitelendirebileceğimiz filmleri de unutuluyor. O dönemle bugünü kıyasladığımızda, sinemanın toplum üzerindeki etkisini nasıl yorumlarsınız?

Ben Türk sinemasının her zaman iki kanalda aktığını iddia ettim hep. Bu kanallardan biri vaktiyle Yeşilçam denen sinemanın içinde yer alan ve seyircinin algısını bütün duygusallıklarıyla birlikte fazla zorlamayan, kendi geliştirdiği kodlarla hareket eden ve bu kodların pek dışına çıkmayan bir sinemadır. Artık adına Yeşilçam denmese de, yapanlar pek farkında olmasa da, bu sinema bir biçimde bugün de devam ediyor. 

Diğer kanal, Türk sinemasında bir şeyleri değiştirmenin, sinemaya bir sanat dalı olarak biraz daha yakınlaşmanın sancısını çekenlerin çabalarıyla yüklüdür. Bu çabanın içinde kimi zaman bilerek, kimi zaman fakında olmadan - insiyaki olarak diyelim ve hatta bilinçdışı bile diyebiliriz- siyasetin de aracılığını görürüz. Bu kanal bugün de akışını sürdürmekte, ancak iktidarın sanata müdahale etmeye tam da teşne olduğu bu noktada, konularına kafadan dalmak yerine çoğu zaman yan çizmek zorunda kalmaktadır. Ne kadar doğrudur bilemem, bu benim tespitim.

Sinemanın toplum üstündeki etkisine dönersek, elbette sinemanın yayılabilme özelliğinden dolayı toplum üstündeki etkisi diğer sanatlara oranla daha büyük. Ama bu bir avantaj mı, iyi sinema yapılmadığı sürece kesinlikle değil. Kötü sinemanın da iyisi kadar yayılma ve seyirciyi etkileyebilme yeteneği var çünkü. Recep İvedik deyip noktayı koyalım, anlayan anlasın.

Bir söyleşinizde, “sanat siyasete karışmamalı diyenlerin alnını büyükçe bir elle karışlamalı” diyorsunuz. Sanatçının sorumluluğunun altını çiziyorsunuz. Bugün bu sorumluluk sanatçılar tarafından yeteri kadar üstleniliyor mu?  Yeni Türkiye sanatçılarını nasıl görüyorsunuz?

Son zamanda, Orhan Gencebay’ın söylediği kulaklarımızda: “Sanatçı kesinlikle muhalif değildir.” Ne demek istiyor Sayın Gencebay, örneğin bir sanatçı muhalif bir partiye oy vermemeli mi? Değil herhalde, bu komik çünkü. Kısa yoldan, “sanatçı siyaset yapmaz” demek istiyorsa -ki her yol buraya çıkıyor- bakın bu bir yere kadar tartışılır. Siyaset ile uğraşmamak da, siyaset yapmamak da bir siyasettir.  Sanatçı, muhalif olmamakla değil, muhalif olmakla bir sorumluluk yüklenmiş olur. Sanatçının hiçbir şeye karşı hiçbir sorumluluğu yoktur diyebiliyorsak, soyut bir sanatçılık kavramından söz etmeye, sanatın da, sanatçının da toplum içindeki işlevini yok sayıyoruz demektir. Özetle, sanat muhaliftir ve içinde siyasetin bulunmadığı sanat yoktur. Şunu da söyleyeyim, Sayın Gencebay “Sanatçı kesinlikle muhalif değildir” derken kesinlikle siyaset yapıyor. Sanatçının söz konusu sorumluluk bilinci bugün, oldukça alakasız bir biçimde tutuklanma korkusuyla, her an uydurma bir nedenle hapsedilme endişesiyle işgal altında. Sorumluluk bilinci azalmış değil, dediğim gibi, korkak bir siyasetin baskısı altında, şimdilik daha çok bir çeşit mizahla idare eder durumda.

Yine başka bir söyleşinizde, “Kısıtlı araçlar, yaratıcılığı kışkırtır” diyorsunuz.  Bugün araçların sayısı oldukça artmış gözüküyor. Siz, sinema ve özellikle tiyatrodaki yaratıcılığı nasıl buluyorsunuz? Yeniden bir senaryo yazmak isteseniz, nasıl bir Türkiye yazarsınız?

Hem kısıtlı araçlar yaratıcılığı kışkırtır hem de kısıtlı araçla yaratılabilen sanat daha değerli görünür, bence. Dediğiniz gibi, bugün örneğin sinemanın yaratım araçları eskiye oranla epey artmış durumda ama bakın bakalım, daha değerli olanlar o araçların fazlasıyla üretilenler mi? Araçlar fazlalaşmasın demiyoruz elbette, fakat araç fazlasının ifadeyi ve algıyı artırmakta ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Bence sinemada ve olabildiği kadarıyla diğer sanatlarda araçların yetkinleşmesi görüntüyü çeşitlendirip yetkinleştiriyor, buna karşılık insanın görevlerini, insanın manasını, insani ilişkilerin kanlı canlı algılatma yetisini azaltıyor, robotlaştırıyor. Tıpkı robotların giderek yeteneklerimizi devralması gibi. Bu araçsallık nedeniyle, tiyatro ile sinema arasındaki akrabalık öldü sayılır.

Tiyatro bir ara heves ettiği bu araçsallığa daha çok büyük prodüksiyonlarla yanaşma eğilimindeydi ama bu heves büyük ölçüde azaldı sayılır. Bir anlamda bu, tiyatro kendine döndü demektir elbette ama orada da başka bir engel var: Seyirci… Televizyonun karşısına oturtulan seyirci. Televizyonun en muhteşem vakit geçirme ve eğlenme aracı olduğuna kâh inanan, kâh inandırılan seyirci. Zamanımızın sanatsever kahramanı televizyonda takipçisi olduğu diziyi bırakıp tiyatroda Shakespeare izlemeye giden seyircidir.

 Gördüğünüz gibi, yazarda da kıyak yaptım. Buna rağmen birçok küçük tiyatro açılıyor ve canla başla kapanma süresini uzatmaya çalışıyor. Dizilerde boy gösteren bir sürü oyuncu bu tiyatroların oyunlarında boy gösteriyorlar. Neden? Çünkü çoğu tiyatro yapmak için eğitilmişti, eğitiliyor. Dizilerde hayatını kazanıp tiyatroda sanatsal görevini yerine getirmek gibi bir durum söz konusu. Bazen, acaba birazcık da günah çıkarma duygusu var mı acaba diye düşünmüyor değilim. Senaryo macerasına gelince, ben ne sinema ne de dizi tasarımlarımı kimseye beğendiremiyorum artık. Dolayısıyla, kendimi aldatılmış, kandırılmış ve sırtından bıçaklanmış hissediyorum. (Gülme) Şaka tabii… Buna bağlı olarak, düşündüğüm gibi bir Türkiye yazabilmenin hiç zamanı değil. Bilmem anlatabildim mi?

Dizilerde de oynadınız. Çekim süreleri, işlediği konular ve oyuncu kalitesi açısından dizileri nasıl buluyorsunuz?

Ah, diziler… Siyasetin aksine, seyircinin aptal yerine konulmadığı her dizi, kanalı da, yapımcıyı da yüceltir, değerli kılar. Bu gerçeği kavramış bir iki yapımcı var, ama onlar da piyasanın kriterlerine kısa bir süre karşı çıkabiliyorlar, ardından kraldan fazla kralcı kesilip yaygın algılama şemalarına uyuyorlar. Uyuyorlar, diyorum, çünkü senaristleri geniş ölçüde yönlendirenler onlar. Bazan jeneriğe adlarını senarist olarak yazdırmadıkları kalıyor sadece. Alışılmış ve daha önce bir biçimde reyting almış herşey yeniden ısıtılıyor ve servis ediliyor. Çekim süreleri de dizilerin dayanılmaz uzunluklarıyla doğru orantılı elbette.

Evet, ben de dizilerde rol aldım, evet, belki daha da alacağım, bu eleştiri görevimi yapmayacağım anlamına gelmiyor. Bazı dizi setlerinde, bazı çekim süreleri insanın işini insanca yapabilmesini engelleyecek düzeyde olabiliyor.  Pratik bir çözümü yok, yapımcı ve kanalların soruna iyileştirici yönde bir katkıları yok, dernek ve meslek gruplarının bu çaresiz ortamda yapabileceği kısıtlı. Yıllar önce “Yerli dizi yersiz uzun” sloganıyla 90 dakikalık dizilere isyan edilmişti. Diziler şimdi 125-150 dakika. Bu yüzden işin içinde olan herkesle birlikte diziler de yıpranıyor. Vaktiyle 90 dakikaya isyan eden senaristler, şimdi 125-150 dakikalık dizileri yazmayı sürdürmek zorundalar. Dizilerdeki tek gelişme, oyunculuk. Daha önce de dediğim gibi, tekrar ve süreklilik deneyim kazandırıyor, yapılan yanlışların görülüp eleştirilmesine neden oluyor.

Sofokles’in Antigone’sini tiyatroda yönettiniz. Antigone, bir başkaldırının haklılığını ve kadının erkek karşısında gücünü gösteren güçlü bir tragedyadır. Türkiye’de hak ihlallerine uğrayan sayısı her geçen gün artıyor. Kürtler, Romanlar, kadınlar... Son rakamlara göre de Türkiye'de 180'den fazla gazeteci tutuklu ve tutuksuz yargılanan da onlarca gazeteci var. Antigone’nin dediği gibi, “Ben dünyaya kini değil aşkı bölüşmeye geldim” diyen bir toplum olabilecek miyiz?

Evet, ülkece giderek nerdeyse büyük bir hapishane haline geldik. Dediğiniz gibi, hak ihlalleri de tavan yapmış durumda. Antigone’de söz konusu olan, yazılı olmayan, eskiden beri sürüp gelen geleneksel yasalardır. Bizim artık ne geleneksel ne de yasal olarak yürürlükte olan yasalarımız yok, Allaha şükür. Yani var da, varlığı ile yokluğu arasında karar vermek iki dudağın hükmünde. İktidarı eleştirmiş olan, eleştiren ve eleştirecek olan herkes, müstakbel suçlu olarak görülmektedir. Hak ihlallerinin egemenin hakkı olarak görüldüğü bu dönem, evet, Kreon’un despotluk dönemini anımsatıyor.

Galiba biz de Antigone gibi aklın ve sağduyunun sesine kulak vermeli, yüreklerimizde yaşayan adaleti istemekte, davet etmekte direnmeliyiz. Bu konuda erkeklerden çok, her zaman olduğu gibi, kadınlara güveniyorum ben. Antigone’de olduğu gibi. Ve hayır, kısa zamanda aşkı bölüşmeyi öğrenebilecek bir toplum değiliz biz ne yazık ki, kendimizi kandırmayalım. Biraz uzun sürecek bu iş. Uzun sürecek çünkü bölüşmekten önce öğrenmemiz gereken çok şey var. Bunlardan birincisi de işte bu konuştuğumuz şey, haklar, başkalarının da bizim kadar hak sahibi olduğunu yürekten kabul etmek ve gerektiğinde bunun için savaşmak.

Size sorabileceğim çok fazla soru var. Ama ben son olarak,  Marcel Proust’un arkadaşlarına uyguladığı bir ankette sorduğu bir soruyu size yöneltmek istiyorum. Mutluluk hayaliniz nedir?  

“Mutluluk hayaliniz nedir?” sözünün içinde erişilmez bir şey var, değil mi? En başta söylediğiniz gibi, yakın tarihi yaşamış bir kişiyim ben. Ütopyaların birer birer nasıl yıkıldığını, yıktırıldığını duydum, gördüm. Umutla yenilgi arasında gidip gelerek vardığımız nokta, mutluluk hayali kurmanın pek akıllıca olmadığı yönünde. Bu bir umutsuzluk deyişi değil, bir tedbirli olma önerisi. Bu duyguyu bana yükleyenin, yaşadığımız totaliter hava olduğunu biliyorum. Şöyle bitireyim: Bu duygudan kurtulduğum, kurtulduğumuz, bir mutluluk hayali kurmaya başladığım, bir mutluluk hayali kurmaya başladığımız, başlayabildiğimiz zaman, yolun yarısını aldık demektir.