Nurcan Baysal
Mar 27 2018

Bitmeyen beka sorunu nasıl ketçap ve mayoneze dönüştü?

Beka lafını ilk ne zaman duyduğumu düşünüyorum da bulamıyorum. Kendimi bildim bileli var gibi geliyor bana. Özal, Demirel, Çiller de sık sık bahsederlerdi Türkiye’nin beka sorunundan.

Türk Dil Kurumu bekayı “kalıcılık, ölmezlik” diye tanımlamış. Bu ülkenin bitmeyen bir ölmekten korkma, kalıcılık sorunu var demek ki…

Kurulduğundan beri Türkiye Cumhuriyetinin bekası için yapılmıştır her şey. Bütün dünya işini gücünü bırakmış Türkiye’yi yok etmekle uğraşmaktadır. Sürekli yedi düvele karşı mücadele edilmektedir.

Ülkenin bekası için ölüme yürütülmüştür Ermeniler. Ülkenin bekası için sürülmüştür Rumlar, Yahudiler, bu ülke dar edilmiştir Türk olmayana. Ülkenin bekası için Dersim “bir fare gibi” zehirlenmiş, Maraş “Allah yoluna kesin “ diyerek ezilmiştir.

Ülkenin bekası için binlerce insan zindanlarda çürütülmüş, ülkenin bekası için çocuklar yaşları büyütülerek asılmış, Madımak’ta şairler, yazarlar yakılmıştır.

Çocukluğumda da sık sık duyardım “beka” lafını. 1991 Temmuzunda Vedat Aydın’ın cenaze töreninde, hemen evimizin arkasında, Surların üzerinden taranırken Diyarbakırlılar, devlet büyükleri beka sorunundan bahsediyorlardı.

1993’te komşumuz Adnan amca küçük bakkalında Özgür Gündem sattığı için öldürülürken Demirel televizyonda “her şey Türkiye’nin bekası için”  diyordu. 3500 köy bu ülkenin bekası için boşaltılıp yakılıyordu.

İnsanlar yalınayak köylerinden çıkıp kentlerin çeperlerine sığınmaya çalışırken, Çiller elinde “ülkenin bekasını tehdit eden” Kürt işadamlarının listesi bas bas bağırıyordu.

Bu ülkenin “bekası uğruna” bombalanıyordu dağlar. Olur da devletin çürümüşlüğü Susurluk gibi faş ederse, “beka sorunu” yine devreye sokuluyordu.

Ne diyordu Çiller Susurluk sonrası: “Susurluk olayını sahipleniyoruz. Çünkü güvenlik güçlerinin ve devletin çete ilân edilmesi, Türkiye’nin savunma refleksini zayıflatıyor, milletin bütünlüğünü tehdit ediyor. Bu olay, dış güçlerin federal plânlarını destekler”. Dış güçler hep hazırdı, tüm dünya bu ülkeyi yok etmeye çalışıyordu.

Bir ara bu sefer ulusalcılar Avrupa Birliği adaylığına “Türkiye’nin bekası için” karşı çıkıyorlardı. AB üyeliği ülkeyi bölebilirdi. Yargılanan JİTEM’ciler de tüm cinayetleri, faili meçhulleri “devletin bekası için” işlediklerini söylüyorlardı.

On yıllar geçti. Ülkenin bekası için on binler öldü, on binlerce eve ateş düştü. Ülkenin geleceği savaşa, bombalara, tanklara, toplara döküldü. Ama “beka sorunu” bitmedi, bitemedi.  Şimdilerde “devletin bekası” bir kişiye endeksli hale getirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Ben gidersem devlet yıkılır” derken, iktidar da Türkiye’nin bekası için başkanlık sistemi gerekli diyor. Mesele elbette Türkiye Cumhuriyetinin kendi istedikleri gibi bir otoriter devlet olarak bekası. Asıl korktukları kendilerinin yok edilmesi. Bu nedenle, iktidarlarını sarsabilecek en ufak şeyi bile ezmek istiyorlar.

Şimdi iktidar yine Türkiye’nin bekası için mücadele ettiğini söylüyor. Ülkenin bekası için OHAL neredeyse 2 yıldır sürdürülüyor. Ülkenin bekası için KHK’lar çıkarılıyor, parlamento işlevsiz hale getiriliyor.

Yüz binlerce insan işsizliğe, açlığa mahkûm ediliyor. Binlercesi ülkeyi terk ederken Meriç’te hayatları son buluyor. Ülkeyi dış güçlerle birlikte bölmek, yok etmek isteyen “terörist” gazeteciler, yazarlar, aydınlar, siyasetçiler cezaevine tıkılıyor.

Mezarlıklar da bekayı tehdit ettiği için bombalanıyor, “insan insana yapamaz” dediğimiz her şey yapılıyor. O sırada Cizre’de çocuk mezarlığında isimsiz mezarlar yatıyor.

Beka zilleri en yüksekten çalıyor. Tek bir kurşun atılmazken Türkiye’ye, ülkenin bekası için Afrin’e giriliyor. Medya hazır olda halka Afrin’deki “teröristleri” anlatıyor.

Olur da hala “ama Afrin bizim toprağımız değil” diyecek olan olursa, daha sözünü söyleyemeden cezaevine tıkılıyor. “Barış” bekayı tehdit eden ana kelime haline geliyor.

Beka için AKP-MHP seçim ittifakı düzenlemesi hızla yasalaşıyor. Bahçeli birkaç gün önceki partisinin 12. Büyük genel kurulunda, “tehlike henüz geçmiş değil” diye uyararak, şöyle diyor:

“Duruşumuz Türkiye'dir, Türklüktür, Müslüman Türk milletinin ta kendisidir. Vefa ise duruşa manevi öz katan imanı asalettir… MHP demek şühedaya vefa demektir, millete beka demektir. Beka, var oluşumuzdur, payidarlığımızdır (acep kimin payidarlığı, ülkenin mi, kendi ve kendi gibi düşünenlerin mi?) Sonsuzluk ırmağına akışımızın ana yatağıdır.
Hem MHP hem de partisiyle birlikte Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, küresel kuşatmaya alındı. Bu kuşatmaya tesir düzeyi yüksek ilk vuruş 15 Temmuz'da Türk milleti tarafından gerçekleştirilmiştir. İkinci vuruş 24 Ağustos 2016 Fırat Kalkanı Harekâtı, üçüncüsü ise Zeytin Dalı Harekâtı’dır. Tehlike geçti mi? Asla.”

Bu ülkenin kuruluşundan bu yana neredeyse 100 yıl geçti, ama güneşin altında yeni bir şey yok! Ülkenin bekası yine tehlike altındadır. Beka tehlikesi için Afrin’e ÖSO’cu gruplarla girilir. Sırada daha Menbiç vardır, Sincar vardır…

İlerideki oluşacak beka tehlikesini bertaraf etmek için Afrin’e vali atamak lazımdır. Zaten ÖSO’cular da bu devletin bekası için savaştan kaçarak Afrin’de kendine bir hayat kurmaya çalışan insanların evlerini, dükkânlarını yağmadadır.

Sonunda ne mi olur?

O bitmeyen beka sorunu, bir ülkenin haysiyetini, destek verdiği grupların kucağında taşıdıkları ketçap, mayoneze dönüştürür!

Halbuki insanlığın, insan olmanın, toplum olmanın bekası ancak o toplumun insanları birbiriyle iyi geçiniyorsa, o ülkede yaşamaktan mutluluk duyuyorsa mümkündür.

Komşularının bakkalından ketçap, mayonez çalmakla değil; adil ticaret yapmakla, birbirini ziyaret etmekle, birlikte yas tutup, birlikte gülüp eğlenmekle, birbirinin yaşamına, haklarına saygı göstermekle olur.