Ülkeyi uçuruma sürükleyen zulüm karşısında atılması gereken üç adım var

19 Ağustos günü bu ülke bir darbe ile uyandı. Kayyım atamaları dedikleri bu süreç aslında bir darbe sürecidir. Çünkü kayyım yönetilemeyen, yönetim boşluğu oluşan şirketlerin yeniden düzenini kurmaları için atanan geçici süreli, bu işi bilen tecrübeli kişilerden oluşur fakat bizler atananlara ve en önemlisi ise atanma tarzına bakarak bunların kayyım atamaları değil darbe süreçleri olduğunu biliyoruz. 

Neden kayyım atandı sorusuna geçmişe bakarak cevap vermek daha doğru olur. Çözüm süreci ile başlayan demokratik bir ülkede birlikte yaşama arzusu tüm yüzleri güldürdüğü günlerde, 2014 yerel seçimleri ile BDP 100’ü aşkın belediye kazanmıştı. Bu belediyelerde alternatif bir yerel yönetimler anlayışı izlediler. Halk belediyeciliği de diyebileceğimiz bu anlayış sayesinde yerel ile daha bir kucaklaşma gerçekleşti.

7 Haziran sürecinde bu kazanımlar siyaset düzeyinde daha da fazlalaştı. İşte böyle bir dönemde yereli ve geneli kaybedenler buna engel olmaya çalıştı. Tekrardan çatışma siyasetini beslemeye, çatışmalı süreci körüklemeye başladılar. 

Çatışmalı süreçle birlikte düşman yaratma politikalarını geliştirdiler. 

Kayyım adı altında adeta sömürge valileri atayarak Kürtlerin yereldeki kazanımlarına göz diktiler. Seçimlerde başarısız oldukları yerlerdeki eşbaşkanları tutukladılar. 

Sonunda, genel siyasete yönelerek milletvekilleri ve partinin eş başkanlarını da tutukladılar. 

Tüm bunları barış siyasetinin önünü kesmek için yaptılar. 

Ülkeyi gri bulutlar kapladı. Yıllarca süren bu baskılar her geçen gün arttı. Ama Kürtler sabırlıydı. Beklediler. Yeniden sandıkların kurulmasını beklediler. Şehirleri yıkılmış, belediyeleri kayyımlar ve rant çevreleri tarafından talan edilmişti. 

Kürtler buna rağmen beklediler. 31 Mart’ın baharı muştulayacağını bilerek beklediler.

Ve gün geldi sandıklar kuruldu. Ve sandıktan bizler çıktık. Bizler zorbalıklara rağmen, baskıya, engellemelere rağmen Pandora’nın sandığından çıkan umuttuk. Seçimlerde demokratik yollar ile yerel yönetimleri kazandık. 

Hipokrat yeminine olduğu gibi, insanlık onuruna da sonuna kadar bağlı kaldım. Tüm engellemelere rağmen yeniden inşa sürecine girdik. Amed halkıyla birlikte çalışarak üretmek istedik. Bunları yaparken de Amed’in hafızasına vurgu yaptık. Çünkü bu topraklar köklerine bağlıdır, unutmazlar. 

Ondan dolayı dedik ki “Amed Bajarê Bîr û Evînê!” “Hafızanın ve Sevdanın Kenti Amed!”. 

Unutturulmaya çalışılan hafızayı bir kez daha onarmaya çalıştık. Kültür sanattan, sosyal dokuya, ekonomiden çevre düzenlemesine kadar halkımızla birlikte birbirimize güç vererek çalıştık. Dört aylık bir süreçte bir şeyler başardık ki, bu kadar erken darbe yaptılar. 

Bunu şöyle okuyorum, demek ki bizler başardık, bizler kazandık, onlar ise korktular. 

Tüm bunlardan yola çıkarak konuşursak ilk olarak belirteceğimiz şudur: 

Kayyım atamaları hukuki değil siyasi bir karardır. Yok edilmek istenilen bir kültür ve yaşamın yeniden dile gelişini görenlerin darbe girişimidir. 

Diyarbakır, Van ve Mardin Büyükşehir Belediyelerine kayyım atamalarından sonra şimdi de Diyarbakır’ın 13 HDP’li ilçe belediyelerine de kayyım atama söylentileri yükselmiş durumda. 

Diyarbakır Valiliği her ne kadar belediye başkanları ile ilgili bilgi isteme işinin rutin bir işlem olduğunu ve kayyım atama gibi bir planlama olmadığını belirtse de, ilgili bilgi talep yazısının “konu” kısmında” neden “görevden uzaklaştırma” yazdığının ve bu “rutin” işlemin neden sadece HDP’li belediyelere uygulandığını açıklamamıştır. 

İlgili yazının kendisi dahi bu konunun ne kadar siyasi olduğunu göstermektedir. 

Hukuk ve adalet kavramları uzun bir zamandır mahkeme salonlarını terk etmiştir. Canan Kaftancıoğlu davasında da bunu yaşadık. Attığı tweetlerden dolayı ceza verildiği iddia edilmektedir. Hayır, bu ceza Kürt halkı ile ezilen kesimler ile birlikte dayanışmayı büyütme çağrısı yaptığı içindir. 

Bu iktidarın Kürt halkına, solculara, kadınlara, çocuklara, doğaya karşı bir kini ve öfkesi vardır. Bunu her yerde görmekteyiz. Bundan dolayı böyle bir zihniyetten adalet beklemek ve hukukun var olduğuna inanmak imkânsızdır. 

İki yıllık korkunç bir tahribat sonrası ortaya çıkan tabloyu gördük. Bizler bu tabloyu onarmak için geldik. Ve ilk 100 günümüzde bir nebze de olsa bunu başardık. 

Dört ay boyunca yaptıklarımız ortada ve onların söyledikleri bahanelerin hiçbiri de kayyım atamak için geçerli sebep değildir. Bunu bildikleri için şimdi tez elden olmayanı var etmeye çalışıyorlar. 

O meşhur Kabataş yalanını yeniden üretiyorlar. Çünkü edep, adap yok. 

Cadde ismi değiştirmekten bahsetmekteler. Belediyelerin çalışma esasları, kanunlar ile belirlenmiştir. Bu kanunları da yapanlar devleti yönetenlerdir, bizler yani Diyarbakır halkı değil. 

Bu kanunlarda cadde ismi, sokak ismi koymak belediyeye aittir. 

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Meclisi’ne gelen bir talep üzerine mecliste bulunan tüm siyasi partilerin meclis üyeleri oylamaya katılmış ve cadde isminin değişmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. Fakat bu meclis kararı valilik tarafından tanınmamış ve feshedilmiştir. 

Bunun üzerine, Belediye yeniden bu konuda karar almaya gitmemiş, valiliğe de bu konuda bir daha yazı göndermemiştir. 

Yani cadde ismi değişmediği halde değişmiş gösterilmiştir medyada. 

Burada hemen Alman propaganda bakanı Goebbels’in politikaları devreye girmektedir. Medyayı yalan haberler ile donatarak halkı kışkırtma ve kendi yanına çekmeye çalışmaktır bu yaptıkları. 

Cami yıkma meselesinden bahsetmekteler. Diyarbakır’ın ortasına Diyarbakır’ın en büyük camisini yapma sözü verenler gidip baksınlar, yıllardır o cami orada ve henüz tamamlanamadı. Neden diye sormak lazım. Başlanılan camiyi tamamlamayan bir iktidar var ama olmayan camileri yıktınız diye de ortalığı velveleye veriyor.  

Diyarbakır’da imara açılan yerlerde her gelişmiş kent gibi okul, ibadet alanı, yeşil alan gibi ihtiyaçlar göz önüne alınmaktadır. Ancak ne gariptir ki ilk kayyım döneminde cami için ayrılan yerlerde cami yapılmamakta, ama yeşil alan olarak tahsis edilen yerler cami alanı olarak yeniden tahsis edilmekteydi. Bunun üzerine meclis üyelerimiz de yeşil alan için ayrılan yerlerin tekrardan yeşil alana çevrilmesini, ihtiyaç olan yerlerde ise camilerin yapımına destek verilmesini istemiş ve bu kararı meclisten geçirmişlerdi. 

Hemen Goebbels ve yandaş medyası devreye girerek ‘Camileri yıktılar’ diye provokasyon içerisine girdiler. Aksine Büyükşehir Belediyesi 100’e yakın caminin kurban bayramı öncesi halı yıkama da dahil temizliğini yapmıştır. 

Eğer muhalefet bir ülkede umut olamıyorsa bazıları kurtarıcı, Mesih diye başa gelirler ve Goebbels’in de yalan makinasını arkasına alarak kurtarıcı olurlar. İnsanlar ise bu yalan makinasının yaydığına biat ederler. Kayyım bunlar için geldi diyorlar ama gerçekten olmuş mu, kanıt nerde diye soran, sorgulayan bir adalet sistemimiz yok. 

Önce adaletin sadece gözleri bağlı iken şimdi elleri ve kolları da bağlı. İpi başkalarında bir kukla görünümünde. Öyle olmasaydı Gültan Kışanak ve nice belediye eş başkanlarımız cezaevlerinde değil görevleri başlarında olurlardı. Minareyi çaldıkları için kılıf olarak da vatanseverlik, Kuran-ı Kerim ve bayrağın arkasına gizleniyorlar. 

Parça parça anlatmış gibi oluyorum ama aslında bu anlattıklarım bir puzzle: Yani aslında hepsi bir bütün ve okuyucuların sadece bu parçaları yerlerine yerleştirmesine kalıyor tüm iş. 

Şimdi ne olacak dersek; eğer içerdeki ve dışarıdaki tepkiler büyümez ise yavan kalırsa geçen yaptıkları gibi diğer belediyelere de kayyım atayacaklardır. 

Sadece HDP’li değil tüm muhalif belediyeler de tehlike altında. 

Demokles’in kılıcı misali muhalefetin üzerinde salladıkları bir tehdit. 

Bizler tek adam rejiminin ülkeyi uçuruma sürüklemesine izin vermediğimiz için kayyımlar atandı: Halkın seçimine darbe yapıldı. 

İşte asıl yakalanması gereken nokta burasıdır. 

Teğet geçmemek gerekir: Bu ülkeye 19 Ağustos sabahı bir darbe yapıldı. Ülke hızla uçuruma sürükleniyor. Buna seyirci kalmayanlar ve karşı çıkanlar koltuk sevdalısı olmayanlardır. Ülkenin uçuruma sürüklenmesini kabul etmeyenlerdir. 

Sokaklara bakın örneğin, hiç kimse koltuk peşinde değildir. Onca tehdide, sokak işkencesine, copa, gaza karşı ellerimizde bir çakıl taşı dahi olmadan demokratik olarak bu darbeye karşı durduk ve alanlardan geri çekilmedik. 

İki yıl önce de kayyım atadılar. Peki, soruyorum, kayyımlar ne yaptılar? Kasalardaki paraları kendilerine harcamaktan başka ne yaptılar? 

İlk yaptıkları iş Kürt dilini, kültürünü yok saymak oldu. Kadın kazanımlarını yok etmek oldu. Yoz, okumayan, sorgulamayan, biat eden bir gençlik ve nesil yetiştirmek oldu. 

Binlerce işçiyi, emekçiyi işten çıkardılar ama bugün çıkıp bizim hırsızlıktan ve yüz kızartıcı diğer suçlardan dolayı attığımız kişiler için hak, hukuk, adalet ve emekten bahsediyorlar. 

Kayyımlar hiçbir zaman bu ülkeye bir fayda sağlamadılar. 

Sadece bir avuç kalburüstü insana öncelik sağladılar. 

Dolu olan belediye kasalarını hırsızlık ile boşaltıp milyarlarca lira borç bıraktılar. Şimdi Diyarbakır, Mardin, Van ve birçok il ve ilçe belediyesi halka hizmet edemiyor. 

Bunun tek sebebi hırsızlıktır, kayyımdır yani kısacası yerel seçilmişlere yapılan darbedir. 

Halka gidelim, bakalım kayyımların ve bu hukuksuz uygulamanın halktaki karşılığı nedir? Kayyımlar istifa etsin ve Diyarbakır’da Van’da ya da Mardin’de seçime girsin bağımsız olarak. 

İddia ediyorum ki, Mardin Büyükşehir Eşbaşkanımız Sayın Ahmet Türk tek başına Van, Mardin ve Diyarbakır valililerinin toplamından daha fazla oy alır. 

Açıkça söylüyorum, bir araştırma şirketi Diyarbakır’da kayyımların gelişini onaylıyor musunuz diye soruyor halka, hayır diyenlerin oranı yüzde 81, bizim 31 Mart seçimlerinde aldığımız oy oranı yüzde 63.  Demek ki, bize oy vermeyen de bu uygulamayı yanlış görüyor. Bunların arasında kayyım atamalarını gerçekleştiren iktidar partisinin tabanı da var.

Bu uygulamalara karşı ‘ne yapabiliriz’i daima tartışmaktayız. Bizler toplum mühendisi değiliz. Nasıl bir siyaset izlememiz gerektiğine hep birlikte biz karar vereceğiz. Üst akıl ile değil ortak bir akıl ile hareket etmekteyiz. 

Artık savaştan bir çözüm doğmayacağının görülmesini ve buna son verilmesini istemekteyiz. Savaşın bir yıkım olduğunu ekonomiyi, siyaseti ve toplumsal dokuyu öldürdüğünü görmek zorundayız. 

Önceliğimiz olan darbelere, kayyımlara bu tepetaklak kötü gidişata nasıl dur diyebilirizin cevabı, öncelikle savaş politikalarına dur demektir. 

İkincisi parlamentonun yani meclisin tekrardan eski gücüne kavuşmasıdır. Kontrol ve denge sistemini kurulması ve güçler ayrılığıdır. Meclis bu konuda görev ve sorumluluğunu tekrardan almalıdır. Güç dengesini sağlamalıdır. Yasama, yürütme ve yargı bağımsız olmalıdır. Meclisi görevinin başına çağırmaktayız. 

Yeni bir anayasa ortak vatanda bütünleşmeyi sağlayabilir. 

Üçüncüsü, toplumsal aktörlerin korkusuzca ortaya çıkmasıdır. Toplum tarafından kabul gören akil insanların, sözü dinlenen kişilerin Türkiye toplumundan da halkından da çıkıp bu yükü omuzlaması gerekmektedir. Bu ağır yükü ancak hep birlikte sırtlarsak taşıyabiliriz. 

Bunun için toplumsal aktörlerin meclis olarak toplanıp 'bu taşın altına bizler de elimizi koyacağız' demeleri gerekmektedirler. 

Bunların yanı sıra herkesin, ama herkesin bir şeyler yapması, kendinden bir şey katması gerekir. 

Zulüm karşısında susmak dilsiz şeytanlıktır. Bundan dolayı zulme karşı susmamamız gerekiyor. Sesimizi her şekilde yükselterek onların yanında yer almadığımızı belirtmeliyiz. 

Çünkü onlar en çok birlik ve beraberlikten korkarlar. Halktan korkarlar. Bizler de halkız ve birlik beraberlik oluşturmak zorundayız. Bizler bu ülkenin geleceğiyiz. 

Bizler bu ülkenin kötü gidişatına dur diyenleriz. 

Bundan dolayı bu ülke için, bu halk için kayyımlara, darbelere dur demeliyiz.


*Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Seçilmiş Belediye Eş Başkanı


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.