Yahya Madra
Ara 12 2017

Her şey Kürtlerle başladı...

 


Her şey 2014 Ekim ayının başlarında, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Kürtlere, o dönem IŞİD güçlerinin kuşatması altında olan Kobani'den vazgeçmelerini söylemesiyle başladı; “Kobani düştü, düşüyor” dedi Erdoğan.

Ve ekledi: “Neden varsa yoksa Kobani? […] küçük bir yerleşim yeri için dünya ayağa kalkıyor”.

Yine de hem o, hem Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu, üç Rojava kantonunu birbirine bağlayan bu küçük kentin sadece stratejik öneminin değil, ayrıca Kürtler için simgesel anlamının da pekala farkındaydı.

30 Ekim 2014'te Milli Güvenlik Kurulu'nun en uzun toplantısının ardından Türk devleti özyönetim iradesini gittikçe artan bir güvenle ortaya koyan Kürt siyasetinin, kendi üniter varlığı için varoluşsal bir tehdit teşkil ettiğine karar verdi.

Muhtemelen, 30 Ekim 2014, olayların tarihsel gelişimi açısından 15 Temmuz 2016'daki başarısız darbe girişiminden daha önemli bir tarih. 

Barış sürecini sona erdirerek Türkiye'nin demokratikleşme yönündeki ilerleyişini sert bir şekilde ters çevirmekle kalmadı, ayrıca başarısız darbe girişimine yol açan olağanüstü hâl koşullarını hazırladı. 

Çok daha önemlisi, 15 Temmuz sonrasında 2015 yazında ve sonbaharında Kürt bölgelerindeki operasyonları yürüten bazı yüksek rütbeli subayın da başarısız cuntanın üyeleri olduğu ortaya çıktı.

Tehlikenin niteliği neydi? 

Görünürde, tehlikenin Kürt ayrılıkçılığı olduğu iddia ediliyordu.

Oysa ulus-devleti modernist bir biçim olarak eleştiren Öcalan'ın demokratik özerklik projesi de göz önüne alındığında, Türkiye'deki ana akım Kürt siyasi hareketinin, bu biçimi ayrılıkçı bir programla yeniden üretmek istemediği hareketin sözcüleri tarafından defalarca tekrarlanan bir gerçek. 

Kaldı ki, HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerinde Türkiye’nin tüm illerinden aldığı 6 milyon oyla tescillenen “Türkiyelileşme” yönünde gösterdiği irade, ayrılıkçılık suçlamalarını iyice anlamsızlaştırdı.

Bunun tersine, Başûr [Güney] Kürtleri (Kuzey Irak) bağımsız bir devlet kurma isteklerini her zaman açıkça belli etmişlerdi; buna rağmen Erdoğan hükümeti Bağdat'ı baypas ederek Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile doğrudan ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurmaktan imtina etmemişti – ki bu durum ironik bir şekilde Barzani'yi bağımsızlık referandumunda ısrar etme konusunda cesaretlendirmiş bile olabilir.

Dolayısıyla, eğer tehdit ayrılıkçılık değilse neydi? Gezi ayaklanmalarının hemen ardından Kürt siyasi yapısının radikal demokratik dili ve siyaseti toplumun geri kalanında da yankı bulmaya başladı.

Selahattin Demirtaş'ın siyasi karizmasıyla güçlenen HDP, seçmenlerin en azından bir kısmı için, hızla AKP ve CHP'ye somut bir seçenek haline geldi.

Önce HDP'nin kardeş partisi DBP, 20 Mart 2014 yerel seçimlerinde Kürt illerinin çoğunu ezici bir şekilde kazandı. Bu CHP'nin AKP'nin elinde bulunan bölgelerdeki başarısızlığı ve kıyı şeridine sıkışmasıyla keskin bir tezat oluşturdu.  

Daha sonra Demirtaş, çok başarılı bir çıkış yaparak 20 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların %9,76'sını kazandı.

2014 yazının sonunda, DBP yerel yönetimleri radikal demokratik, toplumsal cinsiyet eşitlikçi ve ekolojik politika ve yönetim biçimlerini yaşama geçirmek için hazırlanıyorlarken IŞİD, Kobane'ye saldırdı.

O noktadan sonra DBP'nin öz-yönetimin yerel yönetimlerdeki kurumsallaşmasını AKP ve CHP'nin şirket gibi idare edilen belediyelerine seçenek olarak inşa etme çabası, Rojava'da verilen hayatta kalma savaşının gölgesinde kaldı.

DBP'nin idaresindeki yerel yönetimlere yönelik büyük çaplı saldırının, 2016 sonbaharında, başarısız darbe girişiminden sonra olduğu doğru.

Ama ondan önce de yoğun baskı altındaydılar: Altyapı projeleri kabul edilmiyor, bekletiliyor; Rojava'dan gelen mültecilere yönelik insani yardım ve sığınak çabaları baltalanıyor; uluslararası fonlayıcı ajanslardan gelen krediler bloke ediliyordu.

İlk kayyımlar atandığında, bu genellikle Kürt siyasi iradesini bastırmak ve zaptetmek için istisnai bir yaptırım olarak yorumlandı. 

Ne var ki, son birkaç ayda Erdoğan'ın, Ankara, İstanbul, Bursa gibi AKP idaresindeki metropollerin belediye başkanlarını istifaya zorlaması, şimdi de CHP idaresindeki belediyelerin İçişleri Bakanlığınca hedef alınmasıyla, başlangıçta DBP idaresindeki yönetimlerin sözde terör bağlantıları nedeniyle gasp edilmesi olarak görülen bu hareket bir anda başka bir anlam kazandı.

Son dönemde, 2019’dan sonra bir sistem değişikliğine gidilerek tüm yerel yönetimlerin atanmış kayyımlarla yönetileceği yönündeki tasarılarla ilgili bilgi sızıntılarını birçokları zoraki komplo teorileri olarak görebilir.

Ama son üç yılda meydana gelen olaylar dizgesinin oluşturduğu bağlam içinde düşünürsek, tüm bu hamleler birdenbire, merkezileşmeye yönelik ve demokratikleşmeye karşı daha kapsamlı bir şirket-devletin inşasının bileşenleri olarak da okunabilir.

Bu zorlamaların ardındaki siyasi rasyonalite ile sürecin tetiklediği ve tetikleyeceği çelişkileri başka bir makale ile ayrıntılandırmak gerek.