Nurcan Baysal
Şub 27 2018

Katırlar ve Kürtler

Gün geçmiyor ki absürt bir haber okumayalım. Geçen hafta Mezopotamya Ajansının geçtiği haber absürt olduğu kadar bu ülkenin Kürt sorununda geldiği noktayı göstermesi açısından önemliydi de.

Mezopotamya Ajansının geçtiği habere göre, Şırnak Uludere ilçesine bağlı Yemişli köyünde bir yurttaşa ait dört katıra, üzerinde kaçak sigara taşıdığı gerekçesiyle kolluk güçlerince el konulmuş, karakola götürülen katırların akıbetini öğrenmek üzere bilgi almak isteyen sahibine kolluk güçleri yetkilileri tarafından katırların gözaltına alındığını ve gözaltı işlemlerinin bitmesinin ardından Uludere Savcılığı’na sevk edileceği bilgisi verilmişti.

Önceki gün “Katırların işlemleri daha bitmedi. İşlemler bitmeden katırlar satılmasın” şartı ile katırların sahibine teslim edildiğini öğreniyoruz. Doğrusu bu konuda merak ettiğim çok şey var: Mesela katırların ifadesi nasıl alınmıştır, gözaltı işlemi nasıl uygulanmıştır, baro katırlara avukat tayin etmiş midir...  gibi.

Böylesi absürt dönemler bu ülkenin tarihinde elbette ilk değil, ama bu dönem kadar her şeyin uç noktada olduğu bir dönem sanırım olmamıştı. Çözüm süreçlerinin kesintiye uğradığı zamanlar ya da ağır baskı zamanlarında, böylesi saçmalıkların yaşandığını tarihten görüyoruz.

1940’larda Kürtçe ıslık çaldığı gerekçesiyle tekme tokat dövülürken Musa Anter, bugün yine Kürtçe ıslık çaldıkları gerekçesi ile Dicle Üniversitesi öğrencileri için 27,5 yıl hapis isteniyor.

1940’larda konuştukları her Kürtçe kelime için para cezası öderken Kürtler, son yıllarda onlarca kişi mahkemelerde, okullarda Kürtçe konuştuğu için para cezası ödedi ve ödüyor. 90’larda Kürtçe kasetleri nasıl sakladığımızı iyi hatırlıyorum.

Kürtçe müziği yüksek sesle dinleyebilmek başlı başına bir çabaydı. Dün İstanbul Güngören’de, Kürtçe şarkı söylendiği için düğün sahibi ve şarkıcı tutuklandı.

Devletin Kürt politikalarında bazen çıkışlar da olabiliyor elbet. Kürt hiçbir zaman devletin gözünde makbul vatandaş olamasa da, bazen Kürdün Kürtlüğünü kabul ettiği dönemler de oluyor.

Büyük şaşa ile TRT Şeş açılıyor. Kürtçe dili seçmeli olarak okullara konuluyor (birçok okulda pratikte uygulanmadığını da buraya not düşelim). “Akiller” sabah akşam gezip AKP’nin ne güzel işler yaptığını anlatıp duruyor. Kürtçe müzik eşliğinde savcılar, paşalar, devlet erkanı halay çekip görüntü veriyor. Sonra hoooop, yine herkes terörist oluyor.

Kürtçe müzik teröristin müziğine dönüşüyor, Kürtçe müzik eşliğinde halay çekenler cezaevine tıkılıyor. Biranda ıslık çalmanın suç olduğu dönemler başlıyor. Katırlar gözaltına alınıyor.

Oysa ülkenin Kürt politikası 100 yıldır inişli çıkışlı devam etse de, Kürt tarafında ise bir anlamda süreklilik mevcut. Kürtler tüm bu baskı, yıldırma politikaları, zaman zaman ”açılımlar”, katliamlar, “kabul edilmeler”, yasaklar karşısında şarkılarını söylemeye, Newrozlarını kutlamaya, halaylarını çekmeye, dilini kullanmaya devam ediyorlar.

Zaman zaman çeşitli sıkıntılar yaşasa da, baskıya uğradığı zamanlarda göreli olarak daha içine çekilse de Kürt halkı kimliğinden, dilinden, kültüründen vazgeçmiyor. Mücadelesi biçim olarak farklılaşsa da, talep olarak farklılaşmıyor. Talep 100 yıldır aynı yerde duruyor. Taleplerinden bir adım olsun geri atmıyor, çünkü onlarsız yaşam, yaşam değil.

1920-30’larda “Kürt yok”tu. 1990’larda “Kürt var, ama Kürtçe yok”tu. 2009’da “Kürtçe var, Kürdoloji yok”tu. 2015’te yine “Kürt sorunu yok”a dönüldü. 2016’da “bir damla su” sesleri arasında Cizre bodrumlarında “Kürde su yok”tu. 2018’de ise artık Kürtçe müzik bile yok, Amed ismini kullanmak “terör propogandası”, Kürdün katırı da “terörist”!

Geçen hafta buyurmuş Başbakan “çözüm çözüm çözüm yok kardeşim” diye. Başbakan farkında değil herhalde, “çözüm çözüm çözüm yok” denilen Kürt için bir hayatta kalma, ayakta kalma mücadelesi.

Katırlarının gözaltına alınmamasından, evlatlarının bir damla su isteyerek hayatını kaybetmemesinden, seçtiği vekillerin, belediye başkanlarının cezaevine atılmamasından, şehirlerinde keyfi olarak sokağa çıkma yasağı uygulanmamasından, ormanlarının keyfi bir biçimde yakılmamasından, şehirlerinin yıkılmamasından, cenazelerinin yerde bırakılmamasından, çocuklarının kendi anadilini öğrenememesinden… oluşan bir yaşam sorunu.

Bugünler de geçecek. Belki on binlerce Türk-Kürt gencecik can yitecek. Peki ya sonuç?

Kürtler aynı talepler için mücadeleye devam edecek. Dilini koruyacak, halayını çekecek, klanını söyleyecek, taziyesini kuracak, Newrozunu kutlayacak, temsilcisini meclise gönderecek, belediye başkanını seçecek, masallarını nesilden nesile aktaracak…
Katır inadı diye bir laf var Türkçe de, değil mi? Belki ondan anlarsınız demek istediklerimi...