Kürt meselesinin çözümsüzlüğü demokrasiyi zehirliyor

Sandığa giderken ortada güya bir 'Cumhur İttifakı', bir de 'Millet İttifakı' rekabeti var. Dışarıdan bakan gözlemcileri yanıltacak bir tablo. Çünkü ortada tek ittifak var ve adı da antiKürt İttifakı.

Her türlü hukuksuzluk, yolsuzluk ve yoksulluğun temelinde bu ittifak yatıyor. Devletin bekası için Kürtlere karşı bir araya gelen partiler, bir kayıkçı kavgası içinde demokrasi oyunu oynuyor.

Demokrasiyi dört veya beş yılda sandığa gidip oy atmaktan ibaret sayar, halkın seçtiği vekil ve belediye başkanlarının tutuklanmasını doğal karşılarsanız dünya standardında bir demokrasimiz var.

Veya Erdoğan ve partisi devletin ve medyanın tüm imkanlarını kullanırken HDP’ye söz hakkı tanınmamasını, HDP’nin olmadığı programlarda HDP’nin tartışılmasını normal gören çok sesli bir demokrasimiz var.

Türkiye’nin demokrasisi başından sakat kurulmuş ve bu sakatlık bugün de aynen devam ediyor. CHP’nin veya İYİ Parti’nin başında hangi ismin olduğu önem taşımıyor.

Vesayet sisteminin izin verdiği oranda siyaset yapabiliyor ve meselenin özüne giremiyorlar. Vesayetçi sistem açısından da Kürt meselesi, Alevi meselesi gibi konular partilerin görev ve yetki alanlarının dışında kalıyor.

Kürt meselesinin demokratik yollar değil de, askeri yöntemlerle çözülmeye çalışılması hem siyasi partileri hizaya getiriyor, hem de yargı sistemini emir-komuta zincirine sokuyor, hem de medyayı tek sesli hale getiriyor.

Suriye’den Irak’a kadar her alanda Kürtlerle savaş jargonu, siyaset dilini askerileştiriyor, kendi halkının önemli bir bölümünü düşman görmeye yol açıyor ve toplumun dokusunu bozuyor.

HDP’ye terörist demek, o partiye oy veren milyonların da terörist ilan edilmesi anlamına geliyor. Aynı zamanda diğer partilere HDP’den uzak durun talimatı verilmiş oluyor.

Oysa, bugünkü tabloda HDP’nin dahil olmadığı bir ittifakın AKP-MHP ittifakı karşısında bir şansı yok. HDP’siz siyaset Türkiye’nin antidemokratikliğine, AKP-MHP ittifakına mahkumiyetine, yolsuzluk ve yoksulluğa evet demek anlamına geliyor.

Devlet erkini elinde tutan atanmışların yarattığı bu tablo, Erdoğan-MHP ittifakı sayesinde toplumun geniş kesimini devletin istediği biçimde yönlendirip şekillendiriyor.

Tüm dünyayı, her türlü demokratik talebi ihanet ve düşmanlık kabul eden ve muhataplarına düşman muamelesi yapılmasını kabul ederek meşrulaştıran bir anlayışı hakim kılıyor.

Erdoğan’ın Gezi ve 17-25 Aralık sonrası atanmışlarla yaptığı ittifak, bu açıdan önemli ve anlamlıdır. 17 Aralık 2005’te Diyarbakır’da şu konuşmayı yapan Erdoğan tamamen geride kalmıştır.

Bakın neler demiş Erdoğan:

"Kürt sorunu, bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz. Bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de…

Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır. Her ülke geçmişinde zor günler yaşamıştır. Türkiye gibi büyük bir devlet ve güçlü ülkede pek çok zorluğun harmanından geçerek bugünlere geldik. O nedenle geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere asla yakışmaz. Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir. İktidarımız bu bilinçle ülkede hizmete soyunmuştur.”

AKP ve Erdoğan hukuksuzluk ve yolsuzluk tercihini yaptıktan sonra Kürt meselesinde şahinleşmiştir ama kabul etmek gerekir ki, o günün Türkiye’sinde, ne o dönemdeki ortağı cemaat, ne siyasi partiler, ne de devleti oluşturan kadrolar bu siyasete destek vermiştir.

Geldiğimiz nokta, çözümsüz bir Kürt sorununun, toplumun değerlerini, ahlakını çürüttüğü noktadır. Kürt meselesinin demokratik çözümüne destek vermeyen herkes, Erdoğan’ın ateşine odun taşımakta ve onun politikalarına destek vermektedir.

Mesele, İstanbul veya Ankara’nın rantını kimin yiyeceğinden çok, demokratik ve müreffeh bir ülkede yaşanıp yaşanmayacağı meselesidir ve maalesef tercih bellidir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.