Kürtler neden kaybediyor?

HEP'ten HDP'ye büyük bir mücadele veren Kürt siyasi hareketi tarihinin en büyük başarısını, 7 Haziran seçimlerinde elde etti. Ancak elde edilen bu tarihi zafer ve büyük umutlar beş ay sonra yerini hayal kırıklığına bıraktı.

Çatışmalı süreç ile birlikte son üç yılda büyük bir düşüşe geçen HDP'deki erime devam ederken, Ahval olarak bu durumu bölgenin deneyimli isimleri olan Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Coşkun, Azadi Hareketi sözcüsü avukat Sıdkı Zilan ve Rawest Araştırma Genel Müdürü Roj Esir Girasun ile konuştuk.  

Kürt siyasi hareketinin önemli merkezlerinden biri olan Diyarbakır’da, yaklaşan yerel seçimleri, HDP’nin Türk soluna teslim olduğu iddialarını, HDP’nin son üç yıllık politikasındaki düşüş ve bölgede elde edilen kazanımların kaybedilmesinde rolü gibi başlıkları sorduk.

Kürt siyasetini ve bölge dinamiklerini yakından takip eden Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Vahap Çoşkun, yeni gelişen süreçle birlikte HDP’nin kendisini değiştirip dönüştürmesi gerektiğini belirterek şu tespitleri yapıyor:

“Yeni durum karşısında HDP’nin iyi politika geliştirme mecburiyeti var. Eğer bu yeni durum karşında eski tercihlerine yaslanır eski politik ezberlerini devam ettirirse bundan HDP ciddi manada zararlı çıkar. Dolayısıyla HDP açısından politik olarak zorunlu olan şey bu yeni duruma uygun bir tavır geliştirmesi gerekir. Aday belirleme süreçleri yeni başladı. Bugün toplumun farklı kesimleri ile temas ediyorlar. Bu temasların gerçekten aday belirmesine ne kadar etki edebileceği veya aday belirleme konusunda bu temasların belirleyici olup olmayacağını adaylar belirlendiğinde göreceğiz.

HDP’nin kendi aday profilini, hizmet anlayışını, hizmet odaklı bir belediyecilik anlayışı konusunda yeni bir siyaset geliştirmesi gerekiyor. 7 Haziran’dan sonraki süreç, biraz da 1991’den itibaren gelen HEP geleneğinin en yüksek noktasını ifade ediyor. Yüzde 13’lük bir oy oranı elde etmişti ve muhtemelen o siyasetini devam ettirseydi bu oy oranının artırılması söz konusu olabilirdi. Ancak önemli bir gelişme yaşandı. 7 Haziran sonrası HDP üst yönetiminin yapmış olduğu tercihler.”

 

 

Doç. Dr. Coşkun bu tercihler ve sonuçlarına dair ise şu yorumları yapıyor:

“Geçen gün Selahattin Demirtaş ile yapılan bir röportaj vardı. Demirtaş’a AK Parti ve MHP ittifakının bittiği ve bundan sonraki olasılıklar üzerine bir soru sorulmuştu. Demirtaş şöyle cevap veriyor; ‘Bu tamamıyla bir taktik dönüşü olabilir AKP’nin bir dönüşü olabilir ama hiç kimse bir barış ihtimalini göz ardı edemez.’ Dolayısıyla o günden daha tedbirli bir dönüşün olduğunu görmek lazım. İkinci bir kırılma noktası 7 Haziran sonrasının yürütülememesi, HDP’nin olmadığı bir tercihte politik dilinin ve seçimlerinin yanlış olmasıydı. İkinci kırılma noktası ise hendeklerdi. Hendeklerin ciddi manada bir kırılma yaşattığını düşünüyorum. Bu özellikle HDP’yi geliştirme potansiyelini gerek bölgede, gerek Türkiye’de ciddi manada sekteye uğrattı.

Ancak arada geçen üç yıllık süre zarfında ne 7 Haziran sonrasındaki siyaset ne de hendek savaşlarında izlenen siyaset konusunda ciddi bir sorgulama, ciddi bir öz eleştiri süreci parti bünyesinde işlenmedi. Bu sadece bugüne ilişkin de değil, halen partide tartışılan önemli konular var. Örneğin Türk solunun parti politikalarında çok belirleyici olduğuna dair, gerek parti tabanında gerekse farklı kesimlerden gelen eleştiriler var. Bu eleştiriler karşında da HDP henüz net bir tavır ortaya koyabilmiş veya topluma yeterli bir açıklamada bulunmuş değil.”

Bölgedeki kazanımların HDP’nin yanlış politikaları yüzünden kaybedildiği yönündeki eleştirilere de yanıt veren Coşkun görüşlerini şöyle sürdürüyor:

“Tabii ki öyle yanı olacak. Nasıl ki bir başarı olduğunda bunun mükâfatı HDP’ye yazılıyorsa ortada bir başarısızlık varsa bunun siyasi hesabı da, siyasi maliyeti de HDP’ye çıkartılır. HDP’nin bu anlamda politik olarak kendisini güncelleyememesi, değişen koşullara kendisini uyarlayamaması, politik ezberlerinde diretmesi önemli sıkıntılara sebebiyet verdi. Partinin bu anlamda ciddi bir özeleştiriye geçmesi lazım. Hendek savaşlarından sonraki süreçte HDP’nin hareket alanı da çok daraldı, bunu da göz önünde bulundurmak gerekir.

Özellikle çatışmalardan sonra devlet HDP’ye karşı bir mücadele stratejisi benimsedi bu strateji kapsamında HDP’nin eş başkanları tutuklandı, teşkilatları dağıtıldı, HDP’ye yakın sivil toplum kuruluşları baskı altına alındı, basın kuruluşları kapatıldı. Bu şekilde HDP’nin görünürlüğü ve hareket kabiliyeti de tamamen köreltildi. Bu onun kitle ile iletişim kurmasını, sesini duyurmasını engelleyen bir işlev ve bir siyasi parti için oldukça önemli bir problem, bunu kabul ediyorum. Ancak bana göre bundan daha önemli bir konu HDP’nin kendi fikri güncellemesini yeterince yapmamasının olmasıdır.”

“Bu süreçte HDP Kürtlere ne vaat etmeli, nasıl bir model ile Kürtlerin karşısına çıkmalı” yönündeki soruya şu yanıtları veriyor Coşkun:

“Bu sadece HDP ile ilgili bir problem değil aynı zamanda doğrudan PKK ile ilgili bir problem ve baktığımızda hep yeni kavramlar ile halkın karşısına çıkıyorlar. Ancak bu kavramlar ete kemiğe bürünmeden, üzerinde ciddi bir tartışma yapılmadan sınırları belirlenmeden terk ediliyor ve bu kavramın yerini başka bir kavram ortaya atılıyor. Bu anlamda kafalarda ciddi bir kavram karışıklığına sebebiyet veriyor; ben bu kavramların tamamın gerçeklikten uzak olduğunu düşünüyorum. Herhangi bir şekilde politik arena da uygulanabilirlik ihtimalinin olmadığının kanaatindeyim. Nitekim kendileri de bunu görmüş olsa gerek ki sürekli yepyeni kavramlar üretiyorlar ve yeni kavramlar ile halkın karşısına çıkıyorlar.

Buradaki temel problem, şiddet.  Bugün HDP, kendisini Türkiye de birlikte yaşamanın ve farklı kimliklerin bir arada yaşamasının adresi olarak göstermektedir. Peki, bu mücadele içerinde şiddetin yeri var mıdır sorusu önemli bir sorudur.  Eğer amaç Türkiye’nin demokratikleşmesi ise, o zaman şiddetin kesinlikle dışlanması ve şiddete karşı net bir pozisyon alması gerekir.”

Coşkun, HDP’nin güç kaybettiği görüşünü ise şu gerekçelere dayandırıyor:

“İki buçuk yıllık çatışmasızlık sürecinde iki yönlü bir sonuç doğurdu. Birincisi PKK’nin meseleleri hiç olmadığı kadar açık ve net bir şekilde tartışıldı ve toplumun bütün kesimlerinde tartışılır hale geldi. Bunun hem siyasi kültürün gelişmesi hem de demokratik standartların yükseltilmesi ile çok büyük bir işlev gördüğü kanaatindeyim. İkincisi ise HDP tarihinde olmadığı kadar yüksek bir oy oranına ulaştı.

O güne gelinceye kadar yüzde 6-7 civarındaki hareket. sorunun siyaset ile çözüleceği umudunu topluma verdiği için yüzde 13’lük bir oy aldı. Dolayısıyla barış süreci HDP’yi güçlendiren bir süreçti. Ama ne zaman ki silahlar konuşmaya başladı bu HDP’nin güç kaybetmesine neden oldu.”

Demirtaş yönetimi ile yeni HDP yönetimi arasında yaşanan gerginliği de değinen Coşkun’un bu konudaki görüşleri ise şöyle:

“Partinin 6. yılına ilişkin ait bir video hazırlandı ve bu video da Demirtaş’a yer verilmedi. Bu hangi partide olursa olsun bu ciddi bir rahatsızlık olarak okunur. Benim gördüğüm iki yönlü bir problem var birincisi Demirtaş’tan sonra HDP’e içerisinde Demirtaş’ın popülaritesine denk veya ona yaklaşan bir yönetim katı oluşturulamamış. İkincisi, özellikle Demirtaş’ın etkisinin parti içerisinde azaltılmasına dönük bir çalışmanın veya bir gayretin olduğunu söylemek mümkün, böyle bir algı toplumda da var.

Yeni bir iktidar himayesi oluşturuluyor sanırım ve bu iktidar içerisinde Demirtaş’ın eski ağırlığının yer almasına yönelik bir itiraz var. Bütün bunlar bir problem olarak ortaya çıkıyor ve tartışmaları beraberinde getiriyor.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kayyumlar üzerinden HDP’ye verilen mesajın hukuki ve siyasi olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek, Erdoğan’ın ‘Kayyum atarız’ sözlerinin hukuki bir dayağının olmadığı şeklinde bir yorum yapıyor:

“Bence bu açıklama hukuki olmaktan ziyade siyasi bir açıklama ki, mesaj vermek istiyor.  Burada hem HDP ye hem de halka. HDP’ye verilen mesaj muhtemelen onların aday tercihleri konusunda daha dikkatli olması veya HDP’nin tercihlerini belirleme konusunda bir niyeti yansıtıyor. Diğeri de halka, oy kullanırken bu hususu göz önünde bulundurun, bu kişilerin yarın öbür gün görevden alınabileceğini göz önünde bulundurun hissiyatını yansıtıyor. Tabii bunun karşısında nasıl bir siyaset izleyeceği HDP ye kalmış.”

Azadi Hareketi sözcüsü avukat Sıdkı Zilan ise, çatışmalı süreç ile birlikte elde edilen kazanımların yitirilmesinde sadece HDP’nin değil, her iki tarafın da yanlış yaptığını düşünenlerden.

 

 

Zilan bu fikrini şöyle gerekçelendiriyor:

“HDP barış sürecinin meyvesiydi ama bu süreç bozulunca da HDP de bundan nasibini aldı. HDP Kürtlerin kahir ekseriyetinin oylarını alan bir partidir ama Kürtlerin oyunu alan tek parti değildir. Hüda Par da 30 bin oy alıyor. İsterim ki, onlar da bir belediye alsınlar ve Kürtlerde bir denge oluşsun. Ama Hüda Par mesela Afrin’de yanlış yaptı, Rojava’ya bakışında yanlışlıklar var. HDP’nin yanlışları yok mu, dünya kadar yanlışları var. Demirtaş’ın gözaltına alındığı gün bomba patladı, bu vahşet mi vahşet, terör mü terör. Kim yaparsa yapsın, kimden gelirse gelsin bu böyle. Bu bombayı kim patlattı, kimin eli var bu işin içinde bilemem.”

Av. Zilan görüşlerini şöyle devam ettiriyor:

“HDP’nin son üç yılda yanlışları elbette var. 24 Haziran’dan önce Sayın Selahattin Demirtaş ile görüştüm. Bu konuyu ona da sordum. Bana dediği şudur: ‘Devlet cenahında da PKK cenahında da dolaylı olarak baskı olarak algıladığım her yanlışa direndim.’ Ben kendi şahsıma Demirtaş’ın samimiyetine inanıyorum. Yine, Ahmet Türk olsun, Osman Baydemir olsun birçoğunun samimiyetine inanıyorum.  Buradan ismini zikretmediklerimin samimiyetine inanmıyorum demek değil ama Demirtaş’ın kefiliyim. Demirtaş’ın canı gönülden barış, kardeşlik istediğini biliyorum.

Hatta biz zaman zaman neden Kürdistani bir fotoğraf vermediği için Demirtaş’ı eleştiriyoruz. Ama onun da partisinin felsefesi belli ve HDP bir Türkiye partisi. Ama tabii burada ikamet ediyoruz ve buranın tüm sorunlarından da biz sorumluyuz. Evimiz burası, duvarımız yıkılsa biz yapmak zorundayız. Çevremizin temizliğinden biz sorumluyuz. Aslında HDP yüzde 13 oy aldığında bu trend yüzde 25’lere doğru tırmanabilirdi. İşte tam da buradan rahatsız olanlar oldu. Demirtaş çok güçlü bir liderdir ve onun yükselişini de kıskananlar oldu.”

Sıtkı Zilan, “Demirtaş’ı kimler kıskandı” sorunu da şöyle yanıtlıyor:

“Biz Kürtlerde kıskançlık çoktur. Bence Selahattin’i kıskandılar ve iş tasfiyeye kadar gitti. Kürtlerin tarihten bu yana hem ittifak konusunda büyük eksiklikleri var hem de kıskançlık meselesinde ciddi eksiklikleri var. Kürtler birbirini yeterince sevmiyor, desteklemiyor. Demitaş’ın Tokat’tan Gümüşhane’ye kadar tanınırlığı var. Hiçbir Kürt lider, siyasetçi anlamında söylüyorum bu kadar tanınmadı. Demirtaş Kürtler için bir şanstı. Millet, mevcut liderlerden bıkmıştı. Demirtaş şahsında Kürt siyaseti de genleşti, yenilendi.”

Rawest Araştırma Genel Müdürü Roj Esir Girasun’da çözüm süreci sonrası düşüşe geçen HDP’de bir toparlanmanın güç olduğunu söyleyen isimlerden.

 

 

Girasun bu görüşünü şu sözlerle savunuyor:

“Kronolojiyi doğru kurduğumuzda ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ çıkışının 7 Haziran seçimleri öncesi olduğunu hatırlayacağız. Hatta seçim süresince HDP’nin bir ana muhalefet partisi iddiasıyla gündemi belirlemesinin de altında yatan bu çıkış ve iddiaydı. Hatta 7 Haziran’daki seçim zaferinin getirilerinden biri de bu slogandı.

HDP’yi tüm bu başarı hikâyesinden koparan zemin, çatışmalı sürecin yeniden başlamasıyla gelişti. Son seçimlerde HDP demokratik siyasetin birçok nimetinden yararlanamamasına rağmen, oyunu büyük oranda korudu ancak genel resimle ortaya çıkan sonuç bunun bir anlam kazanmasına imkân vermedi.

HDP çözüm sürecinde kurulan ve buna göre dizayn edilmiş bir partiydi, çatışmalı sürecin tekrardan çok sert şekilde yeniden başlaması sonrası afalladı ve seçmenini ya da bölgeyi tatmin edecek politika üretemedi. Bizim meselenin bu yanına temas eden araştırmalarımız, genelde HDP seçmeninden bu yönlü veriler çıkarıyor ortaya.”

Girasun, HDP seçmeninin beklentilerine dair ise şu yorumları yapıyor:

“Seçmen, HDP’den çatışmanın aktörleri arasında kendisine alan açmasını, çatışma haline daha güçlü bir karşı çıkış yapmasını bekliyordu ama o dönem bunu yapmadı ya da yapamadı. Nihayetinde bugün HDP’nin temel sorunu aldığı oyun düşüklüğünden çok Kürt meselesinin çözümünde özne olabilme, gündem belirleyebilme kudretinden mahrum olmasıdır. Hele son birkaç yılda HDP’ye uygulanan politik basınç da, hareket alanını fazlasıyla daraltıyor.

Ancak HDP’deki durumu salt dış etkenlere bağlamak da yanlış. HDP’nin kendisinden kaynaklanan sıkıntılar da etkili politika belirleyememe sebeplerinden. Bugün geldiğimiz noktada, bu krizden HDP’nin kendi imkânlarıyla çıkabilmesi mümkün görünmüyor daha çok çatışmalı sürecin aktörlerinin demokratik siyasete bir imkân tanımasıyla (Rojava'da bir uzlaşma gibi) HDP’nin yeniden gerçek bir siyasi aktör olmanın yolu açılabilir.”

Çatışmalı ortamın başlaması sonrası kaybedilen kazanımlarla ilgili önemli tespitlerde bulunan Girasun sözlerini devamında şunları söylüyor:

“Genel olarak Kürt Siyaseti’nin teorik bir açmazdan çok şuan fiili bir kriz yaşadığı kanaatindeyim. Bu sadece HDP çizgisi ile alakalı değil Irak Kürdistan’ında da benzer bir kriz var. Burada da milliyetçi ve İslamcı ve sosyal demokrat diye kendisini tanımlayan partilerin bir yönetimsel kriz yaşadığını görmekteyiz. Topyekûn şekilde bölgesel düzeyde Kürt kazanımlarında ciddi bir gerileme var. Kerkük yenilgisinin üzerinden daha bir yıl geçti. Bunun yarattığı ulusal tahribat ve moral bozukluğunun, hendekler kadar büyük olduğunu düşünüyorum.

Bu manada sadece PKK/HDP/DBP çizgisinin değil genel olarak Kürt siyasetinin bir siyasal muhasebe yapması şart. Ayrıca salt devlet kanadının değil, PKK’nin de HDP’nin sivil siyaset alanını çatışma yoluyla daralttığı da bir gerçek. Bu iki yönlü baskının çekilip sivil siyasetin Kürt meselesinde daha etkin bir aktör olmasına imkân tanıması gerekiyor. HDP’nin yerel düzeyde teorik düzlemine bir eleştiri getirilecekse öncelikle Kürt siyasetini tek elden kurgulama hevesinden vazgeçmesinin doğru olacağı kanaatindeyim.”

Hendek ve barikat olayları ile ilgili HDP’nin ciddi bir özeleştiri yapması gerektiğini düşünenlerden biri olarak Girasun bu konuda da şu savunuyu yapıyor:

“HDP’nin özeleştiriyi nasıl verdiği sorusunu sormak lazım bu noktada. Bizler hendek ve barikatlara bu dönemde yeteri kadar sahip çıkamadık mı diyerek özeleştiri veriyor yoksa yeterince cesur şekilde bu siyasal anlayışa karşı çıkıp inisiyatif alamadık mı, diyor. HDP çevrelerinden bu iki cümleyi de duymak oldukça rastlanan bir durum ama öncelikle legal Kürt siyasetinin bu iki sorudan hangisini kendisini dert ettiğini bilmek gerekiyor ve ne yazık ki hala bu konuda muğlâklık her alanda devam ediyor.”