Nurcan Baysal
Ağu 14 2018

Şiddetle, en şiddetli kınamakla bu gidişat duracak mı?

“Ne olursa olsun konuşmak gerekiyor, iletişimi kesmemelisiniz, her zaman içlerinde konuşabilecek insanlar bulmanız gerekir. Biz diyalog için her fırsatı kullanmaya çalıştık. Diyalogun yokluğu, şiddet isteyenleri yüreklendirir. Barış risk almayı gerektirir.”

Bu sözler 2016 başında Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI)’nün düzenlediği çalışma seyahati kapsamında, Dublin’de bir araya geldiğimiz İrlanda Dışişleri eski Bakanı Dermont Ahern’e ait. Ahern görüşmemizde en önemli şeyin diyalog olduğunu sık sık vurguluyordu.

Türkiye’de bırakın diyalogu ölümler üzerinden nemalanma yarışına girmiş durumda siyasetçiler. Bir devlet adamlığından, topluma, gelecek nesillere sorumlu bir davranıştan çok uzaktalar maalesef.

Bir yanda sürekli bir savaş, ölüm politikası ile oy kazanma, iktidarını zorla, zorbalıkla ayakta tutmaya çalışan bir iktidar var; diğer yanda ise cenazelerin gelmesini engelleyecek çözüm politikası üretmek yerine cenazelere gitmek-gitmemek polemiği yapan bir muhalefet var. Ne iktidar ne de muhalefet bu ölümleri engellemekten bahsetmiyor.

Barış sürecinin bittiği 2015 yaz ayından beri bu topraklar 3000’den fazla evladını yitirdi. Bu rakamlar insan hakları kuruluşlarının verdiği rakamlar, yani bilmediğimiz, istatistiklere geçmeyen ölümler de var.

Bazı kentler yıkıldı. Şırnak’ın %70’i, Nusaybin, Sur ve Yüksekova’nın neredeyse yarısı yok artık. Aileler paramparça oldu, yüz binlerce insan evinden yuvasından oldu. Şırnak köylerinde hala çadırda yaşayanlar var.

Önceki hafta İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi Doğu ve Güneydoğu’da son altı ayda yaşanan hak ihlalleri raporunu açıkladı. Rapora göre Doğu ve Güneydoğu’da dört kent merkezi ve bu kentlere bağlı 15 ilçe sınırlarında, 18 kez özel güvenlik bölgesi ilanları gerçekleşti.

12 ilçede bulunan 282 köy/mahallede 16 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bölge kentlerinde gerçekleşen silahlı çatışmalarda 51 güvenlik görevlisi yaşamını yitirirken, 85’i de yaralandı. 132 silahlı örgüt militanı yaşamını yitirdi, en az üç örgüt militanı da yaralandı.

Çatışmalar arasında kalan bir sivil yurttaş yaşamını yitirirken, iki sivil yurttaş da yaralandı. PKK tarafından yapılan saldırılarda 1 kişi yaşamını yitirdi, iki kişi alıkonulduktan sonra öldürüldü. Bölge kentlerinde iki çocuk mayın ve sahipsiz bomba patlaması sonucu yaşamını yitirdi.

İkisi çocuk ve bir erkek olmak üzere üç kişi, kimliği belirsiz kişi veya kişilerce kuşkulu bir biçimde öldürüldü. Zırhlı araç çarpmaları sonucu; iki yurttaş yaşamını yitirdi, ikisi çocuk sekiz yurttaş ise yaralandı. Dört asker ve polis, intihar ettikleri iddia edilerek şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi.

Bir kişi faili meçhul saldırılarda yaşamını yitirirken, beş kişi ise yaralandı. Resmi hata ve ihmal sonucu yedi kişi yaşamını yitirirken, 104 kişi ise yaralandı... Rapor bu şekilde işkence, kötü muamele rakamları, gözaltılar ve diğer hak ihlalleri ile devam ediyor.

Yine önceki hafta Bölgeye 10’dan fazla cenaze geldi, bunlar sadece benim bildiklerim. Bu cenazeler sessizlikle defnedildi. Ateş düştüğü yeri yaktı. Geçen hafta da PKK’nin patlattığı iddia edilen bomba ile bir anne ve bebeği öldü. Tüm Türkiye yine ölümleri durdurmak yerine kınama yarışına girdi.

En iyi, en şiddetli kim kınarsa o daha çok alkış aldı toplumdan. Gazeteler boy boy kınama mesajlarını verdi. Olaydan sonra olayın geçtiği köyde yaşayanların şahitliklerine ne kınayanlar ne de birkaç alternatif medya dışında yer veren olmadı.

Olayın takibini ısrarla, kıymetli bir gazetecilik örneği ile yapan Mezopotamya Ajansının verdiği bilgilerden Nurcan Karakaya ve bebeğinin yaşamını yitirdiği yerin; sivil araçlara kapalı olduğu, olay yerinin yasaklı bölgede olduğu, çevrede üç askeri üs ve bir karakol olduğu ve olay yerinin karakol tarafından 24 saat izlenebildiğini öğrendik.

Olayla ilgili basına konuşan köylülerin bir kısmı gözaltına alındı. Köyü ziyaret eden HDP heyeti ile görüşen köylüler de korktuklarını ve tehdit edildiklerini belirtmişler. Birkaç gün önce HDP, İHD ve ÖHP olayla ilgili bir rapor hazırladı ve gerçeğin ortaya çıkarılması için Meclis’te komisyon kurulmasını talep ettiler.

Bu talebin sonucunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Hakikat muhtemelen yine karartılacak, ateş ise düştüğü yeri yakacak.

“Barış” uzun süredir bu ülkede tü kaka. “Barış” kelimesine dokunan, telaffuz eden yanıyor. Zaten barışı dillendiren insan sayısı da her geçen gün azalıyor. Karşı tarafa öfke kusmak daha rahat, cenazeleri yarıştırmak daha kolay, “terör-terörist” demek bu ülkede kalkan gibi koruyor kullananı.

Peki, ne yapalım? Korkuyoruz diye, cezalandırıyorlar diye, zor diye, barışı talep etmekten vaz mı geçelim?

Şiddetle kınamak, en şiddetli kınamak, kınama yarışına girmek ölümleri ve bu gidişatı durduracak mı?

Durdurmayacak. Ne ölümler duracak, ne de ekonomik, siyasi, sosyal kriz bitecek. Müzakere masası devrildiğinden bu yana Türkiye ekonomik, siyasal ve sosyal kriz içinde, hızla duvara toslamaya doğru gidiyor. Boş hamaset ve “vatanseverlik” ne bu gençlerin yaşamını ne de ekonomiyi kurtarmayacak. Kürt barışı sağlanmadıkça Türkiye her açıdan çökecek. Siyasi partiler, sivil

toplum herkes bu konuda sus pus. Sorunun temeline kimse uzanmak, bu konudan söz etmek istemiyor. Ama güneş balçıkla sıvanmıyor. Hakikat en küçük aralıktan bile sızıyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.