'Yurtta sulh cihanda sulh' diyemeyen bir ana muhalefet

Sonunda Cumhurbaşkanı’nın arzuladığı gibi oluyor her şey. 

Trump’ın “ben karışmam, siz ne haliniz varsa görün, alın IŞİD’liler de sizin olsun” mealinde yaktığı ‘sarı mı, yeşil mi?’ rengi pek belli olmayan ışıkla “Söyleyin onlara Hz.Muhammed’in ordusu geri geldi” naralarıyla ordumuz Suriye’nin kuzeyine girmek için belki gün, belki saat sayıyor. 

Cumhurbaşkanı, Birleşmiş Milletler kürsüsünden tüm dünyaya Suriye’nin kuzeyini boydan boya bölen bir hattı içeren haritayı gösterdiğinden beri, herkes bu anın gelmesini bekliyordu. 

Savaşı bu kadar özlemle bekleyenler, haliyle bu kararı coşkuyla karşıladılar. Komando kıyafetleriyle fotoğrafını sosyal medyaya koyan Dışişleri Bakanı’nın çocuklar gibi şen hali, coşkunun sağduyuyu gölgelemesinin doruk noktasıydı belki de...

Görünen o ki, o an geldi. Hem de ana muhalefet partisinin büyük desteğiyle geldi. Dokunulmazlıkların kaldırılmasındaki tutumuyla parlamentonun feshedilmesine aktif katkı sunan ana muhalefet partisi lideri, ülkede ve bölgede tam da barışa, ekmek kadar su kadar ihtiyacımız olduğu bir anda “Oradaki askerlerin burnu kanamasın diye tezkereye içimiz yana yana evet diyeceğiz" sözüyle savaşa da aktif katkı sundu.

Ve ana muhalefet bu kararıyla, iktidarın, anayasayı hiçe sayarak adım atmasının, hukuk dışılığı olağanlaştırmasının, kendi krizini çözmek için yeni krizler yaratmasının, ülkeyi sonu olmayan bir maceraya sürükleyerek Ortadoğu’da mezhep savaşlarında taraf haline getirmesinin sorumluluğuna ortak olduğunu ilan etti.

Dahası, ana muhalefet bugüne kadar kendisiyle yan yana durmuş olan “savaşa hayır” diyen yüzbinlerce insanın vatan haini ilan edilmesinin önünü açtı ve tüm barış isteyenlerin iktidarca hırpalanmasına yol verdi.

Çoğunlukla iktidarı eleştiriyoruz. Ama kabul edelim, Erdoğan, iktidarını korumak için akılcı davranıyor. Attığı adımlar ülkeye zarar verse de, kendi iktidarını sağlamlaştırıyor.

Aynı şeyi muhalefet için söylemek mümkün değil. Erdoğan’ın en kritik anlarında onun yanında saf tutan, Erdoğan’ın kırmızı çizgilerini devletin kırmızı çizgisi sanan bir ana muhalefet partisi ile gelecekten umutlu olmak gerçekten çok zor. 

Muhalefetin attığı her adım, söylediği her söz giderek oksimoron tamlamaya dönüşüyor. Bu kez de öyle. Askerlerin burnu kanamasın diye savaşa evet demişler. Güçlü demokrasi için de İstanbul seçiminin iptaline evet demişlerdi. 

Timoty Snyder, boşuna “Otoriterliğin sahip olduğu gücün büyük bir kısmı özgür bir iradeyle verilir… Bireyler baskıcı bir hükümetin daha neler isteyebileceğine odaklanır ve bunları kendilerinden daha talep edilmeden yerine getirirler” dememiş. Bizim ana muhalefet partisi tam da böyle yapıyor: İktidarın ihtiyaç duyacağını düşündüğü her anda, daha iktidar ondan istemeden hemen desteğini sunuyor. 

Murat Sevinç, “İktidar ve muhalefet, birlikte, bizlere yurttaş muamelesi yapmıyor. Yurttaş filan değiliz biz. Dört beş yılda bir oy veren ve yalnızca birer sayıdan ibaret kelleyiz” derken, bu topraklarda yaşayan herkesi kastediyorsa da, o ‘kelle’ tanımı daha çok biz muhalifler için geçerli. AKP ve MHP, seçmeninin arzuladığı gibi hareket ediyor.

Oysa her gün hakları elinden alınan, özgürlükleri kısıtlanan, iddianamesiz aylarca hapishanede yatan, iktidarın hoşuna gitmeyen eleştiri yaptıkları, barış istedikleri için haklarında terörü özendirmekten dava açılan sanatçıları, aydınları, akademisyenleri, öğrencileri, gazetecileri, sıradan vatandaşları ise ne düşünen ne de gözeten var. Bunu, açık açık anayasal ilkelerin uygulanmamasını görmezden gelerek yapıyorlar. Ve bunu yaparken ana muhalefet partisinin ses çıkarmayacağına, hatta iktidarın bu adımlarını meşrulaştıracak desteği vereceğine güvenerek yapıyorlar. 

Yine Sebastian Haffner’in yazdıkları geldi aklıma.

Yaşadığı tarihe ‘tanıklık’ eden sıradan bir Alman’ın, Sebastian Haffner’in (*) hikâyesini okuduğumda, “Yok canım, bu kadarı da olmaz!” dediğimiz her şeyin birer birer olduğunu, çökmez denilen kurumların kağıttan kaplan gibi birbirinin üstüne devrildiğini, bir toplumun akli melekelerini ve vicdanını kaybetmesinin ne kadar kolay olduğunu anlamanın derin hüznü ve çaresizliği kaplamıştı içimi...

O hüzün ve çaresizlik duygusu, bugün ana muhalefetin “savaşa hayır!”, “yurtta sulh cihanda sulh” diyememesi ile daha da büyüdü.

Politik biri olmayan, bu nedenle uzun süre arkadaşlarıyla birlikte kendilerine dokunulmayacağı avuntusuyla yaşayan, ama yıllar içinde totaliter iktidarın nasıl herkese, her şeye, hayatlarının her alanına dokunduğunu ürpererek fark eden Haffner’i okuduğunuzda, ruh hastası bir adamın milyonlarca sıradan Almanı kötülüğüne ortak etmeyi ve bunu ne kadar kolaylıkla yaptığını daha iyi anlarsınız.

Haffner, büyük yazarlar, felsefeciler, sanatçılar ve bilim insanları yetiştirmiş Almanya’nın bu illete karşı çaresizliğinde muhalefetin tutumu ve korkaklığına özel bir yer verir.

Tıpkı bugün yaşadığımız siyasal, ekonomik ve toplumsal çöküşün karşısında ana muhalefetin katatonik hali gibi...

Haffner, Alman muhalefetini şöyle anlatır: “5 Mart 1933’teki seçimde oyunu Nazilere karşı kullanmış Alman halkının yüzde 56’sının güvendiği bütün partilerin ve diğer kurumların liderlerinin korkakça ihaneti… Dünyanın tarihsel bilincinde yeterince görünmez… İhanet… Geneli kapsar ve soldan sağa istisnasızdır.”

Haffner, komünistlerin “her an hazır olmak” sloganı ile aslında üst düzey yöneticilerinin zamanında yurt dışına kaçma hazırlıkları yaptığını yazar. Ama asıl sosyal demokratlar için söyledikleri çarpıcıdır.

“Sosyal demokratlar 1933’teki seçim mücadelesini...Nazilerin sloganlarının arkasına takılıp, kendilerinin ne kadar ‘milli’ olduğunu vurgulamaya çalışarak geçirmişlerdi. 4 Mart’ta, seçimlerden bir gün önce, “güçlü liderleri” Prusya başbakanı Otto Braun, arabasıyla İsviçre sınırını geçti… Feshedilmelerinden bir ay önce, sosyal demokratlar Reichstag’da hep birlikte Hitler hükümetine güvenoyu verdiler ve Horst Wessel (**) marşını söylediler...

Merkez, yani büyük muhafazakar-Katolik parti oylarıyla, Hitler hükümetine ‘yasal olarak’ diktatörlüğü teslim eden üçte iki çoğunluğa ulaşılmasını sağlamıştı… Nihayet Alman Millicileri (DNVP) “onur” ve “kahramanlık kavramları üzerinde adeta  doğrudan doğruya parti programlarıymışçasına hak iddia eden muhafazakar sağcı çevreler… Nazileri zapturapt altına alıp ‘zararsız’ hale getirecekleri beklentisi… Hepsi boşa çıktı...

Partiler nasılsa, siyasi birlikler de öyleydi… Biraz homurdansalar da hiç direnmediler...

1933 Mart’ında milyonlar hala mücadeleye hazırdı. Bir gece yattılar, sabah kalktıklarında kendilerini lidersiz ve ihanete uğramış buldular… Karşı tarafın önderlerinin bu ahlaki fiyaskosu… Nazilerin zafere kolayca ulaşmasını sağlamıştır.”

Haffner’i okurken nefes alamaz hale geliyor ve muhalefetin tutarsızlığı ve öngörüsüzlüğü karşısında dehşete düşüyorsunuz. 

Muhalefetin görmediği bu yolun sadece ölüme, açlığa, yoksulluğa ve zifiri karanlığa giden bir yol olduğu... 

(*) Sebastian Haffner, “Bir Alman’ın Hikayesi (Hatırladıklarım (1914-1933). Çeviren: Hulki Demirel, İletişim Yayınları 2018

(**) Sözlerini bir SA üyesi olan Horst Vessel’in yazdığı nasyonel sosyalist marş.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir"

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.