CIA’in Türkiye ofisini McKinsey oluşturmuş

ABD’nin en etkin siyasi gazetelerinden Washington Post (WP), 1 Temmuz 2015 tarihli sayısında Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA içindeki önemli bir tartışmayı sayfalarına taşıdı. Haber casusluk örgütünün işleyişi açısından tarihindeki önemli bir kırılmayı anlatıyordu. Yazıya göre CIA tarihinde ilk kez, uluslar arası casusluk faaliyetleri biriminin yeniden yapılandırılması sırasında, McKinsey adlı bir firmadan 10 milyon dolar ücret karşılığı danışmanlık hizmeti aldı.

Haberde hem ödenen miktarın yüksekliğine ilişkin eleştiriler yer alıyordu. Hem de uluslararası casusluk gibi önemli-gizli bir faaliyetin profesyonel danışmanlık firmasına teslim edilmesinin, kurumun deneyimli isimleri ve emeklileri tarafından tepkiyle karşılanması işleniyordu. CIA için dönüm noktası olan bu kararın altında bugünlerde Başkan Trump’la kavgasıyla gündeme gelen dönemin Örgüt Direktörü John O. Brennan'ın imzası vardı.

WP’un aktardığına göre CIA daha önce, Bush döneminde de bünyesinden olmayan danışmanlarla çalıştı. Terörizmle mücadelenin başında olan Robert Grenier, Pakistan’da El Kaide'yle mücadeleye girişirken, bu iş için gerekli yapılanmayı özel bir danışmanlık firması olan Booz Allen Hamilton'a verdi.

Bu, o dönemde de yerleşik yapının tepkisini çekti. Meraklıları, Booz Alan’ı, Çalık Grubu’nun Sabah-atv’yi satın almasının hemen ardından gazete ve televizyonun çalışma esaslarında değişiklik yapan ve birçok gazetecinin işsiz kalmasına neden olan yeniden yapılandırma çalışmasını yürüten danışmanlık firması olarak hatırlayacaktır. O dönemde Çalık Holding CEO’su olan şu anki Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak Booz’un bu çalışmalarından övgüyle bahsediyordu. 
 
WP’deki habere dönersek CIA çalışanlarının tepkisini çeken McKinsey’li yeniden yapılandırma modeline gelen eleştirilerde tepki çeken bir başka noktanın aralarında Türkiye’nin de bulunduğu Ortadoğu ülkeleri için önerilen ‘Hibrit’ bir model olduğu anlaşılıyor. WP modelin ne olduğunu açmamış ama ‘Hibrit’ olgusunun istihbaratta kendi gücünün yetmediği ya da riskli olduğu alanlarda taşeron kullanmak anlamı taşıdığı anlaşılabiliyor.

Aradan geçen sürede ABD basınının McKinsey-CIA ilişkileri için fazla meraklı olduğu söylenemez. Ancak bugün Birleşik Devletler’in Türkiye’nin de dahil olduğu Ortadoğu ülkelerindeki istihbarat başarısı ya da başarısızlığının temelinde McKinsey isminin yattığını söylemek yanlış olmaz.
 
Kuşkusuz bunlar büyük ölçüde ABD istihbaratı ve onunla mücadele edenlerin konusu. Ancak McKinsey bugünlerde AKP’nin yeni yönetim modelinin merkezinde olmasıyla Türkiye’de de çok popüler bir firma.

Özellikle de Kamuda Değişim Ofisi aracılığıyla 16 bakanlıkta yapılacak değişikliklerin ABD’li bu şirkete teslim edilmesi, milli ekonomi taraftarlığı ve ABD-İsrail karşıtlığını sık sık çıkarları için kullanan AKP yönetiminin önemli bir çelişkisi olarak popüler şekilde dile getiriliyor. Türkiye’nin en önemli devlet sırlarına ABD’li bir firmanın kullanımına açılacağı, bunun bir milli güvenlik ihlali olduğuna ilişkin yorumlar yoğunlukta.

CHP Milletvekili eski AKP’li Abdüllatif Şener şu paylaşımı yapıyor:

 

 
Ayrıca McKinsey’le anlaşarak IMF’ye gitmeden ekonomiyi IMF’ye teslim etmek gibi bir yan yola sapıldığına ilişkin değerlendirmeler de var.  Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın twitter’daki şu paylaşımı önemli bir örnek:
 


Bu tartışmalar ışığından bakılırsa eleştirilerin haklı ve haksız noktaları var.

Haksız taraflarına öncelik verilecek olursa IMF ile McKinsey’in yaptıklarının doğrudan bir ilişkisi yok. Örneğin IMF ülkedeki kamu sektörünün nasıl işlediğiyle McKinsey kadar yakından ilgilenen, onun gibi insan kaynakları politikalarına doğrudan etki eden bir kuruluş değil.

Para Fonu yapısı gereği ülkeye borç verenlerin alacağını da garanti altına almakla uğraşan ve makro tedbirler isteyen bir kuruluş. Bunu yaparken kamudaki bürokratların donanımı, kişisel bilgileri ve o göreve uygun olup olmadıklarıyla ilgili herhangi bir yaptırım -en azından resmi olarak- talep etmiyor.

IMF sizin Hazine binanızın içindeki yerleşimin nasıl olacağına, dekorun nasıl yapılacağına, makam odalarının açık ya da kapalı ofis sisteminde olup olmadığına karışmaz, çaycı mı yoksa çay otomatı mı olacağını dikte etmez.

Buna karşın McKinsey’in görev tanımı tam olarak bunlardan da geçer. Müşterisi olan kuruluşun, yani mevcut örneğe göre Türk devlet sisteminin, günlük işleyişini daha verimli hale getirmek iddiasını taşıyor ve buna göre yapılacak değişiklikler için yeni bir sistem inşa edecek.

Ayrıca IMF’den temel farkı şu: Para Fonu size kredi açıyor yani para veriyor. McKinsey ise kendi tavsiyesiyle yapacağınız değişiklikler için herhangi bir para ödemiyor. Tam tersi siz ona para veriyorsunuz. Ve McKinsey’in de bu alanda dünyanın en pahalısı olduğu tartışılmaz bir gerçek.
 
IMF-McKinsey karşılaştırmasını anlamsız kılan bir başka gerçek de Fon’un vereceği kredi karşılığında ülkelerden bir takım yapısal değişiklikler isteyip bunları yasal dayatmayla hayata geçirmesi. Ancak McKinsey’in böyle bir politikası yok.

Nitekim artan tepkiler nedeniyle McKinsey’in işvereni konumuna gelen Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak haftasonunda bir açıklama yapmak zorunda kaldı. Albayrak “McKinsey’in hiçbir icra fonksiyonu olmayacak” dedi. Bu zaten işin doğasının bir hatırlatmasıydı. McKinsey gibi firmalar  hiçbir müşterisinin çalışanlarına ve günlük işleyişine doğrudan bir etkide bulunamıyor.
 
Tabii bu onun etkisiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü etkide olacak kararları alıp müşterisine bildiriyor. Bundan sonrası dünya kadar para verip danışman tutan müşterinin kendisine yapılan önerileri uygulayıp uygulamamasına kalıyor.
Olayın bir başka yönü de bugünlerde McKinsey stresi yaşayan Ankara’daki bürokratik kesim için hayli zor günlerin başlayacak olması. Bir yandan bakanın gözüne girmeye çalışıp, öteki taraftan kendilerinden en mahrem bilgileri dahi  bildirmesini isteyecek McKinseylileri idare etmek kolay bir süreç değil.

AKP’li dahi olsa, kamu bürokrasi gelenekleriyle yetişen memur kesimi için, her türlü işe karışıp, tabu olan kuralları çiğneyen, iyi giyimli, ağzı laf yapan, Avrupai bir takım gençleri ortalıkta ahkam keserek dolaşmasını kabullenmek ayrı bir stres meselesi. Üstelik o gençler söz konusu bürokratın geleceğini etkileyecek kararlar alıyorsa…

Bu bürokratların defalarca yapılan IMF anlaşmaları sırasında bile pek şahit olmadıkları bir durum.
Bunun yazının başında CIA’den verdiğimiz örnekteki gibi bir yetkinlik tartışmasına yol açması da beklenmedik bir sonuç değil. Elbette ki kamuda bir direnç olacaktır. Bu da bizi McKinsey’i işe alan Bakan Albayrak’ın o meşhur toplantıda işadamlarına söylediği “Neymiş bu yapısal reformlar, neymiş bu yapısal reformlar” tekerlemesine kadar götürüyor.

McKinsey’e kamuda başkanlık dönemiyle oluşturulacak yeni yapılanmanın McKinsey’in kontrolüne verilmesinin aslında en büyük yapısal reform olduğunu gösteriyor. Belki IMF ile McKinsey benzetmesi yapanları tek haklı çıkartabilecek ana damar da bu.

Sanırız IMF de özel şirket gibi çalışan bir devlet yapılanmasına en azından retorik olarak destek verecektir. Çünkü daha verimli yani karlı olacak bir devlet yapısı daha çok kaynak üreteceğinden IMF’nin ana görevi olan alacaklıların parasını garantiye alma misyonu için iyidir. Türkiye de bu sayede yabancı sermayeye daha şirin gözükmüş olacaktır.
 
Yetkinlik yani liyakat konusuna gelirsek McKinsey dünyadaki en büyük danışmanlık şirketi. 100 ülkede 9 bin danışman ve 2 bin araştırmacısı o var. Danışmanlık yaptığı konular para yönetiminden ordu kurmaya, madenlerden sosyal güvenlik sistemlerine kadar onlarca ana alanı kapsıyor.
 
Kuruluşun Türkiye’de de derin bir geçmişi var. Kendi sitesindeki bilgilere göre Türkiye ofisini 1995’te açtı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne adaylık başvurusunun şekillendirilmesinde danışmanlık hizmeti verdi. Ayrıca TÜSİAD ve Doğan Holding’in de aralarında bulunduğu ülkenin en büyük şirket ve kurumlarına hizmet verdi. Kamudaki özelleştirmeler sırasında danışmanlık pastasından pay aldı.

İş dünyası da McKinsey’le çalışmayı kendisi açısından bir prestij kaynağı olarak görüyor. Türkiye’de sadece birkaç üniversiteden en başarılı mezunları işe aldığı söylentileri, zor çalışma koşulları ve sıkı kabul mülakatları nedeniyle şirket günümüz kariyerist gençliğinin de gözdesi.

Şirket çalışanlarının 40 yaşına gelmeden yıllık 500 bin dolar maaş ve lüks bir yaşama ulaştığı kanısı, özel sektörde onlarca CEO ve genel müdürün bu kurumdan çıkması, dünyada da Google’la birlikte en popüler işverenler arasında gösterilmesi nedeniyle Türkiye’de de her yıl binlerce yeni mezun CV’sini bırakmak için soluğu McKinsey’in kapısında alıyor.

Vault.com bildirdiğine göre, dünyada yapılan araştırmalar, bu şirketin müşterileri tarafından en yüksek puan verilen danışmanlık firması olduğunu gösteriyor. Financial Times şirketin Londra’daki ofisinin hemen her gün iki devlet başkanı ve uluslararası şirket CEO’su tarafından ziyaret edildiğini yazıyor.

Yani kamu yapısal dönüşüm için seçilebilecek en iyi firmayı bulmuş durumda. Tabii şu da sorulabilir:  Halen kamu bünyesinde Sayıştay ve Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlar varken bu iş neden özel sektöre hem de ABD’li bir şirkete devrediliyor?

Bu aslında AKP’nin bir geleneği. Örneğin son dönemlerin çok konuşulan kuruluşlarından olan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a TBMM’yi ve Hazine’yi bypass ederek doğrudan dış borç alma yetkisi tanıyan Türkiye Varlık Fonu’nda da benzer bir düzenleme mevcut.

Saray Yönetimi, TVF’ye devredilen Türkiye’nin en büyük kamu şirketlerini otomatik olarak Sayıştay, yani TBMM denetimi dışına aldı. Bu işletmelerin işleyişini uluslar arası bir firma eşliğinde yeniden yapılandıracağını ilan etti ve bunu yasalaştırdı.

Ve gazeteci Çiğdem Toker’in yazdığına göre TVF için de McKinsey’le anlaşma yapmak için uzun süredir görüşmeler mevcut. Yani McKinsey sadece bakanlıklara ait bürokratik yapıda değil kamuya bağlı şirketlerde de sözünü geçirecek bir kontrol mekanizmasına dönüşmek üzere.
 Yine de ‘McKinsey tüm bunların altından başarıyla kalkabilecek kapasiteye sahip mi? Ya da bu kadar devlet işini bir şirket mantığıyla yabancı bir danışmana emanet etmek doğru mu?’sorusunda ısrar etmeye devam ederseniz, verilecek başka cevaplar ve ayrıntılar da var.

McKinsey devletlerle çalışma konusunda önemli tecrübelere sahip bir kuruluş. Örneğin İsrail’de pek çok bakanlık geçtiğimiz yıllarda McKinsey tarafından yeniden yapılandırıldı. İsrail Savunma Bakanlığı ve ordusu da McKinsey’in danışmanlığı ile reorganize edildi.

Ayrıca ülkede Yahudi olmayan İsrail vatandaşlarına uygulanacak politikalar, yani bugün bizim ‘Filistin sorunu’ dediğimiz konunun yönetiminde McKinsey’in imzası var. İsrail Hükümeti bu kararı nedeniyle ‘Filisitinliler’i bir şiketin insafına bırakmak’la eleştirildi.

McKinsey New York’taki kamu yönetimi için de önemli bir belirleyici. Dönemin Belediye Başkanı Michael Bloomberg, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra NYPD ile FDNY’yi, yani polis ve itfaiye teşkilatlarını tümüyle yeniden yapılandırmak için McKisey’i görevlendirdi.
Tüm bunlar önemli referanslar. Ancak hepsi bununla sınırlı değil. Şaşaasına, prestijine ve yüksek ücretine rağmen McKinsey’in ölümcül günahları da var. Örneğin bugünlerde bankalara olan 51 milyar dolarlık borcuyla batma noktasına gelen Türk elektrik sektöründeki aşırı arz, düşük fiyat ve yüksek döviz borcu gibi sorunların altında McKinsey’in verdiği akılların etkisi mevcut.

Ayrıca bu tip danışmanlık ve denetim firmaları için en istenmeyen şey olan yolsuzluğa bulaşma konusunda da firmanın başı dertte. 2001’de payı olduğu ABD’deki Enron skandalından bir şekilde sıyrılmayı başaran şirket geçen yıldan bu yana Güney Afrika’da kamu şirketlerinin satışı sırasında yapılan bir dizi yolsuzlukta ortak sorumlu olarak suçlanıyor. Şirket kamu kuruluşlarını yerel ortağı ile birlikte eşe dosta peşkeş çekmiş.

Bu nedenle Güney Afrika yargısı tarafından hem McKinsey hem de yolsuzlukta baş rol oynayan yerel ortağına dava açmış durumda. Yolsuzluğa karışmakla suçlanan Başkanı Zuma Şubat ayında istifa etmişti. McKinsey, Güney Afrika’da en nefret edilen kurum olarak gösteriliyor ve bu nedenle birçok Güney Afrikalı firma onunla ilişkilerini kesmek zorunda kaldı.

Yolsuzluktan kaynaklanan skandallar zincirinin bir parçası haline gelmek, kısa süre önce şirketin bir numaralı ismi olan Dominic Barton’un istifa etmesine yol açtı. Haziran sonunda bu göreve atanan Kevin Sneader ise Financial Times’ta yazılan satırlara göre kurumun 90 yıllık tarihinde zirveye gelen ilk ‘İskoç ve Yahudi yönetici’ konumunda.

Şüphesiz ki McKinsey, Türk devletinde üstlendiği rol ve gizemi nedeniyle önümüzdeki dönemde ülkede çokça konuşulacak konuşulacak bir konu olmayı sürdürecek. Ancak AKP’nin bir yandan CIA ve İsrail ordusunu yapılandıran McKinsey’le çalışıp, diğer taraftan ekonomik kriz de dahil her türlü konuda suçladığı ABD ve İsrail karşıtlığını nasıl kullanacağı ayrı bir tartışma konusu.