'McKinsey Düyun-u Umumiye'den de beter'

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, McKinsey danışmanlık şirketinin Türkiye ekonomisi üzerinde denetçi misyonu ile hareket etmesi yetkisine yönelen yoğun eleştirilerin ardından, bugün (6 Ekim) bir açıklama yaparak, "Bütün bakan arkadaşlarıma, 'Bunlardan fikri danışmanlık hizmeti de almayacaksınız' dedim. Hiç gerek yok, biz bize yeteriz" dedi.

Buna karşın, McKinsey ile Hazine ve Maliye Bakanlığı arasındaki anlaşmanın sürüp sürmeyeceği ve şirketin Türkiye ekonomisini denetleyip denetlemeyeceği mevzusu hâlâ bir muamma. 

Bu konuda bir yazı kaleme alan Odatv yazarı Müyesser Yıldız, McKinsey şirketinin Osmanlı Devleti'ni bitiren Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi'nden daha beter olduğunu savundu.

"1881'de kurulan; İngiliz, Alman, Fransız, Avusturyalı, İtalyan üyelerden oluşan bu idarede iki de Türk vardı. Osmanlı'nın borçlarının ödenmesi için devletin gelirlerinin yönetimi bu idareye teslim edilmişti. Ancak şu ana kadar yapılan açıklamalardan, McKinsey'e, Düyunu Umumiye'den daha geniş yetkiler verildiğini anlıyoruz. 16 bakanlığımızı denetleyecek olması, az şey mi" sorusunu yönelten Yıldız, tarihte, Sevr döneminde Düyunu Umumiye'den çok McKinsey'e benzeyen başka bir örnek daha olduğunu savundu. 

Eski diplomatlardan Osman Olcay'ın, Sevr öncesindeki konferans ve toplantı tutanaklarının çevirisini yapıp, “Sevres Andlaşmasına Doğru adıyla yayınladığı kitaptan alıntı yapan Yıldız, Olcay'ın Sevr'deki 'mali hükümlerle' ilgili tespitlerini hatırlattı:

"Mali hükümlerin amacı görünürde, Osmanlı Devleti'ni ayakta tutacak, daha doğrusu ayağa kalkabilecek hale getirecek önlemlerin alınmasıdır. Ama gerçekte amaçlar farklıdır. Osmanlı Devleti'nin mali bakımdan batık duruma düşüşü ve Düyunu Umumiye yönetiminin kurulması ile Kırım Savaşı arasında geçen süre sadece 20 yıldır.

Osmanlı Maliyesi'nin denetimini böylece ellerine geçirir geçirmez, batılı kapitalist çevreler büyük yatırımlara başlamışlardır. Şimdi Almanya da aradan çıktığına göre, savaş sonrası düzenin yeni baştan ele alınması gerekiyordu. İtilaf Devletleri'nin amaçlarından ilki, devletin yönetimine el koymaktır. Şöyle bir mantık yürütülmektedir; Türkler kendilerine olan saygıları yüksek bir millettir, bağımsızlığa alışkındırlar.

Onurlarına dokunulmadıkça aldatılabilirler de. Hatta pohpohlanmaktan da hoşlandıkları için biçimsel tavizlerle kandırılabilirler. Bu durumda yapılacak şey; Türkiye yönetimine bir sömürge yönetimi gibi el koymamak, Türklerin kendi kendilerini yönettikleri kanısını sürdürmelerine olanak vermektir. Bu arada hatırlanmalı ki, Türkler, bir süredir maliyelerinin başkalarınca yönetilmesine de alışmış bulunuyorlar.

Nasıl olsa geleneksel olarak küçümsedikleri para ve ticaret işlerinin yabancılar elinde olmasından pek gocunmazlar. Önemli olan bu yönetimi şimdi artık eskisi gibi, özel kesimin temsilcisi olan Düyunu Umumiye'nin tekelinden kurtarıp, doğrudan doğruya müttefik devlet temsilcilerinden oluşacak yeni bir kurula geçirmektir. İşte kurulacak olan Maliye Komisyonu'nun işlevi bu olacaktır.

Görünüşte Düyunu Umumiye yönetiminin biçim değiştirmesi, aslında ise yavaş yavaş duyurmadan, devletin tümünün yönetimini ele geçirme aracı olacak olan bu Maliye Komisyonu'nun görevlerinin saptanmasına ilişkin hükümlerin oluşmasını görüşmeler sırasında izlemek çok ibret vericidir. Büyük mali yatırımların korunması, yeni ayrıcalıklar elde edilmesi ve kapitülasyonların diriltilmesi Sevr Antlaşması'nın başlıca amaçları arasındadır.”

Maliye Komisyonu ile ilgili maddelere ve görüşmelere gelince;

Bu Komisyonla ilgili düzenlemeler yüzlerce maddeden oluşmaktadır. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japon temsilciler, buna son şeklini vermek için aylarca tartışır. Bu tartışmalar sürerken, Fransa Dışişleri Bakanı, Başbakan Berthelot'a 16 Şubat 1920'de 'Türkiye Kamu Borcu ve Türk Maliyesinin Gözetimi' başlıklı bir not sunar. Notta, önce Düyunu Umumiye ile ilgili şu açıklama yapılır: 

“Düyunu Umumiye'nin doğrudan doğruya vergi toplama hakkının, anlaşma gereğince genişletilmesine bir karşı çıkış olacağı sanılmamaktadır. Savaştan kısa bir süre önce Osmanlı Hükümeti'nin kendi isteği üzerine böyle bir işlem yapılmıştı. Örneğin bazı il ve sancaklarda bazı vergiler zaten Düyunu Umumiye tarafından toplandığına göre, aynı vergilerin başka il ve bölgelerde de yine onun tarafından toplanmasında sakınca görülmeyebilir.

Aynı biçimde Düyunu Umumiye görevlerinin, kararlar dikkatle alınmak ve her durumun özel nitelikleri incelendikten sonra harekete geçilmek koşuluyla başka dolaylı vergilere, örneğin yeni vergiler tekeller, tüketim vergilerine (tuz, kahve, şeker vb.) de genişletilmesine de karşı çıkılmaz. Şunu da kaydetmek gerekir ki, bugüne kadarki uygulamada vergilerin Düyunu Umumiye tarafından toplanması, vergilerin yabancı bir denetimce toplanması ile aynı nitelikte sayılmamalıdır.

Düyunu Umumiye, Türk iç yasa düzeninin bir sonucu olup, gelişmelerinin içeride dikkati çekmeyeceği kesinlikle söylenebilir. Ona zaten alışmış bulunan yerli halkın kesin olarak kabul edeceği hususunda garanti verilebilir. Yani bu gelişme, ülkenin içinde herhangi bir yabancı karışmasına yol açacak değildir."

Yıldız, bu notların ardından, yine kitapta yer alan 'uluslararası gözetim' bölümüyle ilgili de kitaptan genişçe bir alıntıyı okuyucusuyla paylaştı:

“Dolaylı vergiler yolu ile gelirleri artırmak yeterli değildir. Ayrıca görevleri giderleri yapmak olan Türk kurumları üzerinde olduğu kadar doğrudan vergilerden edinilen gelişler üzerinde de denetim kurmak gereği vardır. Gerçekte Türk vergi yükümlüsünü, vergi toplayıcısı ile çok açık biçimde temasa ya da çatışmaya getirebilecek olan Türk vergilerinin yabancı tahsildarlarca toplatılmasının hiç düşünülmemesi doğru olur. Demek oluyor ki, söz konusu olan tüm görevlerini saklı tutacak ve salt Türk kalacak olan Türkiye Maliye Bakanlığı'nın yönetimine doğrudan karışmak değildir.

Ama en düşük düzeyde bile olsa bir denetleme şarttır. Türk kalacak olan tüm dallarında ajanlar aracılığı ile denetim görevi yapacak büyük bir yönetim kurulması söz konusu değildir. Çok geniş olmayan ve hükümet merkezinde görevli yetenekli kişilerden kurulu, Fransa, Büyük Britanya ve İtalya (ilerirde Birleşik Devletler ile Rusya) temsilcilerinin de katılacağı bir Müttefiklerarası Komisyon yeterlidir.

Bu denetim komisyonunun emrinde, savaştan kısa bir süre önce kurulan ve etkinliğini göstermeye başlamış bulunan Türk maliyesinin teftiş örgütü bulunacaktır. Bu müfettişlerin, şimdiye kadar olduğu gibi Türk olmalarında bir sakınca yoktur. Böylece bunlar üzerindeki denetim dışarıdan ve pek az görülebilir bir biçimde olmuş bulunacaktır. Müttefik devletlerin Türk yönetimi üzerindeki denetimini, gerçekte salt Türk olan işte bu müfettişler örgütü yapacaktır.

Bu denetim ne kadar küçük ve örtülü olursa olsun, etkin olabilmesi için mali yönetimin tüm dallarına yayılması gerekmektedir. Maliye Bakanlığı'nca hazırlanan bütçeyi gözetimi altında tutmalı, belirlenecek bazı hallerde kendisine danışılmalı ve Osmanlı Düyunu Umumiye ile yakın ilişki içinde kalmalıdır. Biri, şu sırada var olan bir kurumun bazı akla uygun genişletilmeleri ile devamı niteliğinde olan, öteki de sınırlı sayıda memuru bulunacak ve olabildiğince gizli tutulacak yeni bir kuruluş olan bu iki yabancı kurum, Türkiye'nin mali yaşamını denetim altında bulunduracaklardır.

Birincisi, elverişli koşullar altında bazı gelirler sağlayacak, ikincisi ise maliye hizmetlerinin gelişmesini ve manevi bakımdan iyileşmesini gözetimi altında tutacak, salt Türk Maliye kurumları ise (Maliye Bakanlığı ve şubeleri) kullanılma bakımından gelirleri yine de müttefiklerarası denetim altında kalacak dolaysız vergiler gibi toplanması en güç olanlar üzerinde tüm sorumluluğu taşıyacaktır."

Yıldız son olarak, McKinsey'in Düyun-u Umumiye'ye mi, Sevr'deki Maliye Komisyonu'na mı benzetileceği ile ilgili soruya yine bir başka soruyla yanıt verdi:

"Tüm işlevsizleştirilme çabalarına rağmen tam da 2017 bütçesi üzerindeki çarpıcı tespitleri ile dikkat çeken Sayıştay'ın iyice devreden çıkartılması ve ileride belki bütçe hazırlıklarında da rol alıp, almayacağı akla gelir mi?"

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz