Memleketimde siyasetin hâli pürmelali

Galiba varılacak en berbat yere varmamıza ramak kaldı.

Yasak savma kabilinden hazırlanan ve artık norma dönüşen bir uygulamayla  anayasada belirlenen günde  TBMM’ye sunulmayan bütçe ile,  iktidar bir kez daha halka ‘bütçe hakkın falan yok’ deme imkanı buldu. Bunu demekle kalmadı, fütursuzlukta limit gökyüzüdür dercesine ölçüsüzlük örnekleri sergilenerek iktidara biat etmeyenlerin çoktan milletin dışına atılmış olduğu üzerine basa basa gösterildi.

Bütçe görüşmelerinden akılda Kemal Kılıçdaroğlu’nun muhalefeti canlandıran ve iktidarı şaşkına uğratan konuşması ve iktidarın gerçekleri inkar konusundaki ısrarı kaldı. Bir de atanmış bakanların Meclise hesap vermek yerine, seçilmiş milletvekillerine parmak sallaması, hakaret etmesi ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi dedikleri bir eşi benzeri olmayan sistemde atanmış üst düzey güvenlik bürokratından başka bir şey olmayan atanmış bir bakanın yüce meclisin onurunu korumakla yükümlü Başkan’ın da izniyle, 20 kez TBMM kürsüsüne çıkıp, seçilmişlere ‘ohh ohh canıma değsin’ demesi kaldı. 

En tepeden en alttaki çalışanına kadar hesap vermeyeceklerini biliyorlar. Hesap sormaya cesaret edeni de doğduğuna pişman edecek bir düzeni kurmuş olmanın verdiği gönül rahatlığıyla hareket ediyorlar. 

Bütçe konuşmalarını izlerken, nasıl oldu da, vergi koyma ve harcama yetkisini kraldan alıp halkın temsilcilerinden oluşan parlamentoya devredilmesinin temelini atan Magna Carta Libertatum’un da gerisine düştüğümüzü anlamaya çalıştım. Dile kolay. 1215 yılının öncesine savrulmak için epey bir çaba gerekir çünkü...

Günün sonunda dev bütçe açıklarının yaşanacağını, borçlanma limitlerinin misliyle aşılacağını, ortalama kur ve enflasyon  hedeflerinin uyduruk olduğunu ve tek bir yetkiliye dahi bunlar nedeniyle hesap sorulamayacağını ve bu hesap verilmeden bir sonraki yılın bütçesinin de aynı şekilde hazırlanacağını biliyoruz. 

Bu nedenle bütçe üzerine yazmak hiç içimden gelmiyor. Hele son iki-üç yılda elektrik tüketimi düşerken, çalışan sayısı azalırken hatta çalışılan saat bile yüzde 20 düşerken GSYH’nın  reel artış göstermesi nasıl açıklanabilir, bilmiyorum.

Bakın üçüncü çeyrek verileri açıklandı. Sabit sermaye oluşumu yüzde 22.5 artmış. Aynı dönemde istihdam oranı yüzde 45.4’ten yüzde 43’e gerilerken, Erinç Yeldan’ın hesaplamasına göre makine-teçhizat yatırımlarında 2018 yılı üçüncü çeyreğinden bu yana birikimli daralma eksi yüzde 27.4’ü bulmuşken bu nasıl olmuş, bunu da açıklayamıyorum. 

Bütçe görüşmeleri devam ederken ABD’den CAATSA yaptırımları geldi. AB yaptırımları ise şimdilik Mart’a kaldı. Ama zaten AB ile son 5 yıldır müzakere sürecinde yeni bir dosya açılmamıştı. ABD ile ilişkiler ise uzun süredir buzdolabında zaten. Üstelik AB, Türkiye’ye 15 Temmuz 2019’dan beri yaptırım uyguluyor. 

Türkiye’nin AB’den 2020’de alması öngörülen katılım öncesi mali yardımlarda kesintiye gidilmesinden Ortaklık Konseyi gibi ekonomi ve ticari ilişkilere ilişkin kurumsal ve üst düzey siyasi diyaloğun dondurulmasına ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan Türkiye’ye verilecek kredi desteğinin gözden geçirilmesinden Kapsamlı Havacılık Anlaşması müzakerelerinin de askıya alınması kararlarına kadar bir dizi yaptırım hayata geçirilmişti.

CAATSA yaptırımlarına gelirsek, İktidar şimdilik ucuz kurtuldum sevinci içinde. Muhalefet de, halen AKP liderliğinden ayrı bir devlet ve bu devletin Erdoğan’dan ayrı bir dış politikası varmış gibi, iktidarın yanında saf tuttu hemen. Hem de iktidara “neden Türkiye’yi İran ve Rusya gibi yaptırıma konu ettin” demeden, hatta S-400’leri hemen aktive et diyerek...

Murat Sevinç, muhalefet iktidara kalpten desteklerini sunmadan önce, “Siyasal ideolojiler-partiler, kendi takipçilerinin, sempatizanlarının desteğiyle iktidar olsalar da, iktidarı sürdürebilmeleri için gereksinim duydukları asgari meşruiyeti biraz da 'diğerlerinin' açık ya da üstü kapalı 'onayına' borçlu...Örneğin ceberut iktidarların, 'ulusal çıkar' tanımına dayanarak aldığı bir karara destek sunan muhalefetin eylemi o an 'ortaya çıkmış' görünse de, aslında arka planında kökü derinlerde bir omuz verme eğilimi söz konusu olabilir… 

Geçici ya da sürekli destek, genellikle 'ulusal çıkarın' dillendirildiği anlarda görünür oluyor. Az gelişmiş bir demokrasi olduğumuz için muhalefet, muhalefetin aynı zamanda yeni 'çıkar' tanımları yapabileceğini hatta yapması gerektiğini, bunun kendilerinin işlevlerinden biri olabileceğini kabullenemiyor.” diye yazmıştı. 

Muhalefet iktidara bazen de sessiz kalarak destek veriyor. Tıpkı Bahçeli’nin, “onurlu, huzurlu, güvenli bir ortak yaşam istiyoruz” çağrısını yapan 805 insanı en ağır ifadelerle hedef alan açıklaması ve yardımcısının da Meclisin üçüncü  partisine oy verenleri “itlaf edilmesi gereken haşere” olarak nitelemesi karşısındaki sessizliği gibi. Deva Partisi dışında Bahçeli’ye “mevcut anayasadan kaynaklanan haklarını kullanan bu ülkenin yurttaşlarını tehdit edemezsiniz” diyen çıkmadı ne yazık ki...

Şimdi de, iktidarın Türkiye’yi Kuzey Kore benzeri tehlikeli bir yalnızlığa imahkum eden dış politika adımlarını destekliyorlar...

Hem de yaptırımların küçüğü büyüğü olmadığını, bir ülkenin yaptırımlara konu olmasını  dalga dalga tüm ekonomisini vurduğunu bile bile... 

Muhalefet de çok iyi biliyor ki, böyle bir ülkeye ne doğrudan yatırım gelir, ne borç verir ne de bu ülkeyle kimse ticaret bağlantısı yapar. 

Kaldı ki yerli sermayenizi de kaçırırsınız. Wealth Fund’a göre 2016’dan 2019’a kadar 1 milyon doların üzerinde 17.100 hesap yurt dışına çıkarılmış. Nitekim son beş  senedir yaptırım konuşuyoruz. Ve son 5 yılda milli gelirimiz 1 trilyon dolardan 750 milyar dolara gerilemiş… Prof. Eser Karakaş, milli gelirin bir akım olarak hesaplandığını dikkate alırsanız son beş senede 1 trilyon dolara yakın kaybımız olduğunu yazmış,

Bu öyle bir kayıp ki, corona salgını ile mücadele edecek aşı bağlantılarını dahi yapamayarak, milleti açlıktan ya da salgından ölme seçeneği ile yüz yüze bıraktık. 

Neresinden bakarsanız bitmek bilmeyen bir kabusun içindeyiz...

Ülkede sorunların dağ gibi büyüdüğü ve devasa bir çığ gibi toplumun üzerine geldiği bu günlerde, onurlu ve huzurlu bir ortak yaşamın kurulması için yeniden “biz” olalım çağrısını yapan insanların, eli kanlı mafya liderlerine ‘dava’ arkadaşım diyen bir siyasetçi tarafından ‘aydın müsveddeleri’, ‘kiralık kalem’,’çürük şahıs’ gibi ağır ifadelerle suçlanması ve hedef gösterilmesi de bu kabusun bir parçası.

Bununla da yetinmiyor. 6 milyon oy almış bir partinin kapısına kilit vurulmasını istiyor. Bu da yetmemiş olacak ki, yardımcısı el yükselterek, HDP’lileri “kesinlikle itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsüdür...”  diyerek uluslararası hukukta insanlığa karşı suç olarak değerlendiren bir açıklamayla alenen tehdit ediyor. Ayrıca Türk Ceza Kanunu'nun 216. Maddesinin, 1. Fıkrasında tanımlanan suçu işliyor. Yani halkın bir kesimini, diğer kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik ediyor.

Bu açıklamaları yapanlar, siyasetçi olmanın ötesinde akademik ünvan taşıyan kişilerdir. Ama belli ki, 1993 yılındaki Ruanda soykırım çağrılarının Hutuların propaganda radyosundan yayılan, Tutsileri yok edilmesi gereken haşereler çağrısıyla başladığını bilmiyorlar.

Bahçeligillerin itirazları “Başta yaşam ve özgürlük olmak üzere sağlık, eğitim, yiyecek, barınma ve toplumsal hizmetler ve sağlığına, güvenlik ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine kavuşmak tüm insanların hakkıdır” diyen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin esasınadır aslında. 

Çünkü her gün bize bu ülkede öznenin artık halk olmadığını üzerine basa basa söylüyorlar. 

Nüfusun yüzde 50’sinin yoksulluk içinde olduğunu, ülkenin gençlerinin üçte ikisini daha iyi bir gelecek umudundan mahrum ederek sadece yol parası ve karın tokluğuna çalışmaya razı hale getirdiklerini,  avucunda “aş, iş” yazarak intihar eden insanların varlığını inkar edenler ve bundan utanmayanlar, TBMM’de “millet aç, kuru ekmeğe talim ediyor” sözlerine “kuru ekmek buluyorsa aç değildir” cevabı verecek kadar kibir içindedirler. Onlar için “daha iyi bir hayat mümkün” demek dahi iktidarlarına yönelik  ölümcül bir tehdittir.

İktidarda kalmaları, ancak kitlelerin yaşamaya değil sadece hayatta kalmaya razı olmasına bağlı çünkü...Bu nedenle iktidar, kendi bloku içinde yer almayan herkese siyaseti, söz söylemeyi yasaklıyor. Ortaklar  bunu çoğu kez ferman hükmündeki nutuklarıyla yapıyorlar. Gençlerin, işçilerin, kadınların, köylülerin  hayatta kalmayı aşan bir beklentisinin olmaması için toplumu bazen doğrudan tehdit ederek bazen de hakaret davalarıyla sessizleştiriyorlar. 

Kaldı ki, çok uzun bir süreden beri bu rejim hukukun yerine keyfiliği, kapsayıcı kurumsal demokrasinin yerine dışlayıcı tekciliği koyuyor. Her türlü eleştiriyi ve itirazı düşmanlık sayarak  kurduğu opak ve hesap vermeyen sistem ile kamunun kaynaklarını kendi dar çevresine sadakat esasına göre dağıtıyor. 

Sonuç ortada. MetroPOLL’ün Kasım 2020 Türkiye’nin Nabzı’nda yer alan verilere göre, nüfusun yarısı gelirini kaybetmesi halinde mevcut birikimleriyle geçimini sağlayamayacak durumda. Yani yoksul.

Bu yoksulluk hem ABD’den gelen CAATSA  yaptırımları hem de öncü yaptırımları zaten hayata geçiren ama heybedeki daha büyüklerini Mart 2021’e erteleyen AB yaptırımları ile daha da artacaktır.

Çare belli...

805 imzalı bildiride söylendiği gibi halkın özne olduğu, birimizin sesinin ötekini bulacağı barışçı, çoğulcu, özgür, eşit ve adil demokrasi zemininin yeniden inşası ve bunun için  iktidarın başı sıkıştığında desteğe koşan değil, gerçeğe tutunan insanların el ele vererek iç politikadan dış politikaya aklı yeniden öncelemesi...


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.