Turhan Kayaoğlu
Şub 04 2018

İnsanı uygarlaştıran hayvan: At (Tarım aracı, ulaşım aracı, iktidar aracı)


Asya steplerindeki göçebeler, atı önce yemek için kovaladı. Sonra atı ehlileştirdi ve yemek için onunla başka hayvanları kovaladı. At insanın vazgeçilmez yol arkadaşı oldu. Taşıyarak, çekerek ve koşarak ona yardım etti. 

Alman tarihçi Reinhart Kosellecek’in deyişiyle “hız makinesi” oldu. At sayesinde uzun mesafeler kısaldı. Kabile reisleri kilometrelerce ötedeki diğer kabilelerle haberleşebildi, birbirinden uzak kabileler arasında evlilikler mümkün olabildi, genler karıştı, insan gelişti.

Atın kökeni dört milyon yıl öncesinin Kuzey Amerika’sına dayanıyor. Atalarına equus deniyor. Bu prehistorik at 10 bin yıl önce tarihe karıştı. 

Ama milyonlarca yıl önce Bering Boğazı’ndan Asya’ya geçerek Avrupa ve Afrika’ya yayılmıştı bile. İnsanın yardımıyla yüzlerce türe ve cinse ayrıldı. İspanyol, Berber, Arap ve İngiliz atları bunların en önde gelenleri.

Atlar iri ve güçlü dişleriyle otlayabiliyor ve özel sindirim sistemiyle selülozu bol, proteini az otlar yiyerek gıdasını alıyor, bunu öğüterek enerjiye ve enerjiyi de kas gücüne dönüştürüyordu.

Atların çektiği iki tekerlekli kağnılar M.Ö. 4000’lerde insanın ilk taşıma araçları oldu. Atlar büyük gövdeleri ama öncelikle hızlılığı sayesinde insanın yalnızca günlük yoldaşı değil, onun en önde gelen iktidar aracı da oldu. 

MÖ 2000 yıllarında atların çektiği savaş arabaları yapıldı ve antik dünyada daha önce benzeri görülmemiş şekilde mobilize ordular ortaya çıktı. Mısır ve Hititler arasındaki Kadeş Savaşı’nda atlı arabalar tayin edici bir rol oynadılar.

Atın “hazarda ve seferde” bu kadar çok kullanılması at bakımını da gerektiriyordu. Şuppiluliuma zamanında Hititlerin komşusu olan Mittani krallığından Kikkulu adlı bir zat, at bakımıyla ilgili bir el kitabı yazmış. (Türkçeye çevrilip bizim Büyükada’daki faytonculara dağıtılmalı, belki?)

At sürmeyi çok kolaylaştıran “eyer”i Asurluların icat ettiği biliniyor. M.Ö. 700’lerde Asurlu süvari birliklerince kullanılan bir tür saçaklı kumaştı bu eyerler.  

Öte yandan atı ilk kez İskitlerin ehlileştirdiği ve binek hayvanı olarak kullandığı söylenir. Avcılık ve balıkçılıkla hayatlarını sürdüren İskitler M.Ö. 700’lerde ata binme sanatını edindikten sonra hayvancılığa başlamış, Asya steplerinde bir otlaktan diğerine yüzlerce kilometre yol alan hayvan sürülerini gütmüşler. 

Atlar, zamanla İskitlerin hızlı saldırılarını ve ani baskınlarını mümkün kılan gizli silahları olmuş. 
Yunanlılar, dörtnala sürdükleri atların çıkardığı toz duman içinde gök gürültüsü gibi höyküren ve vahşi çığlıklarla saldıran İskitlerin karşısında dehşete düşmüşler, kötü ruh ve cinlerin gazabına uğradıklarını sanarak elden ayaktan kesilip donakalmışlar. 

Yunan mitolojisindeki insan başlı, at gövdeli sentorların (centour) işte atının gövdesiyle bütünleşmiş olan bu İskitli süvarilerden kaynaklandığı sanılıyor.

Yunanlılar atın üzerindeki o korkunç hayaletin insan olduğunu anladıktan sonra at onların da can yoldaşı olmuş. Homer zamanında soyluların adlarının at (hippos) ile kombine edildiği görülüyor: Hipponaks, Hippokrates gibi. 
Hipodrom sözcüğünü de hippos ve “domos” (yol/hat) sözcüklerinin bileşimi olarak türetmişler.

At arabaları yüzlerce yıl sonra Roma İmparatorluğu’nda da ordunun önemli donanım araçlarından biriydi. Sefere çıkan konvoyun sonunda 500 kadar arabayla lahana taşınır, askerlerin yaraları haşlanmış lahana yaprağıyla iyileştirilirdi.

1200’lerde basit ama uygarlığın gelişiminde tekerleğin ve matbaanın bulunuşu kadar önemli olduğu kabul edilen bir icat çıkageldi: üzengi. 
Moğollar üzengi sayesinde dünyanın en büyük imparatorluğunu kurdular. Üzengi, sürücülerin at sırtında denge kurmasını sağlıyor, eğilerek, hatta arkaya dönerek serbest kalan elleriyle mızrak ve ok atmasına olanak veriyordu.  

Ata binme sanatını Araplardan öğrenen İspanyollar, atı yeniden “Yeni Dünya”ya götürdüler. Hernán Cortez 1519’da Mexico’ya geldiğinde Aztekler atı bir tanrı olarak algıladılar. 

Tanrının üzerinde oturan bir insanı nasıl yenebilirlerdiki! İspanyollar Aztekleri hemen egemenlikeri altına aldılar ve atları sayesinde yeni kıtayı ele geçirip kontrol edebildiler.

“Atlara Veda” adlı kitabın yazarı Alman kültür tarihçisi Ulrich Raulff, Cortez’in emrinde engisizyonlardan kaçan ve hayvancılıktan anlayan birçok Yahudi olduğunu anlatır. Ona göre kuzeye göçerek çiftlikler kuran bu Yahudiler Amerika’nın ilk kovboylarıymış.

Atlı süvariler, tarihte yüzlerce yıl boyunca en hızlı hareket eden ve tam zamanı geldiğinde düşmanın kalbine sivri bir kama gibi girip savaşın kaderini belirleyen askeri birliklerdi. 

Ateşli silahların kullanılmasıyla atlı birliklerin saldırısı geri püskürtüldü. Birinci Dünya Savaşı’nda motorlu araçlar atlıların yerini aldı. Ancak atlar hâlâ büyük bir öneme sahipti. Düşman cephesine yapılan baskın ve sabotajlarda etkin olarak kullanıldılar. 

Motorize olmayan birliklerde yedi askere bir at düşüyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda ise dört askere bir at düşüyordu. Özellikle doğu cephesinde az mekanize olan yedek parçaları ve yakıtı biten birliklerde atın varlığı hayatın kendisiyle özdeş olmuştu.

Atlar yalnızca savaş aracı değildi. Atlarla ormanlarda tarım arazisi açıldı, tarlalar sürüldü, düven çekildi, hayvan sürüleri güdüldü. Atlar güç gerektiren işlerde çeşitli biçimlerde kullanıldı. ABD’de tarımda kullanılan atların sayısı 1840’ta 4 milyon iken, 1900’de 24 milyona yükseldi.

Buharlı lokomotifler uzun mesafeli taşımacılıkta devrim yarattılar ama ekonomik gelişme ve şehirleşme paradoksal olarak ata olan gereksinimi de artırdı. 

Taşrada mal ve insan taşımacılığı hâlâ atlarla yapılıyordu ve şehirlerde otobüsler ve tramvaylar atla çekiliyordu. 1900’de Londra’da 300 bin at “görevliydi”. 

Yeşil yakıtla gidiyorlardı: saman, arpa, yulaf! Ancak müthiş bir çevre kirliliğine yol açıyorlardı. Ortalığa günde 3-4 milyon litre sidik ve tonlarla pislik saçıyorlardı. Ölen atların da sokaklardan kaldırılması gerekiyordu. 

Bütün büyük şehirlerde aynı sorun vardı. 1898’de New York’ta ilk şehircilik konferansı toplandığında at pisliği gündeme damgasını vurdu. Katılımcılar soruna bir çözüm bulamadılar ve toplantıyı erken bitirdiler.  

Fatihler hep at üstünde olmalı. Napolyon bunu biliyordu. Şaha kalkmış bir atın sırtında resmedilmiş bir Napolyon artık ne kısa boylu ne de yarı şişkoydu, tersine tanrılaşmış bir görünüşü vardı. Ancak Napolyon Paris’in bir meydanında at sırtında bir heykelinin dikilmesine kararlı bir biçimde karşı çıkmıştı. 

Prusya kralı III. Fredrik gerçek bir kral mıydı? Filozof Immanuel Kant merak etmişti bunu. Çünkü bu kral 1797’de kendisini at sırtında halka göstermek yerine Königsberg’e bir araba içinde gitmiş. Belki bu iki kral da heykellerin er geç ayaklanan halk kitleleri tarafından yıkıldığını biliyorlardı.  

Gelmiş geçmiş bütün zamanların en ünlü atı, Büyük İskender’in Bukefalos’udur. Büyük İskender, Doğu ve Batı uygarlıklarını birleştiren çok kültürlü bir dünya devleti kurmayı düşledi. 

Başkent Babil olacaktı. Ne ki, ömrü yetmedi. 12 yaşındayken Thessalienli Filinikos, İskender’in babası Filip’e vahşi bir at satmak ister. Ama bu at, üzerine çıkan değme ustaları yere atar. Filip sinirlenip “götürün bunu” diye bağırır. 

O anda İskender öne fırlar ve “ben ona hakim olmasını bilirim” der. Baba çok kızar ve “başaramazsan bu burnu büyüklüğünün cezasını ödersin!” diye homurdanır. 

İskender atı yularından tutup güneşe doğru çevirir. Onun kendi hareketli gölgesinden huylandığını görmüştür. Atla bir süre yanyana gidip sakinleştirdikten sonra sırtına atlar. Artık kaynaşmışlardır. 

Bukefalos başı beyaz, gövdesi kapkara, iri bir attır. Efendisine Hindistan’a kadar hizmet eder, orada ölür ve büyük bir törenle gömülür. 

İskender Pakistan’da, Rawalpindi yakınlarındaki bir araziye bir şehir kurdurur ve adını Bukefalos koyar. Bugün orada bulunan bir Budist tapınağı hâlâ Bukefalos’un mezarı olarak korunmaktadır.

Napolyon’la III. Fredrik’in atlarıyla ilşkisinin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Ancak Büyük İskender’le birlikte hayatlarını atlarıyla paylaşan tanıdığımız pek çok sima var. 

Bunların başında Red Kit ve Düldül’ü, Zorro ve Tornado’su geliyor. Ölüme ramak kala bir ıslıkla koşup gelen ve onları sırtlarına alıp ufukta tam gaz kaybolan sahibine ölesiye sadık atlardır bunlar. Bir de bizim Köroğlu ve Kırat’ı var. Onun atı da en az Düldül ve Tornado kadar marifetliydi muhakkak!

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar