Ergun Babahan
Oca 19 2018

The Post’u izleyip gelip Türk medyasını okumak!

 

Basın, yönetilenlere hizmet için vardır, yönetenler değil.
            (Amerikan Yüksek Mahkeme üyesi Hugo Black)

Montreal’de hava sıcaklığının -20’lerden mevsim normalleri -3-4’lere gelmesini fırsat bilip Steven Spielberg’in The Post’unu izlemeye gittik.

Gazetecilik okullarında gösterilmesi gereken bir film. Gazeteci nedir, ne değildiri beyaz perdede mükemmel bir şekilde anlatmış.

Film gençlik yıllarıma götürdü bir anda… Yıl 1971… Gazeteciliğin ‘‘taş devri.’’ Daktilo, kurşun dizgi dönemi…

Daktiloda yazdığınız haber önce düzeltmenden geçiyor, tek tek dökülen kurşun harfleri kullanan dizgiciler cümleleri birer birer kalıplara yerleştiriyor. 

Amerika’yı sarsan haberler böyle oya gibi işlenerek hazırlanıyor baskıya. Rotatifler dönüyor ve taze mürekkep kokusuyla gazeteler birer düşüyor banta... 

Ne otomatik paketleme var, ne de paketleri kamyonlara taşıyan bantlar. Gazetelerin Türkiye’de koltuk altında satıldığı yıllardı bunlar: Yazıyor, yazıyor diye bağırılan dönem.
İstanbul gazetelerinin meyhane baskısı yapıp Taksim’de satışa çıkardığı, Yeni Asır almak için insanların Efes Oteli’nin hemen yanındaki sokakta kuyruklar oluşturduğu yıllar.

Ben kurşun dizgili bu dönemine yetişemedim. Yeni Asır’da bilgisayarla başladım, Sabah’ta da hep en son teknoloji ile çalıştım. Ama Günaydın’da, Milliyet’te ve Cumhuriyet’teki arkadaşlarım çalıştılar. Nebil Özgentürk, Mustafa Balbay, Celal Başlangıç, Hakan Tartan...

Gazeteciliğin yoksul ve masum yıllarıydı. Haber atlatıp birbirimizi kızdırdığımız yıllar. Haber atlamanın bedelinin ağır olduğu yıllar.

Şimdi dönüp bakınca o kadar masum olmadığını fark ediyorum elbette. Yöneticilerden hesap sorardık, özellikle seçilmiş olanlardan ama ‘atanmışlara’ dokunamazdık.

Kürt kelimesi geçmezdi gazetede, Ermeni Soykırımı’ndan haberimiz bile yoktu. 1938 Dersim Katliamı binanın kapısının giremezdi. Alevileri yazamazdık…

Ama seçilmişler öyle değildi. İster belediye başkanı, ister bakan, ister başbakan olsun; elimizi tutmazdık. İzmir’in ünlü belediye başkanı, merhum İhsan Alyanak’la kavgamız meşhurdu.

Öyle ki, sahte bir yangın alarmı ile gelip gazeteyi basmıştı. Dev bir itfaiye ordusu ile…
Sonra, seçilmişler medya patronlarını satın almayı öğrendi; medya patronları da yönetici ve yazarlarını… Herkes kirlendi.

Ama bugünkü gibisi hiç olmadı. Çünkü medya en azından birbiriyle kavga ederken birbirini bir ölçüde denetlerdi.

Şimdi o da kalmadı…

Saray’ın ağzına bakan, ona yaranmak için birbiriyle yarışan bir medyamız var. Utanma duygusunun kalmadığı bir medya bu.

Seçilmişi denetlemeyi bırakın, denetlemeye kalkanla kavga eden pişkin bir medyamız var.
Dün Nixon’la, bugün Trump’la kora kor mücadele eden gazetecileri görünce, bizimkilere ne diyeceğini bilemiyor insan.

The Post’a dönersek…
Babasından kalan gazetenin başına, kadın olduğu için eşi getirilen bir kadın patron ile heyecanlı, dürüst ve cesur bir gazeteci grubunun öyküsü… Eşi ölünce gazete yönetimi Katherine Graham’a kalıyor. Gazeteyi zaman içinde bir dünya markası haline getiren kadına...

Muhabir imzasının büyük önem taşıdığı, haberi yayınlanmadığı için çekip giden muhabirin koca gazeteleri sarstığı bir dönem bu…

Washington Post, The New York Times’a göre küçük bir kent gazetesi…

Ve New York Times, Savunma Bakanı Robert McNamara’nın Vietnam Savaşı’na ait gizli belgelerini ele geçirip yayınlamaya başlıyor. Belgeler, tüm başkan ve savunma bakanlarını

Vietnam Savaşı hakkında halka yalan söylediğini ortaya koyuyor.

Nixon dahil…

Başkan Nixon, Federal Mahkeme’den aldığı bir kararla New York Times’ın yayınını durduruyor.

Haber atlamanın öfkesini de yaşayan Yayın Yönetmeni Ben Bradlee, aynı belgeleri ele geçirdiğinde, Katherine Graham’ın önünde üç zorluk vardır…

Birincisi gazeteyi güçlendirmek için gerçekleştirmek üzere olduğu halka arzı tehlikeye düşürmek; yakın aile dostu McNamara’yı küstürmek; en önemli hapse girmek ve iktidar baskısıyla gazeteyi kaybetmek…

Gazetecilik adına en çarpıcı diyalogların geçtiği, iş ve gazetecilik deneyimi olmayan bir kadının babasından aldığı içgüdülerle tek başına riskli kararlar almasının zorluğunun çarpıcı bir biçimde anlatıldığı sahneler…

Gazetecilik, gazete patronluğu kadar bağımsız yargının da önemini gözünüze sokan sahneler bunlar, Ustaca çekilmişler…

Bence filmin gazeteciler için en hayati cümlesi Ben Bradlee’nin şu sorusuydu: (İktidarı) biz hesap verir tutmazsak, kim yapacak?

Türkiye’nin ahvali, bu sorunun cevabında yatıyor...