Tiny Url
http://tinyurl.com/ycmro2wk
Eyl 09 2018

Çiğdem Toker ve Aydın Engin de 'yeni Cumhuriyet' ile yolları ayırdı

Cumhuriyet Gazetesi'nin yönetimini AKP ile işbirliği yaparak devralmakla suçlanan Alev Coşkun ve ekibinin göreve başlamasının ardından gazetede istifalar ve işten çıkarmalar devam ediyor.

Yaprak dökümünün son halkasındaki isimler Aydın Engin, Çiğdem Toker, Melis Alphan ve Hakan Kara oldu. 

Coşkun ve ekibi, Cumhuriyet Vakfı ile yaşanan anlaşmazlığı AKP ile işbirliği yaparak lehte sonuçlandırmaya çalışmakla suçlanırken, gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği'ne Murat Sabuncu'nun yerine Aykut Küçükkaya'nın getirilmesiyle birlikte, Yazı İşleri Müdürleri Bülent Özdoğan ve Faruk Eren görevden alındı.

Ardından da, Aslı Aydıntaşbaş, Tayfun Atay, Güray Öz, Hikmet Çetinkaya, Özgür Mumcu ve Kemal Can'ın da aralarında olduğu çok sayıda yazar ve karikatürist Musa Kart gazeteden istifa etti. 

İstifaların son halkasını ise, Aydın Engin, Çiğdem Toker, Melis Alphan ve Hakan Kara oluşturdu.

Coşkun ve ekibinden bazı isimler, Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin hapis yattığı Cumhuriyet davasında da aleyhte tanıklık yaparak eleştiri oklarının hedefi olmuştu.

Melis Alphan, Twitter hesabından yaptığı paylaşımla ayrıldığını duyurdu:

Bu arada Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri de bir paylaşımda bulunarak, baskınlar, yasal süreçler, tutuklama ve hapis cezalarının ardından, son bağımsız gazete Cumhuriyet'in, Erdoğan ile aynı çizgideki ultra-ulusalcılar tarafından devralındığını belirtti. 

Paylaşımında Piri, "Bu, Türkiye'de kalan son basın özgürlüğüne vurulan nihai bir darbe değil mi" diye de sordu.

İşte Aydın Engin'in veda yazısı:

"Eyvah, yaşasın, ben yine gidiyorum

Dört yıl önce, Cumhuriyet’te yeniden yazmaya başladığımdaki ilk Tırmık’ın başlığı “Eyvah, yaşasın, ben yine geldim” idi. 
Aradan dört uzun zorlu yıl geçti. Bu Tırmık’ın başlığı da ilkine “biraz” benziyor: 
Eyvah, yaşasın, ben yine gidiyorum... 
Geçen cuma günü Cumhuriyet Vakfı yeni yönetimini seçti. Yeni yönetimin benimle çalışmak istemeyeceğine eminim. Benim yeni yönetimle çalışmayacağıma ise kesinlikle eminim. 
Dört yıl gibi kısa, ama kimilerimize kırk yıl kadar uzun gelen harikulade bir serüvendi. Ateşi ve ihaneti de gördük, elini taşın altına değil ateşe duraksamadan sokan kadın ve erkekler de tanıdık. 
Cumhuriyet de benim için buraya kadarmış. 
Giderken eli boş gitmiyorum. İkramiyemi AKP Reisi’nin elinden alıp gidiyorum: Yargıtay’da sırasını bekleyen yedi buçuk yıl... 
Boşverin. 
Hapishane bilmediğim yer değil. İstanbul’un bütün sivil ve askeri hapishanelerinde defalarca konuk edildim. Bir Silivri kalmıştı...

***

Yukarıda hatırlattığım dört yıl önceki ilk “Tırmık”ta şöyle yazılmıştı: 
“... Başlıktaki ‘eyvah’ da, ‘yaşasın’ da benden değil. Kimlerden bilmiyorum. Kim olduklarını, ‘Eyvah’ ya da ‘Yaşasın’ diyenler zaten biliyor (.....) Sözün özü: ‘Eyvah yine geldi’ diyenlere eyvallah, ‘Yaşasın yine geldi’ diyenlere selam…” 
Dört yıl sonraki bu Tırmık da benzer bir cümleyle bitsin. 
“Eyvah yine gidiyor” diyenlere selam olsun, “Yaşasın yine gidiyor” diyenlere eyvallah..."

İşte Çiğdem Toker'in veda yazısı:

"Değerli okurlar, görsel ve içerik olarak alıştığınız dört parçalı bir sayfa yok bugün. Haftanın Dem’i, tek parça. 
İki yıl önce, genel yayın yönetmenliği için görevlendirildiğinde (ertesi ay gözaltına alınıp tutuklanacağını, iftira ve asılsız suçlamalar eşliğinde bunun 17 ay süreceğini, sonra da ağır hapis cezasıyla cezalandırılacağını henüz bilmeyen) sevgili meslektaşım Murat Sabuncu’nun “Hafta içi yazılara ilave bir de geniş haftasonu yazısı olmalı” teklifiyle başladığımız pazar yazıları sona eriyor. 
Sadece pazar da değil. 
Bugün bu köşedeki dem’lerin sonu.

***

İnsanın kendi yazısından alıntı yapması tuhaf kaçsa da bazen bir mecburiyet olarak karşısına dikilebiliyor. 28 Ekim 2013 tarihli ilk yazımdan bir cümle: 
“Hoyrat, hoyrat olduğu kadar tuhaf zamanlardan geçiyoruz.” 
Son kullanma tarihi hâlâ geçmemiş bu cümleye şaşırarak baktıktan sonra şu bölümü paylaşmak istedim: 
“Enikonu kayganlaşmış bir zeminde; iyi haberciliği kendine dert eden bir ekibin parçasıydım. 
Bir bahar akşamı, Ankara temsilciliğini yaptığım gazete tarumar edildi. Arkadaşlarım görevden alındı, ayrılmaya zorlandı. Önce mali; peşi sıra gelen siyasi operasyon, gazetemizi bizim olmaktan hızla çıkardı. 
Ne gönül bağı kalmıştı ortada ne de heves. 
Biat hakkımı, gazetecilik ile ‘ekmek parası’ sözcüklerini hiçbir vakit yan yana getirememiş ruhumdan yana kullandım: 
Gittim. 
Bir yaz akşamı, her anlamda darmadağın edilen gazetemden hangi sebeple ayrıldıysam; adını aldığı bayramın arifesinde aynı sebeple Cumhuriyet’teyim: 
Heves ve heyecan...”

***

Kurucusu Atatürk ile, adı, ilkeleri, kökleri, taşıyageldiği saygınlığıyla dünyada bir benzeri olmayan gazetem Cumhuriyet’teki ilk yazım, aktardığım o heves ve eşsiz heyecan ile yazılmıştı. 
Hatırlı kısmı da Cumhuriyet’in istisnasız her siyasi iktidar döneminde ağır bedeller ödemiş tarihinin gazeteciliğe kattığı sorumluluktan da kaynaklanıyordu. 
(Sakın ola heves ve heyecan çocuksu bir sorumsuzluğu çağrıştırmasın. Toplumsal sonuçlar üreten bir işi hakkıyla yapmanın biricik önkoşulu gördüm bu iki itici gücü. Hem de bu yaşıma dek.) 
Bugünkü yazının son oluşu -kiminizin “akıllıca” bulmayacağını bildiğim- heves ve heyecanın yerini ağır bir üzüntüye bırakmasından kaynaklanıyor. 
Tartışmalı bir dava süreci sonunda gerçekleşen yönetim değişikliğinin ardından “Atatürk’ün Cumhuriyet’i” başlığını taşıyan dünkü açıklamanın, her duruşmasını izlemeye çalıştığım ağır ceza yargılamasında, Cumhuriyet davası iddianamesindeki çizgi değişikliği suçlamasını hatırlatması üzüntümün nedenlerinden biri. 
O üzüntü, gitme vaktinin geldiğini haber verirken, şunu söylemek zorundayım: 
Her türlü “çizgi” ve “yayın politikası” uyuşmazlığı bir yana, olağanüstü bir dönemde gazetecilik yargılanır, kriminalize edilir, meslektaşlarımız maddi unsur içermeyen, delil niteliği taşımayan suçlamalarla aylarca tutuklu kalır, gazetenin yayın politikası suçlama konusu edilir, çocuklarına acı çektirilir, gazetecilik iktidar medyası desteğiyle itibarsızlaştırılmaya çalışılırken dahi Cumhuriyet’te gazetecilik yapıldığının, güç koşullar altında özgürlükçü, çoğulcu bir tutumun benimsenmeye çalışıldığının ve halkın haber alma hakkı için -demokratik bir ülkede söz konusu dahi edilemeyecek- riskler alındığının tanığıyım. 
Herkesin kendi vicdanıyla yaşadığı inancı ve birbirine eşit ağırlıkta iki teşekkür ile noktalıyorum: 
Biri bu süre zarfında, bir gazetecinin -hele ki bu konjonktürde- ihtiyacı olan en büyük servet saydığım bağımsızlık ve özgürlük duygusunu Cumhuriyet gazetesinde beş yıl boyunca istisnasız her an yaşatan bütün yöneticilere ve meslektaşlarıma. 
Diğeri: Bu süre zarfında destek veren, dayanışma gösteren, yazılara dair duygu, düşünce ve eleştirilerini cömertçe paylaşan tüm değerli okurlara. 
Tartışmasız hiç değişmeyecek olansa Cumhuriyet’te yazmaktan, Cumhuriyet’e yazmaktan ömrümce sürecek bir kıvanç ve onur duyduğumdur. 
Cumhuriyet sonsuza dek yaşamalı."