Tiny Url
http://tinyurl.com/y9fp4v8v
Ergun Babahan
Kas 12 2018

Kadri Gürsel yanılıyor, anaakım medya askeri vesayetin ve yalanın sözcüsüydü

Kadri Gürsel geçenlerde Artı TV’de katıldığı bir programda ana akım medyayı övmüş ve bu merkezin namuslu gazeteciler yetiştirdiğini söylemiş. Ona göre mesleğin yeniden güç ve itibar kazanması, buranın tekrar güçlenmesinde yatıyor.

Halifelerin, ailelerinin, eşlerin, damatların, amcaların kanlı çekişmelerini hatırlamayan Müslümanların İslam’ın altın çağına; İstiklal Mahkemeleri’ni, Şark Islahat Planı’nı, Takrir-i Sükun Kanunu’nu, Trakya Pogromu’nu, Dersim’i bilmeyen veya hatırlamayan sekülerlerin Mustafa Kemal dönemini nostalji ile anarak o günlerin özlemini çekmesine benzemiş bu söylemi…

Türkiye’nin merkez medyası namuslu ve vicdanlı gazeteci yetiştiren bir okul olmadı çünkü özellikle de 1980’nin ikinci yarısından itibaren.

Her şeyden önce bu medya çok uzun yıllar Kürt gerçeğini, Müslüman gerçeğini, Alevi gerçeğini, Ermeni Soykırım gerçeğini yok saydı, görmezden geldi. Sadece saymakla kalmadı, bu konuları gündeme getirenleri hedef gösterdi, çoğu zaman da asılsız ve yalan haberlerle.

Gerçeği dile getirmek gerekirse, bu konuda başı bir dönemim ‘Amiral Gemisi’ denilen Hürriyet çekti. Hürriyet gazetesinin askerleri rahatsız eden Eren Keskin’den Orhan Pamuk’a, Ahmet Kaya’dan Hrant Dink’e kadar sayısız isim hakkında yaptığı haberleri ve yorumları hatırlamak yeter artar bile.

Kendini namuslu sayan bir gazeteci, askeri korumak için konuyu cinsel taciz boyutuna bile getirmişti köşesinde...

Hürriyet bu konuda devletin derin kaynaklarıyla sıkı bir işbirliği içinde çalışır, Ankara’nın karanlık mahfillerini rahatsız eden herkes bu gazetenin haber ve köşelerinden payını alırdı.

Mesela tarihçi Caroline Finkel’in Genelkurmay arşivlerine girmesinden rahatsız olanlar, bu konuda hemen bir köşe yazısı yazdırmış, Ahmet Altan’ın romanının çalıntı olduğu gibi komik bir iddiayı gazetenin manşetine taşıttırmıştı.

Ana akım medya ‘susma ve susturma’ üzerine kurulu bir anlayışa sahipti. Devlet için rahatsızlık verici konularda susma, bu konuları gündeme getirenleri de susturma.

Öyle ki, gazeteler AKP iktidarına kadar rahatça ‘Kürt’ kelimesini kullanamaz, askerin tepkisinden çekinirdi. Asker davet edince koşarak Genelkurmay’a gider, aldığı brifingleri sivil siyasetçiye ‘balans ayarı’ vermek için manşet yapardı.

Bu medyanın köşe yazarları çoğunlukla sivil siyaset biçimini aşağılar, askere sürekli davet çıkarırdı. Her gün bir parti başkanına hakaret eden yazarlar, askeri rahatsız eden konulardan özenle uzak dururdu.

Bu ‘rejim bekçiliği’ karşılıksız değildi. Bu görevinin karşılığını devletten nemalanarak alırdı. Dönüp baktığımızda Doğan Grubu’nun Dışbank’ı, Petrol Ofisi’ni İş Bankası kaynakları üzerinden satın alması, Sabah Grubu’nun yetersiz kaynaklarıyla batan Etibank’ın sahibi olması hep bu işbirliğinin sonucuydu.

Askeri vesayet tekçi sisteme sahip çıkılmasına karşılık ekonomik yağmaya sessiz kalır, hatta destek verirdi.

Bu sistemin tepe yönetimi, yazarları dönen dolapların farkında idi. Herkes önemine ve konumuna göre payını alır, o yüzden düzenin işleyişine destek olurdu. Bugün muhafazakârlık kisvesi altında sürdürülen soygun ve yağma, o dönem Atatürkçülük adına yürütülürdü.

Özetle diyeceğim şu: Türkiye’nin merkez medyası denilen kesim, mesleğine ve ülkesine ihanet etti. Arsız bir zenginleşme ve tüketim kültürü üzerinden ülkede olup biten her türlü hak ihlali ve yolsuzluğa sessiz kaldı, bu yolsuzluğun bizzat ortağı oldu.

Bugün Batı dünyasında da medya giderek finans veya büyük sanayi kuruluşlarının elinde. Ama kendine merkez diyen ve saygı duyulan hiçbir medya kuruluşu, patronunun işi için bırakın arsızcayı, örtülü lobi bile yapmıyor. Bizde patronun karton fabrikası için bakan peşinde koşan genel yayın yönetmeni merkez medyadan çıkmıştı…

O yüzden, mesleğin kurtuluşu eskinin merkez medyasına dönüşte değildir. Çürümenin başlangıç noktalarından biri orasıdır. O medya gazetecilik ilkelerine bağlı kalıp denetim işini doğru düzgün yapsa, bugün pervasız bir Erdoğan tek adam rejimiyle karşı karşıya kalmayabilirdik.

Kendine merkez diyen medya sadece rejim bekçiliği yaparak ekonomik yağmaya ortak olmadı, birbirini yok ederek kendi ayağına da kurşun sıktı.

Sonuç olarak içindeki mallarla beraber satıldı. Dün askeri vesayet sistemine hizmet ederek Erdoğan’a “muhtar bile olamaz” manşetleri atanlar, bugün onun gazetelerinde pişkince ona ve rejimine hizmet ediyor. Eğer namuslu gazetecilik buysa, ben almayayım.

Çözüm çürümüş merkez medya düzenine dönmek değildir. Çünkü orada demokrasi, insan hakkı ve editoryal bağımsızlık yoktur. Pazarlık, iş takibi, yalan haber ve duyarsızlık vardır.

Çözüm örgütlenmiş, gazete patronundan editoryal bağımsızlığını almış ve evrensel meslek ilkelerine saygılı gazeteci kadrolarındadır.