Kolaborasyon

Anne Applebaum The Atlantic dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında “Why do Republican leaders continue to enable Trump?” başlıklı upuzun bir makale yazdı. “Neden önde gelen Cumhuriyetçiler Trump’ın elini kolaylaştırmayı sürdürüyor?” diye çevirelim. 

Yazar makalede Stalin Rusyası, komünist Doğu Almanya, Macaristan ve Polonya’nın totaliter rejimlerindeki yaygın kolaborasyon/işbirlikçilik örneklerinden hareketle Trump Amerikasını anlamaya çalışıyor. 

Türkiye’ye ve şu sırada dünyayı kasıp kavuran, utangaçların illiberal, sözünü esirgemeyenlerin de faşist dediği pek çok memlekete uyarlamak mümkün. 

Kolaborasyon kavramı Frenkçe; yarısı Nazi işgâli altındaki Fransa’da bir avuç anti-Nazi’nin yanında devasa, açık veya gizli “collabo” yani işbirlikçinin mevcudiyetinden türemiş bir kelam. 

De Gaulle’ün Londra’da Müttefikler nezdindeki irtibat subaylığı görevinde bulunmuş, su katılmamış anti-Nazi rahmetli kayınpederim savaş bittiğinde “Fransa’da bu kadar çok anti-Nazi olduğunu bilmezdim” diyerek dalga geçermiş, birdenbire peydahlanan demokrasi âşıklarını imâ ederek. 

Anti-Nazi olarak nitelediği kitle elbet Nazisever yığınlar. 

Kolaborasyon sözünün, tarihten gelen yüklü tınısı sayesinde Türkçeye girmesinin de vakti geldi. 

Applebaum özünde illâki faşist olmayan ama bir şekilde, bir gün, bir nedenle muhalefet etmekten vazgeçen, sultası altında yaşadığı rejimden şikâyet etmeyi bırakan, az ya da çok kazadımına ayak uyduran insanları anlamaya çalışıyor. Yazar daha ziyade kanaat önderleri ve elitlerden bahsetse de yaptığı sınıflandırma sıradan insanlar için de geçerli. 

2013’ten sayarsak son yedi küsur yılın Türkiyesi artan dozda kolaborasyona şahit oluyor. Eskiden “Türkiye’de iyi şeyler de oluyor” lakırdısıyla siyasî İslam geleneğinden gelmeyenlerce tezgâhlanan “hoşgörü” zaman içinde gayretkeş bir tarafgirlik ve akabinde düpedüz işbirliğine dönüştü.

Applebaum sekiz kategori sıralıyor. 

“Rejimle aramız iyi olursa muhalefetteyken yapamayacağımız şeyleri yapabiliriz” diyenler. 

“Bu dönemde büyük işler başarabiliriz” diyenler. 

“Ülkeyi bu rejimden koruyabiliriz” rüyası görenler. 

Konuşmaktan korkanlar. 

“Bunlarda belki iş yok ama bizim taraf daha beter” diyenler. 

“Hiçbir şey önemli değil hayatta” deyip devamlı alay eden sinikler ve nihilistler. 

“Her durumda iktidara yakın olmalıyım” derdinde olanlar. 

“Ben kişisel olarak bu konumumdan muhakkak yararlanacağım” diyenler. 

Bu kategoriler faşizme alışmaya karar vermiş olanların yaşadıkları her memleket için geçerli esasen. 

Türkiye yedi küsur yıldır, dozu artarak süregelen faşizme ne alışanlar gördü. Müslüman mahallesinde doğuştan gönüllü kullardan söz etmiyorum, onlar zaten baştan şartlanmış, geri adım atma imkânları bile yok. 

Söz konusu olan sonradan olmalar, biat etmeyi tercih edenler, otosansür uygulayanlar, görmezden gelenler, algıda seçicilik yapanlar, dilsiz şeytanlar, “sonradan olandan kork” sözünü kanıtlarcasına alışmışlıktan kudurmuşluğa terfi ederek rejimin sözcülüğüne soyunanlar… 

Bu sonunculardan medenî troller tanımlamasıyla bahsetmiştim. Şu sırada Libya “seferi” ile gemi azıya almış vaziyetteler.  

Kolaborasyon her yerde, kamusal veya özel, en küçük birimden en kadim kuruma kadar yaygın. Rejim derinleştikçe, kolaborasyon da artıyor, azalmıyor. 

Alışılıyor, faşizme dahî. 

Kolaborasyonun yaygın olduğu üç toplumsal meseleyi kısaca inceleyelim: medya, dış politika ve ekonomi. 

Sonuncusundan başlarsak, ekonomi Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletsiz yaşaması mümkün olmayan en zayıf halka olarak süregeldi. 19. yüzyıldaki nispeten bağımsız sermaye birikimi Gayrimüslimlerin yok edilmesiyle berhava olunca geriye yoktan var edilmesi gereken ve dolayısıyla devletinin eline bakan yerli ve millî bir sermayedar sınıfı kaldı. Bu kapıkulu zümrenin devlete karşı çıkması mümkün değildir. 

Devlet bugün faşist ise sermaye o devlete de ayak uydurur. 

Günü kurtarmaktan başka icraatın olmadığı çökmüş bir ekonomide zil takıp oynar hâlde olmasa da “ayakta kalmamız lâzım” şiarından başka sözü olmayan ve sonuçta rejimin bir dediğini iki etmeyen, vergisini tıkır tıkır ödeyen sermaye zümresi ister istemez kolaborasyoncudur. Hatta gittikçe militarize olan ve rejimin art arda açtığı cephelere cephane yetiştirme peşinde olan bir ekonomi Hitler’e silah yetiştirme yarışındaki dev Alman şirketlerini anımsatır oldu.  

Bununla bağlantılı dışpolitikadaki kolaborasyon dilsiz şeytanlıkla medenî trollük arasında gezinenlerden oluşuyor. 

Türkiye’nin dışpolitikası artık savaşın güdümünde. Ya harbiden savaşılıyor, ya da savaş tehditleri savruluyor. 

Diplomasinin hiçbir hükmü kalmadı zira diplomatlar da savaş diliyle konuşuyor. 

Kamuoyu, kan ter ve gözyaşı anlamına gelen, işgâl edilmiş topraklara korkunç şeylerin yaşatıldığı bu sürekli savaş hâline duyarsız olduğu ölçüde tasvipkâr ve dolayısıyla kolaboratör. 

Bunun haber ve bilgi eksikliğiyle de ilgisi yok, merak eden yabancı kaynakları açar okur. Nazi Avrupasındaki umursamaz kamuoylarından maalesef farkı yok kamuoyunun. Rejimin korku imparatorluğunun etkisi muhtemelen belirleyici bu tavırda, ne var ki bu, işin vahametini azaltmıyor.  

Ve gelelim mümtaz Türk medyasına. 

Göz önünde oldukları ve devamlı konuştukları ve yazdıkları için gazeteci müsveddelerinin kolaborasyonu çok daha görünür hâlde. 

İki familya var bunlardan. İlki sonradan olma siyasî İslamcı gazeteci güruhu, cehaletiyle kraldan kralcı olma yarışında. 

Ama esas vahamet muhalif yayın yapma iddiasındaki basın kuruluşlarında. Bunların zihinleri Türkiye’deki rejimin icraatı ile ilgili kendileri açısından sakıncalı olabilecek bir haberi otomatik olarak “Kürtçü” veya “Fetöcü” olarak tasnif eder, böylece yayının kaynağını değersizleştirir ve bu sayede içindeki bilgiyi, veriyi görmezden gelir, rahatını bozmaz.

Kolaboratör olduğunun farkında bile değildir zira gerekçeleri olan kürtçülük ve fetöcülük betondan gerekçelerdir. 

Yerli ve millî olan her tavır bugün, kolaborasyona tekabül eder.  

Bir kez daha mim koyalım. Hiçbir din faşizme aşılı değil. Savaş faşizmi daha hızlı faş ediyor. 

Faşizm parantez değil, kökleri var, ve kolay kolay kurumazlar. 

Totaliter rejimler normalleşmezler. Ancak onlara alışmak isteyenlerce normalleştirilirler. 

Totaliter rejimlerin dönüşüp demokratikleştiği ise hiç görülmemiştir. 

Ancak çökerler ve tarihin çöplüğünü boylarlar. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.