Efe Kerem Sözeri
Ara 06 2017

RedHack Davası: Örgüt bağı yok, varsayımlar yanlış, tweetler delil

(İlk hali 26 Ekim 2017 tarihinde yayımlanan bu yazı, 6 Aralık 2017 tarihinde güncellenmiştir.)

Altı gazeteci hakkında yaklaşık bir yıl önce başlatılan RedHack soruşturmasında, Tunca Öğreten ve Mahir Kanaat'in bugün, Ömer Çelik'in ise 24 Ekim'de serbest bırakılmasıyla birlikte tutuklu gazeteci kalmadı. Tutuksuz yargılanan Derya Okatan, Metin Yoksu ve Eray Sargın’la birlikte soruşturma dosyasına dahil edilen tüm gazeteciler 3 Nisan 2018'deki duruşmaya kadar adli kontrol şartıyla serbestler.

Aynı soruşturma kapsamında gözaltına alınıp tutuklanan, fakat sonradan dosyası ayrılan ve hakkında henüz bir iddianame bile yazılmamış olan Deniz Yücel halen hapiste.

Peki bu kadar gazeteciyi bir yıl boyunca özgürlüklerinden mahrum bırakacak ne vardı? Gazetecilerin “terör” kapsamında suçlanan faaliyetleri neydi, savcılığın buna gösterdiği kanıtlar neydi?

Silivri Cezaevi'nin önü bugün haksız yere hapse atılmış siyasi tutukluların sevdikleriyle kavuştuğu fotoğraflarla tarihe geçiyor ama asıl mesele, son bir yılda haber alma hakkımıza ne olduğu. Tunca Öğreten'in serbest kaldıktan sonra dediği gibi, “tutuklu son gazeteci içeriden çıkana kadar, gazetecilik mesleği hala hapiste.”

25 Aralık’ta sabaha karşı evlerine düzenlenen polis baskınıyla gözaltına alınan gazeteciler, olağanüstü hal uygulamaları dahilinde avukatlarıyla uzun süre görüştürülmemiş, 24 gün boyunca gözaltında kaldıktan sonra, 18 Ocak’ta çıkarıldıkları mahkemece “terör örgütü üyeliği” şüphesiyle tutuklanmışlardı.

Hükümete yakın basında, gazetecilerin RedHack ile irtibatlı oldukları iddia edilmişti. RedHack suçlamasının temelinde ise, bu gazetecilerin, Enerji Bakanı ve Recep Tayyip Erdoğan’ın da damadı olan Berat Albayrak’ın RedHack tarafından ele geçirilen e-postalarını da kullanarak haber yapmış olmaları var.

 

 

23 Eylül 2016 günü Marksist hacker grubu RedHack, Albayrak’ın kişisel e-posta hesaplarını ele geçirdiğini duyurmuş, Aslı Erdoğan’ın da dahil olduğu bir grup solcu muhalifin serbest bırakılmamaları durumunda e-postaları yayımlayacağını da söylemişti.

Verilen süre dolduğunda, RedHack sözünü tuttu ve 17 GB’lık e-posta arşivini bulut depolama servisleri ve torrent paylaşım yoluyla kamuya açtı. Aralık başında ise WikiLeaks, Albayrak’ın e-posta hesaplarından 2000-2016 yılları arasında gönderilen veya alınan 57 bin 934 adet e-postayı, içinde kelime araması yapılabilir bir arşiv halinde yeniden yayımladı.

Hükümetin tüm bunlara tepkisi tüm ülkeyi etkileyecek kadar büyük oldu. Google Drive, Dropbox ve Microsoft One Drive gibi servislere ve arşivin torrent adresinin de paylaşıldığı yazılım platformu GitHub’a erişim yaklaşık iki gün boyunca engellendi.

“Doğrulandı: Açık kaynak kodu altyapısı sistemi @Github #Redhack e-postalarının gizlenmesi için 12:14 itibariyle #Türkiye’de engellendi”

Ancak bir defa sızdıktan sonra, herkesçe kullanılan sansür aşma yöntemleriyle Albayrak’ın e-postalarına ulaşmak artık mümkündü. RedHack ayrıca, bazı araştırmacı gazetecilerle e-posta arşivini de paylaşmıştı. Sızdırılan e-postalara dayanan haberler; Albayrak’ın Kürt petrol taşımacılığı ticaretine dahlini, Erdoğan’ın ana akım medya üzerindeki kontrolünü, devlet memurlarının işe alımında uygulanan kayırmacılığı ve 17-25 Aralık skandalının üstünü örtme çabalarını kapsıyordu.

 

 

Gazetecilere yönelik operasyonun ardındaki suçlama, “terör örgütü üyeliği” ilk olarak Erdoğan yanlısı Sabah gazetesinde yayımlandı. Haberde, Albayrak’ın e-postalarıyla ilgili haber yapmamış olan, fakat daha önce hükümet karşıtı haberleri nedeniyle hedef gösterilmiş gazetecilerin de adı vardı.

Aynı soruşturma kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan ve Şubat ayında kendi iradesiyle ifade vermek için gittiği polis karakolunda gözaltına alınan Alman Die Welt gazetesinin Türkiye muhabiri Deniz Yücel ise, aynı e-postalarla ilgili haber yapmış olmasına rağmen, bir süre sonra bu soruşturmadan çıkarıldı. Aynı zamanda Alman vatandaşı da olan Yücel, on aydır tutuklu bulunduğu cezaevinde hakkında yazılacak iddianameyi bekliyor, ve bu durum Almanya ile Türkiye arasında ciddi bir gerginliğin sebebi.

25 Aralık’ta gözaltına alınan gazeteciler hakkındaki dokuz sayfalık iddianame ise yedi ayda hazırlanabildi. Gazetecilerin “terör örgütü üyesi olmak”, “terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek”, “terör örgütü adına propaganda yürütmek” ve “bilgi sistemlerini ihlal etmek”le suçlandığı iddianamenin tüm delili bir gizli ihbar, bir gizli sanık ifadesi, bir gazetecinin telefonunda bulunan iki belge, başka bir gazetecinin bilgisayarında bulunan e-posta arşivi ve 20 adet kamuya açık tweetten ibaret.

Savcı Yakup Ali Kahveci, hazırladığı iddianamede gazetecilerle silahlı örgütler arasında delile dayanmayan bir bağ kuruyor. Dokuz sayfalık iddianamenin yaklaşık iki sayfasını kaplayan giriş bölümünde, beş farklı örgütünün birlik olup Türkiye’ye zarar vermeye çalıştığı, gazetecilerin de yaptıkları haberlerle Türkiye hükümetine zarar verdiği, böylelikle örgütlerin amacına hizmet ettiği iddiası işleniyor.

Savcının saydığı örgütler, Marksist Leninist ideolojiye sahip MLKP ve DHKP-C, Suriye ve Irak’ta hilafete dayanan bir devlet kurduğunu iddia eden Selefi cihatçı IŞİD, yıllarca Kürdistan’ın bağımsızlığı için silahlı mücadele yürütmüş olan PKK, ve bir süre öncesine dek AKP İslam temelli Gülen hareketi. Savcı Kahveci bu örgütlerin farklı ideolojilere ve yapılara sahip olduklarını kabul ediyor, fakat hem Türkiye içinde hem de dışında birbirleriyle mücadele etmiş olan bu örgütlerin nasıl olup “fikir ve eylem birliği içerisinde” hareket ettiklerini açıklayamıyor:

[F]arklı ideoloji içerisinde hareket eden terör örgütlerinin veya bu örgütlerin sempatizanı olan grupların, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasal düzeni ve bölünmez bütünlüğü söz konusu olduğunda fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek yek vücut şekilde davrandıkları, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasal kurumları ve bu kurumları temsil edenlerin yıpratılması noktasında amaçsal birliktelik içerisine girdikleri anlaşılmaktadır.

Gazeteci Öğreten, duruşmada yaptığı savunmada, evine yapılan baskında MLKP, polis karakolunda DHKP-C, savcılıkta RedHack, iddianamede ise FETÖ üyesi olmakla suçlandığını anlatmıştı. Zaten terörizm tanımını mantık dışı biçimde genişletmek, hükümetin gazeteciler üzerinde uyguladığı baskının bir parçası.

Bakan Albayrak’ın dava öncesinde “kişilik hakları” gerekçesiyle davaya müdahil olma talebi ve hakimin bu talebi önce Albayrak’ın kişisel değil de “Enerji Bakanlığı’nın kurumsal talebi” olarak kabul etmesi, 24 Ekim'deki ilk duruşma sırasında seyirci sıralarına oturup gazetecilerin haber almasını engelleyen jandarmaların Albayrak’ın avukatlarına su servisi yapması davanın siyasi karakterine dair uluslararası gözlemcilerde var olan endişeyi artırıyor.

 

 

Gizli tanık, ifadesinde gazetecileri IŞİD ile AKP arasında bağlantı olduğuna dair olumsuz haberler yaparak, hükümete zarar vermeyi amaçlayan “bir projenin parçası olmakla” suçluyor. Bu dayanaksız itham, savcının iddialarıyla şüphe çekici derecede paralel.

RedHack ile gazeteciler arasındaki ilişki konusunda ise gizli tanığın ifadesinde, RedHack’le bağlantılı olduğu düşünülen bir Twitter hesabıyla 19 kadar gazetecinin bir direkt mesajlaşma grubunda yer aldığı ve Albayrak’ın e-postalarının başka bir hesaba yüklenerek bu grupta yer alan kişilere erişim sağladığını iddia ediyor. Yani iddianamede, Albayrak’ın e-postalarının ele geçirilmesi suçunda gazetecilerin rolü olduğu iddiası yok. Bu durumda gazeteciler, RedHack tarafından ele geçirilmiş e-postaları okudukları için siber suçla yargılanmış oluyorlar.

İddianamede, Diken’in eski editörü Tunca Öğreten’in bilgisayarında e-posta arşivinin bulunduğu belirtiliyor ve Öğreten bu nedenle “bilgi sistemlerini ihlal etmek”le suçlanıyor. Ancak lehte delillerin de toplanması ilkesine aykırı şekilde, Albayrak’ın e-postalarına girenin Öğreten olmadığına dair tüm bilgiler görmezden gelinmiş. En başta, bizzat RedHack, Albayrak’ın e-postalarını ele geçirdiğini duyurmuş, hatta bunu yaparken izlediği yöntemi dahi açıklamıştı. Dahası, RedHack bu arşivi Ekim 2016’da onlarca farklı kanal üzerinde kamuya açtı. Bunlar arasından sayısı bilinen Yandex ve PasteBin’deki toplam tıklanma sayısı 14 binin üzerinde; dolayısıyla, aynı arşivi bilgisayarına indirenlerin sayısı binlerle ifade edilebilir. Gazeteciler gözaltına alınmadan 20 gün kadar önce, WikiLeaks bu arşivi tüm dünyanın erişimine açmıştı.

Bunlara rağmen savcının e-postaları “duruma göre devlet sırrı niteliğinde” ifadesiyle değerlendirmesi ve buna dayanarak Öğreten’i bilgi sistemlerini ihlalle suçlaması akla yatkın değil.

Öğreten “terör örgütü adına suç işlemek”le de suçlanıyor; iddianamede sayılan bu örgütler ise DHKP-C ve “FETÖ” olarak adlandırılan Gülen Cemaati. Savcı Kahveci, Öğreten’in RedHack’le Twitter üzerinden iletişiminin olduğunu, RedHack’in DHKP-C ile bağlantılı olduğunu, böylelikle Öğreten’in DHKP-C ile ilişkili olduğunu iddia ediyor. Gülen iddiasına kanıt ise Öğreten’in 2015’e kadar Taraf gazetesinde çalışmış olmasından ibaret. İddianamede Taraf’ın “FETÖ’nün yayın organı” olduğu yazıyor, ancak bu konuda bir yargı kararı yok. Kaldı ki, böyle geniş bir iddia 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra kapatılan yüzlerce yayın organında bir zaman çalışmış olan herkesin “terör örgütü üyesi” olması anlamına gelir.

 

 

RedHack soruşturması olarak açılan iddianamede gazetecilerle RedHack arasındaki ilişkiye dair tek kanıt Twitter, ve bu ilişki doğrudan veya karşılıklı bile değil. Öyle ki, gazeteci Metin Yoksu’ya yönelik suçlamaların yer aldığı bölümde, Yoksu’nun Twitter’da “RedHack adlı hacker grubuna müzahir [destekleyen]” hesapları takip ettiği bilgisi yer alıyor.

Suçlamanın devamında ise Yoksu’nun çeşitli zamanlarda attığı tweetlerde, ölen PKK ve DHKP-C üyeleri için “gerilla” ifadesini kullanması “terör örgütü propagandası” olarak değerlendiriliyor. Bunun RedHack’le nasıl bir ilgisi olduğu iddianamede yok.

İddianamedeki terör suçlamalarına dayanak olarak gösterilen delillerin en büyük kısmını 20 adet tweet oluşturuyor ama bunlardan sadece ikisi Berat Albayrak’ın e-postalarıyla yapılan haberlere dair, gerisi PKK, DHKP-C ve MLKP ile ilgili; bunların RedHack soruşturmasıyla bağlantısına dair tek bir somut gerekçe de yok.

Ayrıca tweetlerin büyük bir bölümü, iddianamede yanlış veya eksik alıntılanmış, ya da alıntılanırken bağlamından çıkarılmış: 20 tweetten sekizi, yargılanan gazetecilerin çalıştığı DİHA ve ETHA haber ajansları ile Gazete Yolculuk adlı haber sitesinin Twitter adreslerine ait. Bu tweetler, haber başlıkları ve haber linklerinden oluşan otomatik tweetler. Fakat, iddianamede alıntılanırken tırnak işareti, iki nokta üst üste ve haber linki çıkartılmış.

Örneğin, MLKP Aralık ayında Kürdistan’ın bağımsızlığına dair bir açıklama yapmış, açıklamada silahlı mücadeleye davet veya herhangi bir şiddet çağrısı yok, aksine ulusal demokratik kongre kurulması çağrısı yapılıyor. ETHA Haber Ajansı bu açıklamayı paylaşmış, ETHA’nın Twitter adresinden de bu habere dair otomatik tweet atılmış. İddianamede bu tweet, noktalama işaretleri olmadan, haber olduğu belirtilmeden, kişisel bir açıklama gibi yer alıyor ve ajansın sorumlu müdürü Derya Okatan “terör örgütü propagandası” ile suçlanıyor. Tüm bunların RedHack’le nasıl bir ilgisi olduğu yine yok.

Kaldı ki, ifade özgürlüğü ve güvenlik dengesinde uluslararası kriterler var ve Türkiye bu kriterlere uymadığı için Birleşmiş Milletler ve Avrupa Komisyonu dahil uluslararası kurumlar tarafından defalarca uyarıldı: Bir ifadenin şiddeti teşvik ettiğinin iddia edilebilmesi için, hem söyleyenin bu amacı taşıyıp taşımadığını, hem de ifadenin böyle bir etkisinin olup olmadığını değerlendirmek gerekiyor. İddianamede yer alan haber başlıklarından oluşan tweetlerin ve bazıları bir kez bile retweet edilmemiş görüşlerin şiddeti teşvik ettiğini iddia etmek mantıkla bağdaşmıyor.

Türkiye, daha önce de silahlı örgütlerin açıklamalarını yayımlayan basın kuruluşlarını “propaganda” kapsamında cezalandırdığı için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkum edilmişti. Üyesi olduğu uluslararası hukuk prensiplerini görmezden gelen bu iddianame, bu yönüyle, hukukla da bağdaşmıyor.

Yargılanan altı gazeteciden beşi “terör örgütü propagandası yapmak”la suçlanırken, sadece BirGün gazetesi çalışanı Mahir Kanaat, daha ağır bir ceza gerektiren “terör örgütüne üye olmak” suçuyla yargılanıyor. Fakat bu suça temel gösterilen ve Kanaat’i 346 gün boyunca özgürlüğünden mahkum eden delil temelinden çürük.

İddianamede, Kanaat’in telefonunda iki adet Word belgesi bulunduğu yer alıyor. Bunlar Aralık 2013’te ortaya çıkan, bakanların ve hükümete yakın iş insanlarının şüpheli olarak yer aldığı rüşvet soruşturmasının orijinal fezlekeleri. Savcı Kahveci, bu belgelerin “internette bulunmasının mümkün olmadığını” iddia ediyor, Word belgelerinin oluşturma tarihin 17 ve 25 Aralık 2013’ten önce olduğunu not düşüyor. Böylelikle Kanaat’in belgeleri önceden edindiğini varsayıp, bunu “FETÖ üyesi” olduğuna ve bu örgüt için görev yürüttüğü iddiasına yeterli delil sayıyor.

Ancak, durum hiç de öyle değil.

Kanaat’in avukatları önce savcıya ve sonra da hakime, 17-25 Aralık fezlekelerinin orijinallerinin Mart 2014’te internete sızdırıldığını ve bu orijinal belgelerin oluşturulma tarihinin bu nedenle aynen korunduğunu açıkladılar. Google Drive’dan paylaşılan bu orijinal belgelere Cumhuriyet gibi birçok haber sitesinde doğrudan indirme linki verildi, ve muhtemelen Kanaat gibi binlerce kişi tarafından da indirildi.

 

 

Hatta BirGün gazetesi, sızdırılan bu orijinal Word belgelerinin nasıl indirilebildiğini, bunlarda oluşturulma tarihlerinin nasıl korunduğunu gösteren bir video bile hazırladı.

Kanaat bir muhabir değil, BirGün gazetesinde muhasebeci olarak çalışıyor ve iddianamede kendisine ait hiçbir tweet, ifade veya haber yer almıyor. Hal böyleyken, Kanaat, RedHack ile tüm ilişkisi kendisinin izni olmadan eklendiği bir Twitter grubu kadar olduğu halde RedHack soruşturmasına dahil edildi, internetten kolayca indirilen fezlekeler yüzünden de “FETÖ üyesi” sayılıp bir yılını hapiste geçirdi. İşte Türkiye’de adalet bu denli yok.

Savcının iddianamede öne sürdüğü, terör örgütlerinin Türkiye’ye karşı “fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ettiği”, eleştirel gazetecilerin de bu örgütlere isteyerek yardım ve yataklık ettiği görüşü, aslında iktidarın söylemi. Bu söylem iktidar yanlısı basında ve her daim canlı yayınlanan mitinglerde dile getirildikçe sadece toplumsal alanı değil toplumsal tartışmayı da belirliyor.

Erdoğan’ın terör tanımını genişletme talebiyle dile getirdiği “akademisyen olması, gazeteci olması, STK yöneticisi olması, aslında o kişinin terörist olduğu gerçeğini değiştirmez” ifadesi, hükümete yönelik her türlü eleştirinin susturulmasında kullanılan bir milli mazerete dönüştü.

Halbuki gazeteciler iktidarı kamu yararına eleştir. Çünkü dost acı söyler.

Watergate’ten Snowden’a, dünyada sızıntı bilgilerle iktidarların zor duruma düştüğü örnek çok. Ancak, siyasi liderlerin hatalarından döndüğü, hukukun üstün geldiği, toplumsal taleplerin yerine getirildiği tüm iyi örneklerde çözüm eleştirileri bastırarak değil, dinleyerek mümkün oldu.

Türkiye’de de iyi gazeteciler var. Ancak topluma faydaları olması için, onların hepsini, hemen cezaevinden çıkarmamız lazım. Mahkeme kararlarının iktidar baskısıyla değil, “Türk Milleti Adına” verildiğini hatırlamamız lazım. Kamu yararı ve hukuk bunu gerektirir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar