Ferhan Eren
Eyl 08 2018

Türkiye medyasındaki 'Son Oyun': Cumhuriyet

Medya camiasının tamamı, 7 Eylül 2018 tarihinin, Cumhuriyet’te “küçük kıyametin kopacağı” tarih olacağını biliyordu. STK’lar, sendikalar, cemiyetler, dost sofraları olmakta olanın farkındaydı. 

Ve beklenen oldu, Cumhuriyet’te “küçük kıyamet” koptu.

Cumhuriyet’te yaşananlar, ironik bir şekilde, geçtiğimiz haftalarda gazetede bir metni yayınlandığı için sosyal ağlarda ve gazetenin içerisinde fırtınalar koparan Ahmet Altan’ın yazdığı Son Oyun romanını anımsatıyor. 

Okumayanlar için, bir cinayet romanı görünümündeki bu romanın, aslen kasabalılık üzerinden tanımlanan yerellik ve dolayısıyla küçük toplulukların büyük sırları, kilisedeki bir hazine ve “güçler arası bir çatışma” üzerine kurulu olduğunu söylemek mümkün. 

Cumhuriyet’e ilişkin farklı yazarlar tarafından yazılıp çizilenleri görünce, özgün yapısı gereği yaşamaya elverişli bir gazete olarak Cumhuriyet’in yönetim kumandasını, gazete içerisindeki birbirine yabancı grupların küçücük alanda yaşamak için ortaya koydukları stratejileri düşününce kasabayı düşünmeden edemiyor insan. 

Cumhuriyet 80’lerin sonundan bu yana basında esen “profesyonelleşme” rüzgarları eşliğinde düşünüldüğünde özgün iş modeli ve yapısı gereği hep biraz daha farklı olmuştu. Cumhuriyet’le ilgili anılarını kitap ya da makale olarak yazan isimleri okurken, herhangi bir ticari amaçlı gazeteyle kıyaslanamayacak denli büyük bölünmelerden, hesaplaşmalardan ve bir nefret rejiminden haberdar olurdunuz. 

Dernekler, cemiyetler ve sendikalar için Cumhuriyet her zaman ana konulardan biriydi. Oradaydı, eskiydi ve değerliydi. Herkesin ulaşmak istediği o büyük hazineydi Cumhuriyet. Her ne kadar içindeki entelektüel ve maddi hegemonya tartışması son on yılın olayıymış gibi görünse de otobiyografi ve anı türündeki birçok esere bakıldığında, tıpkı Son Oyun’daki gibi herkesin “hazinenin” peşinde olduğunu ve ortada farklı gruplar arasında çok büyük bir mücadele olduğunu anlardınız. 

Nihayetinde Cumhuriyet, 7 Eylül 2018 tarihi itibariyle, her daim çalkantılarla geçmiş onca yıllık yayın hayatında yeni bir döneme girdi. Meselenin hukuki ya da politik tahlilini, içeride olanların yapması daha doğru. 

Kendi adıma ise, hukukun geçerliliğini var saymanın, haksız yere içeride kalan onca gazete emekçisine ve ailelerine büyük haksızlık olduğu kanaatindeyim.

Son Oyun romanıyla kurduğum paralellik, aslında Cumhuriyet etrafına kenetlenmiş bu tartışmaların Cumhuriyet’tin geldiği/geleceği hâlden çok daha vahim bir hikaye anlatmasıyla ilgili. 

Cumhuriyet aslına bakılırsa, hâlâ görece uzun ve kaliteli metinler yayınlayabilmesi, çok küçülse de diğer bağımsız yayınlarla kıyaslandığında kayda değer bir kitleye satış yapması ve benzeri sebeplerle vasatlaşan gazetecilik ortamında bir tür “nostaljiyi” canlandırıyor. 

Belki de bu yüzden, “o eski güzel günleri” anımsayanlar açısından gazetenin sembolik önemi çok yüksek. Dün sosyal ağda bir kesimde süren matem, bir diğer kesimde süren bayram havası belki de bu yüzden anlamlı. 

Satış ve internet’te görüntülenme istatistiklere baktığımızda ise, ağlayanlar açısından da gülenler açısından da berbat bir sonuçla karşı karşıyayız: 

Döviz krizi elbette Cumhuriyet de dahil tüm gazeteleri bitirmiş durumda. Basın İlan Kurumu’ndaki resmileşen son atamaların “bağımsız” gazetelere büyük bir tokat atacağını öngörmek güç değil. Okurlar da gazete satın almıyor. Belki gazetecilere kızıyorlar, belki de internet’e ödedikleri faturaların bedava okudukları gazetelere gittiğini düşünüyorlar; emin değilim.  Yani Cumhuriyet’in kendi iç krizi dışında bir de uğraşmak zorunda olduğu genel bir kriz vardı ve var olmaya devam edecek.

Türkiye’de onlarca gazete maddi darboğazda; ama sadece bağımsız, yarı bağımsız ve “koşullu bağımsız” diyebileceğimiz gazeteler bu konuda kayda değer ses çıkarabiliyorlar.  Bu krizin baş sorumlusu olan özelleştirme politikalarına ve tabii ki kötü yönetilen ekonomiye ses çıkaransa çok az. 

Basılı gazete sayısı bir elin parmaklarını geçmese mutlu olacak siyasal iktidardan aman dilenen 'muhalif' gazete temsilcileri ortalığı sarmış durumda. 

Peki şimdi, Cumhuriyet’teki bu değişimin ardından ne olacak? 

Cumhuriyet’in elde kalan ve “doğrudan” parti gazetesi olmayan, kendi özgün yapısı olan tek gazete olarak görece büyük bir finansal potansiyeli de temsil ettiğini kestirmek güç değil. 

Cumhuriyet’in bu son hâli, kasabalaşmış medya düzenindeki az sayıdaki aktörün o malum hazine -gazetenin hakimiyeti, vakfın hakimiyeti ve vakfın dirsek temasında olduğu kuruluşlar üzerinden elde edebileceği siyasal ve maddi güç- için ettiği mücadele esnasında dünyada olup bitenin hikayesini anlattı. 

Bu kavga, kasabadaki son kavga değil. Cemiyetlerden sendikalara, her alanda iktidarın hukuki desteğini alan “yeni ekip” şansını kendine yakın bulacağı partnerlerle birlikte deneyecektir. 

Mesele, hangi ekibin daha makul olduğundan çok, biyolojik saldırı sonrasını anlatan bir distopya filminin en yıkıcı sekanslarından birine benzeyen Türkiye medya camiasında bir grubun savaşı kazanmak için her şeyi göze almasıyla ilgilidir. 

Yayın kurulundaki isimleri, bu kişilerin geçmişlerini, içlerinde bulundukları cemiyetleri, politik ve finansal anlamda temsil ettikleri şeyleri yoksayan bir kasabalılıkla kavgayı yalnızca tirajı hiçbir anlamda kayda değer olmayan bir gazetenin iç politikası olarak okumak ya da meseleyi AKP’nin operasyonuna indirgemek büyük bir körlük olur. Yani, sosyal ağlarda karikatürize edildiği üzere Cumhuriyet’in yandaşlaşması gibi saçma bir durum söz konusu olmayacak.

Bu değişimle ilgili asıl mesele, Kürt sorunu başta olmak üzere, Türkiye’nin “yerli ve milli muhalefet” anlayışına ayak uydurmakta gazetenin yeni yönetiminin bence güçlük çekmeyecek olmasıdır. Hatta haber dili ve yönetim politikalarında bir gün içinde gözlenebilir hâle gelen değişimin, sivil toplum ve politik yaşama sıçramasının yaratacağı büyük kırılmadır. 

Cumhuriyet’in özellikle son dört yıl içerisinde toplumsal muhalefetin sesinin bir ortalamasını teşkil ettiği ve bir anlamıyla da geleneksel çok sesli eleştirel gazetecilik anlayışını farklılıkları öyle ya da böyle koruyarak gerçekleştirdiğini söylemek zor değil. Hatta Cumhuriyet bu yayın politikasında en popüler online haber portallarının da en çok alıntıladığı gazete hâlindeydi. Ajanssız kalmış bağımsız habercilik alanında bir tür amiral gemisiydi. Yani klasik bir kurum içi hegemonya mücadelesinin çıktısı olarak da yorumlanabilecek bu değişim, geçmiştekilerin çok daha ötesinde politik sonuçlara gebedir. 

Bundan sonraki Cumhuriyet’in “daha az renkli” hâlinin siyasal anlamdaki karşılığının ne olacağı konusunda kafa yorduğumuzda, siyasal anlamda Türkiye’deki toplumsal muhalefetin çözdüğü sorunların, çoktan tartıştığı meselelerin tekrar tartışmaya açılacağını öngörmek mümkün. 

Gazeteyi 7 Eylül’e kadar yöneten ekip, gazetenin geçmişine saygı duymuştu; ama mevcut ekip “bu dönem hiç yaşanmamış” gibi yapmayı tercih edebilir. Zaten, ilk günden yayınlanan muhtıraya benzeyen ilginç metin, siyasal anlamda geçmişteki isimlerden sıklıkla faydalansa da, geleceğe ilişkin pek bir şey söylemiyor. Elbette, isimleri anılan insanların gazetecilik biçimleri ve Atatürkçülük, bir gazetenin siyasal olarak kendini tanımlayabileceği bir çizgidir.

Ama Cumhuriyet yalnızca bir gazete değil ve Cumhuriyet’in temsil ettiği siyasal ve finansal güç de yalnızca bu bildirinin sınırlarındaki yer yer hamasi söylemle tarif edilemez. 

Nasıl ki oy vermesek de CHP’nin iç işleri bizi yazık ki doğrudan etkiliyor ve onların kötü ya da eksik muhalefeti her şeyi daha da içinden çıkılmaz bir hâle sürüklüyorsa, Cumhuriyet’in atıl ve “kendi mahallesine çekilmiş” bir hâle bürünmesi, toplumsal muhalefete “sizi yeterince memnun ettik, biraz da geleneksel okurumuzu ve siyasal müttefiklerimizi kalan ömürlerinde mutlu edelim” demesi de ifade özgürlüğü ve medya alanı için bir o kadar kötüdür. 

Zaten dün, toplumsal muhalefetin her renginden figürlerin Cumhuriyet’te olan bitene ilişkin olanca güçle ses çıkarmaya çalışması da bunla ilgilidir. Çünkü Cumhuriyet, yalnızca “tek bir komünite”den ibaret olduğunda, bir siyasal sistem olarak cumhuriyet gibi işlevsizleşmeye ve yalnızlaşmaya mahkumdur.