Mesut Yılmaz’ın ardından

Bir telefon ve üç cümle.

Telefondaki ses “Mesut Bey’i kaybettik” diyordu.

Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim.

Kafamın içinde Auden’ın dizeleri dönüp duruyordu.

“Yıldızlar artık gereksiz, söndürün hepsini

Ay'ı paketleyin, parçalayın Güneş'i

Dökün okyanusu, süpürün ormanı

Artık hiçbir şey güzelleştiremez hayatı.”

Tansu Çiller’in mesajını okuyana kadar Mesut Yılmaz’ı anlatan bir yazı yazmayı düşünmemiştim. Ama Çiller’in demecinin onu yanlış tanıtmasından korktum.

Tansu Çiller, “Koalisyonların ülke için zor dönemleri getirdiğini gördük. Bugünkü başkanlık sistemi bu koalisyonları bertaraf etmeye daha yatkın. Bugün hayatta olsa Mesut Yılmaz da bunları söylerdi.” demiş.

Çiller’in bir yerlere mesaj verme gayretine Mesut Bey’in vefatını aracı kılması beni  kızdırdı.

Çünkü Mesut Yılmaz her zaman çoğulcu demokrasiye, özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne inandı. O gerçek bir demokrattı. Her şeyden önce hatalarıyla sevaplarıyla iyi bir insandı. Ve her zaman hatalarıyla yüzleşebilen bir olgunluğa sahipti.

Bu nedenle Mesut Yılmaz’ı yakından tanıyan çalışma arkadaşlarından birinden dinleyin istedim.

3 Ağustos Kararları öncesiydi...

Hani şu idamın, Kürtçe yayın ve öğrenim yasakların kaldırıldığı kararlar...

Nene Hatun’da Mesut Bey’in evinde oturmuş kamuoyu sonuçlarını tartışıyorduk. Durum parlak değildi. Partinin oyu yüzde 5-7 arasında bir yerlerdeydi. Daha düşük gösteren araştırmalar da vardı.

Partililer, bu nedenle 3 Ağustos kararları konusunda isteksizdi. Çünkü kasım başında erken seçim yapılma kararı bomba gibi düşmüştü gündeme. Çoğunluk bu kararların seçimi kaybettireceğini, bu nedenle seçim sonrasına bırakılmasını savunuyordu.

Mesut Bey, “hayır” diyordu. “Türkiye’nin kaybedecek zamanı yok. Şimdi yapmazsak bir daha yapamayız.” diyor, karşı çıkanları ikna etmeye çalışıyordu.

Kaldı ki, koalisyon ortağı MHP, bu kararlara şiddetle karşı çıkıyordu. Başbakan destekliyordu, ama TBMM’de çoğunluğun sağlanması konusunda işin ağırlığı Mesut Yılmaz’ın omuzlarındaydı.

Anavatan Partisi içinden yükselen karşı sesler ise artıyordu.

Zaten çok ağır bir deprem ve ekonomik kriz sonrasında, halk krizin her geçen gün büyüyen faturasıyla cebelleşiyordu ve koalisyon ortaklarına çok kızgındı.

Ekonomik reformlar A’dan Z’ye herkesi yormuştu. Bankalar birbirinin üzerine devrilmiş. Faturanın büyüğü halka kesilmişti.

Siyasi faturası ağır olan bu reformların yükünü de kamuoyu önünde üstlenen yine Mesut Yılmaz’dı.

Ve Avrupa Birliği süreci...

Mesut Yılmaz, Türkiye’nin kurumları ve kurallarıyla işleyen eksiksiz bir demokrasi kurmadan, büyük bedeller ödenerek  alınan tüm önlemlerin kısa süre sonra kızgın tavada bir damla yağ gibi buharlaşıp uçacağını biliyor ve inatla ve ısrarla AB reformları konusunda koalisyon ortaklarını ikna etmek için çabalıyordu. Milliyetçiler ve askerler ise Avrupa Birliği reformlarından çok rahatsızlardı.

Özellikle askerler kendisinden hiç mi hiç hoşlanmıyordu. Grup konuşmasında “asker kendi işine baksın...irticayla mücadele askerin değil, hükümetin görevidir” diye çıkışmıştı. Asker buna çok sert, muhtıra gibi bir açıklamayla cevap vermişti. O günlerde nedense anlı şanlı köşe yazarlarının çoğu da askerleri haklı bulmuştu.

Asker, 1999’da söylediği “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” sözünü  hiç unutmamıştı.

2001 yılı ANAP Kongresi’ne bu koşullarda gittik. Ve Kongre hepimiz için dönüm noktası oldu.

1999 Aralık ayında Helsinki Kararı ile Türkiye-Avrupa Birliği  tam üyelik müzakere sürecinin başlaması kararı verilmişti, ancak demokratik reformlar konusunda bir türlü istenen adımlar atılamıyordu. Askerler, özgürlüklerin alanını genişletecek her adıma ulusal güvenlik tehditi gerekçesiyle karşı çıkıyorlar ve bu konuda daha da sıkı düzenleme istiyorlardı.

O günlerde her Milli Güvenlik Kurulu toplantısı’ndan Mesut Bey çok yorgun ve moralsiz çıkar, “bu güvenlik sendromunu aşamazsak Türkiye bir arpa boyu yol gidemez” derdi.

2001 ANAP Kongresi’ne bu koşullarda gittik. Kararlıydı. Kongre’nin mottosu “Ulusal Güvenlik Sendromu” olacaktı. Parti içinden gelen itirazlara kulaklarını tıkadı ve “Bu riski almak zorundayız. Siyaset, önceden alkış alacağını bildiğin şeyleri söylemek değil, daha iyiyi yapmak için risk almaktır” dedi.

Nene Hatun’daki evinin salonunda uzun yorucu tartışmalar sonrasında  Kongre konuşması tamamlandı. Ömer Kayır son dokunuşları yaptı. Ve o gün geldi çattı. Heyecanlı ve endişeliydik.

Mesut Bey çıktı kürsüye ve başladı konuşmaya...

“Avrupa Birliği uyum çalışmalarındaki engelleyici rolü konusunda herkesin az çok bilgi sahibi olduğu, ancak üç maymunları oynadığı bir tabu var. Ulusal güvenlik gerekleri... Ya da daha doğru bir isimlendirmeyle ulusal güvenlik sendromu... Bugün bu tabunun üzerindeki perdeyi çekip almanın zamanı gelmiştir. Ulusal güvenlik, bir devletin bekasını sağlamayı amaçlayan son derece gerekli bir kavramdır. Bu kavramın bugünkü kullanım tarzı, tam aksi yönde cereyan etmektedir.”

 

Konuşma sürerken salona bakıyordum. Delegeler biraz şaşkın ve ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. İzleyicilerden ise arada sırada cılız alkışlar yükseliyordu.

Mesut Bey devam ediyordu...

“Ulusal güvenlik kavramı, devletimizin geleceğini sağlamlaştırıcı her adımın engelleyicisi konumuna getirilmiştir. Devletin bekasını sağlayacak bir kavramı, devletin can damarlarını keser hale getirmeyi dünya üzerinde yalnız Türkiye becerebilirdi. Nitekim de öyle olmuştur. Türkiye'de değişimin anahtarı, ulusal güvenlik kavramında saklıdır. Ulusal güvenlik gerekçesiyle devletimizin bekasını sağlamlaştıracak, milletimizi rahat ve huzura erdirecek adımlar atılması adeta imkansızlaştırılmaktadır. Türkiye, eğer bir adım ileriye gitmek istiyorsa bu sendromdan kurtulmalıdır.’’ 

Basının olduğu taraf sessiz not alıyordu. Sanırım herkes ertesi günü düşünüyordu.

Ve asker bizi şaşırtmadı. Ertesi gün gazeteler, Mesut Yılmaz’ın konuşmasından çok, Genelkurmay’ın açıklamalarına yer verdi. Manşetler “Askerden muhtıra gibi açıklama” diye çıkmıştı. Hakaret dolu tehditkar bir açıklamaydı bu.

Bu açıklamalara rağmen yılmadı. Kendi sözleriyle “Türkiye’yi çağdaş dünyaya, AB’ye ulaştıracak yol” dan gitmek için, siyasi risk aldı. Bu riski göze alamayan bazı yol arkadaşları onu terk edip AKP saflarına katıldı. Ama yılmadı. 3 Ağustos kararlarını TBMM’den geçirebilmek için sonuna kadar çabaladı. Önüne konan kamuoyu araştırmalarını elinin tersiyle itti. Bu kararlardan vazgeçersek yüzde 5 yerine yüzde 13-15 alırız diyenleri dinlemedi. Seçim sonuçları ne olursa olsun siyaseti bırakma kararını vermişti. Sivil toplumun güçlendirilmesi için çalışacağım diyordu.

2001 Kongresi’nde, “AB reformları yapıp, çağdaş dünyanın bir parçası olamazsak, Ortadoğu'da yeni bir Baas Cumhuriyeti oluruz...Şu gerçeği iyi kavrayalım, Önümüzdeki yol çatallaştı. Bu yolların hangisine girilirse girilsin dönüşü yok. Karar verme zamanı.” demişti.

Korktuğu gibi oldu. Bunu aşmak için de çabaladı. Merkezde yeni bir siyasi parti oluşumu için uğraştı. ANAP ve Demokrat Parti birleşmesine öncülük etti. Ama siyasi konjonktür değişmişti artık. Umduğu gibi olmadı hiçbir şey. Yavuz’un ölümü onu çok sarstı.

Her şeyin ötesinde iyi bir insandı. Ailesini, dostlarını, okumayı, tartışmayı, müzik dinlemeyi, Galatasaray’ı, spor karşılaşmalarını izlemeyi ve köpeğini çok severdi.

Dostlarıyla zaman geçirmekten ve şakalaşmaktan çok keyif alırdı. Uzun öğle yemeklerini çok özleyeceğim.

Berna Hanım’ın, sevgili Hasan’ın, torunun ve tüm sevenlerinin başı sağolsun.

Huzur içinde uyu Mesut Bey


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.