Mizahçılar Ahval’e konuştu: 'Baskı arttıkça mizah Türkiye’nin güvenli limanı oldu'

Türkiye’de, yasaklandıkça şekil değiştirerek kendisini yeniden üretebilen tek bir eleştiri biçimi var: Mizah.

Yaşanan politik sorunlar, Türkiye’de mizahın -özellikle son dönemde- bu denli toplumsallaşmasında büyük rol oynadı. Yasaklandı, tutuklandı, cezalandırıldı, yok edilmeye çalışıldı. Ve fakat kendisine yeniden anlık iktidar alanları yarattı. Türkiye’de mizah, müdahaleye uğradıkça, ‘hareket’ kabiliyeti edindi.

C:\Users\acer\Desktop\394_14.jpg

Bu yüzden Türkiye açısından mizah, aynı zamanda bir eylem alanıdır ve bir geleneğe de sahiptir. Hatta bu geleneğin izleri, siyasi liderleri bile etkilemiştir.

Dönemin CHP’si için, “Allah düşmanımı bile böyle bir muhalefetle karşılaştırmasın” diyen Menderes, “Genelevleri kapatalım da millet bizi mi sevsin” diyen Demirel mizahı zaman zaman siyasete taşıyan liderlerden.

Ancak dönemin siyasi liderlerinde absürd tepkiler ve gaflar bir yana, aynı mizahi hava görülemiyor.

C:\Users\acer\Desktop\maxresdefault.jpg

Karikatürist Tuncay Akgün, Türkiye’deki politikacıların kültürel olarak son derece sığ olduğunu söylüyor. Ve şöyle devam ediyor:

“Kültür kimsenin umurunda değil. Demirel’in negatif de olsa tarihe geçmiş, gülümseten esprilerini bulabiliriz binaenaleyh. Erbakan’da da bulabiliriz. Siyasi ömrü oldukça az olan İnönü’nün ince mizah duygusunu ıskalamamalıyız… Son dönemde ise Selahattin Demirtaş’ı ayrı bir yere koymak gerekiyor. Demirtaş’ta taşan ve insanlara hemen geçen bir mizah duygusu var. Sempatisinin önemli kaynaklarından da biri bu bence. Onun dışında son yıllarda hâkim olan nadan nobran politikacı tiplerinde mizah duygusu aramak elbette nafile.”

Mizah deyince akla Gezi geliyor, elbette. Ve Gezi sonrası da duvar yazılarından akan mizah. Akgün, sokağa inen mizahı şöyle yorumluyor:

“O esprileri patlatan klavyenin arkasındaki zekâlara sık sık içimden bravo çekiyorum. Çoğu yaş olarak farkında değildir, bizim mizah dergilerinde yıllardır yarattığımız espri kodlarının çözülüp çok geniş bir kolektif alana yayılması ile ilginç bir patlama yaşanıyor. Zamanın ruhu bu.”

Mizahın bir tür aktivizme dönüşmesinin iyi olduğunu söyleyen Akgün, geçmişten bir anı paylaşmadan edemiyor:

“90’larda Eşber Yağmurdereli saçma bir suçlama ile onlarca yıla mahkûm edilmeye çalışıldığında LeMan’ın bir odasını cezaevi haline getirip kendimizi oraya hapsetmiştik. Ranzalarıyla, demir kapılarıyla filan… Eşber Abi arandığı sırada polis dergide saklanıyor sanıp LeMan’ı basmıştı. Hatta Eşber Abi tahliye olduğunda bizim LeMan Hapishanesi’nde de bir gece bizimle yattı.”

Akgün, en son kâğıt krizi için yaptıkları minik LeMan’ın, zamanında yaptıkları boş saray özel sayısının da benzer canlı mizah eylemleri olduğunu hatırlatıyor. Ve ODTÜ’lü gençlerin artık gelenek haline gelen mizahi pankart eylemlerine de şapka çıkartıyor.

Akgün, söz kâğıt krizine geldiğinde yaşadıkları zorluklardan bahsetmeden de edemiyor. Şu ifadeleri çarpıcı:

“Kağıt, baskı gibi maliyetleri geçelim, süreli bir yayının dağıtım maliyeti bile absürt zorluklar içeriyor. Zaten dergicilik açısından baktığınızda ülkedeki sefaleti görürsünüz. Ne doğru dürüst prestijli bir haber dergisi vardır ne farklı alanları kapsayan çeşitlilik. Uygar dünyada bunların hepsi vardır. Medya yatırımlarının azmanlaştığı yıllarda da bir tane dergi tutturtamadılar. Biz mucize yaratmışız. Ama bugün koşullar çok sert ve bizim direncimizi de aşabilir.”

Görüşlerine başvurduğumuz bir diğer isim, mizahi ve ironik haberler veren internet sitesi Zaytung’un kurucusu Hakan Bilginer.

C:\Users\acer\Desktop\hakan-bilginer.jpg

Bilginer, Türkiye’de mizahın bu denli yayılmasının nedenini yaşanılan ekonomik, toplumsal sorunlara bağlıyor. Şunları söylüyor:

“Türkiye, mizahın oldukça yoğun ve iyi kullanıldığı bir ülke bana kalırsa. Bunun en önemli nedenlerinden biri, mizahın insanlar için önemli bir savunma mekanizması olması. Hangi politik görüşten olursa olsun pek çok kişi için Türkiye en başta ekonomik nedenlerle yaşam koşullarının oldukça zor olduğu bir ülke. Bir defa bu zorlu koşullarla baş edebilmek için mizah iyi bir araç. Artı bir de muhalif bir kimliğiniz varsa koşular ekstra olarak zorlaşıyor, ülkeyle ilgili memnuniyetsizlikleriniz ve umutsuzluğunuz daha da artıyor. Bu da sizi mevcut duruma katlanabilmek adına mizahı daha yoğun bir şekilde kullanmaya itiyor. Bunun yanında Türkiye'nin demokrasi, fikir ve basın özgürlüğü gibi konularda yaşadığı sorunların, pek çok düşüncenin doğrudan dile getirilmesini tehlikeli kıldığı da bir gerçek. Mizah ve onun alt bir türü olarak ironi, burada da nispeten güvenli bir liman olarak devreye giriyor.”

Bilginer, Gezi’de doruğa çıkan sokaktaki mizaha dair de şu yorumları yapıyor:

“O dönem duvar yazılarında ya da pankartlarda kendini gösteren mizah, çoğunlukla daha önce sosyal medyada yapılan şeylerdi zaten. Bu kültür Gezi sonrasında da devam etti. Sonrasında karşılıklı etkileşim de ortaya çıktı. Sokak da, sosyal medyayı beslemeye başladı. Sadece politik anlamda değil, sosyal medyada yapılan pek çok espriyi farklı şekillerde duvar yazılarında ya da sokakta yapılan bir espriyi sosyal medyada görmek mümkün.”

Hakan Bilginer, Zaytung’da gündemleştirdikleri konulara dair ise şu bilgileri veriyor:

“Zaytung gündemi diye ayrı bir şey yok aslında. Gerçek gündemin yorumlanması ve farklı bir bakış açısıyla anlatılması var. Burada gerçek gündemden kastımız, illa ki medyanın gündemi ya da siyasi gelişmeler değil. Kişisel öyküler de birer gündem olabiliyor bizim için.

Ama Türkiye’de bizim haberlerimizle gerçek haberler arasındaki sınırın fazlasıyla belirsizleştiği zamanlar sık yaşanıyor. İnsanlar bu tarz gerçek olan ama aslında gerçek olmaması gereken absürt haberlere 'Zaytung haberi gibi' diyorlar. Bu da bizim Türkçeye kazandırdığımız minik bir kalıp oldu.

Kimi zaman bizim daha önce absürt bir öykü olarak yazdığımız bir haber, zaman içinde gerçeğe de bürünebiliyor. O zaman da mizah yapalım derken başarılı bir öngörü yapmış oluyoruz. Bizim için de hoş bir sürpriz oluyor.”

Uykusuz Dergisi yazarı Barış Uygur da mizahın bu denli gelişimini Türkiye’nin mizah geleneğine bağlıyor.

C:\Users\acer\Desktop\baris-uygur.jpg

Türkiye’de halkın her zaman mizahla yakın ilişkide olduğunu anımsatan Uygur, görüşlerini şöyle paylaşıyor:

“Her kahvenin birkaç komik adamı, her altın gününün sözünü sakınmayan ve herkesi güldüren birkaç şen şakrak kadını olmuştur.

Bunu iktidar figüründen bağımsız olarak görmek lâzım. Tribünlerin de kendine has bir mizahı vardır, her gün aynı trenle yolculuk yapa yapa birbirini tanıyanların da.”

Mizah dergileriyle ilgili salt iktidar muhalifi oldukları kanısının yanlış olduğuna dikkat çeken Uygur’un bu konuyla ilgili görüşleri ise şöyle:

“Dikkat edilirse mizah dergileri 16 sayfa çıkıyor ve iktidarı, muhalefeti, işadamı ve basınıyla gündeme yönelik eleştirilerini üç, bilemediniz dört sayfada yaptıktan sonra geri kalan sayfalarda zaten kendisiyle, kendisi gibi olanla, kendisiyle benzer hayat tarzını paylaşanlarla dalga geçiyor.

Yani aslını isterseniz her hafta 12 sayfa kendimizle dalga geçiyoruz o yüzden özeleştiri geleneğimiz çok güçlü.”

Ancak Uygur, mizah dergilerine yönelen kâğıt ve dağıtmama baskısı konusunda ellerinin kollarının bağlı olduğunu da söylemeden edemiyor:

“Daha önce her hafta 15 tane dergi satan bayii, artık satmama kararı alıyor ya da bu karar ona aldırılıyor.

E bununla ilgili nasıl bir özeleştiri de bulunacağız? Gidip adama zorla sattıracak hâlimiz yok.

Belki yaygın bir abonelik sistemi kurabilseydik bu dönemde çok yardımı olurdu ama o da tek başına bize bağlı değil, Türkiye’de posta keyfe keder çalışan bir müessese.”

Yine de enseyi karartmamak gerektiğini düşünenlerden Barış Uygur:

Enseyi karartmak pes etmek, uykuya yatmak sadece yenilgiyi kabullenmek değil aynı zamanda yenilginin kendisine de yenilmek demek.

O yüzden hiçbir zaman enseyi karartmamak lâzım.

Belki temellere, hani derler ya, çizim tahtasına geri dönmeli oradan başlamalı.

Açıkçası bunu hem tek tek bireylerin hem de kolektif olarak toplumsal mücadelenin sağlığı için şart olarakgörüyorum.

İlk bakışta kulağa sanki bireysel bir çıkış yolu gibi gelebilir ama herkesin kendi işini çok iyi, en iyi yapması gerekiyor artık.

Yaptırmasalar da, kıymet vermeseler de, dalga geçseler de, hor görseler de herkes kendi işini iyi değil çok ama çok iyi öğrenmeli, inceliklerini komşu disiplinlerle kesiştiği noktaları sular seller gibi bilmeli, güncellemelerini çok iyi takip etmeli.

İşte bu aslında bireysel değil toplumsal bir kurtuluş reçetesi.

Çünkü eninde sonunda mefhumlar üzerinden yapılan siyaset, hayatın gerçeklerine toslayacak.

İşte o zaman işini iyi bilen insanlara ihtiyaç duyacağız.

Ve ustalık ve bilgi, tekrar saygı görmeye başlayacak.