Muhalefetin 'muhalefet' sorunu

Biraz mesafeyle bakınca görünen tablo aşağı yukarı şu.

Partilerden başlayalım. Mecliste olanlar ile meclis dışındakiler arasındaki fark esasen çok azaldı, zira meclistekilerin başkanlık rejiminde ve iddialarının aksine pek bir işlevleri kalmadı.

Rejimle iş tutma peşinde olan sağ milliyetçi muhalefet ile Vatan Partisi’ni muhalif olarak saymak mümkün değil. Saadet’inse ne mecali ne ağırlığı var, kaldı ki o da var olma kavgasında rejimle iyi geçinmek zorunda. Dolayısıyla gelelim kendisine muhalefet diyenlere.

İktidarının başında AKP hem iktidar hem muhalefet idi. Zira CHP kılıklı muhalefetin AKP’den daha ileri bir sözü yoktu, tam aksine.

Beğenin beğenmeyin AKP’nin gerçekleştirdiği özellikle AB esinli reformların sistemin kılcal damarlarına dokunan nitelikte olması kendisinden daha reformcu bir siyasî oluşuma alan neredeyse bırakmıyordu.

Partilerdışı sivil siyasî muhalefetin ise bir kısmı AKP’nin yanında saf tuttuğundan diğer kısmı da yeterli ağırlığa sahip olmadığından siyaset sahnesini yıllarca AKP doldurdu.

AKP’nin o muhalif konumu çoktandır sona erdiyse de muhalefet, muhalefet alanını hâlâ bir türlü dolduramıyor.

Daima devlet partisi olmuş, belki Erdal İnönü ile Bülent Ecevit’in şahsî ve arkası gelmeyen hamleleri dışında hiçbir zaman gerçek bir muhalif siyaset üretmemiş CHP’den hele bu ceberut ortamda muhalefet yapmasını beklemek trajikomiktir.

Ballı maaşlarını alıp, resmî törenlere katılıp vekilliğin nimetlerinden faydalanıyorlar. Konforlu bir noterlik kurumuna dönüşmüş meclisteki varlıklarını sanki rejim değişmemiş gibi ciddiye alıp gündeme dahî alınmayan soru önergeleri verip muhalefetçilik oynuyorlar.

Önlerine gelen sahici muhalefet ve mukavemet fırsatlarından ise, sorunu sokakla birlikte ele almak ve çoğalmak için değerlendirmekten kıskanç bir şekilde kaçınıyorlar.

Güncel örnek havaalanı. O her bakımdan korkunç havaalanının inşaatındaki kepazelikler ayyuka çıkmış olsa da CHP alanın adıyla yetinen bir muhalefet yapıyor.

Sanki alanın adı Recep Tayyip Erdoğan Airport’dan başka bişey olabilirmişçesine. Ve inşaatın sapır sapır dökülen sorunlarını görmezden gelmeye devam ediyor.

Projenin saçmasapanlığı, inşaat alanı, ihalede yandaşın kayırılması, ÇED muafiyeti, en az 37 işçi cinayeti ve binlerce yaralı işçi, 29 Ekim açılışı dayatması, hiçbir zaman 150 milyon yolcu gibi deli saçması bir kapasiteyi göremeyecek olması, dolayısıyla şimdiden iflâs etmiş olması, son tahlilde hiçbir hata, hiçbir illegal fiil CHP’yi kıpırdatamadı, kıpırdatmıyor ve kıpırdatmayacak.

Parti yönetiminden bağımsız hareket ederek işçilerin derdine derman olmaya çalışan Sezgin Tanrıkulu dışında…

Esas ve tek anamuhalefet olan HDP’ye bakarsak durum daha farklı ama daha ümit verici değil. Demirtaşsız HDP’nin içine düştüğü atâlet aşikâr.

Partinin vekilleri ısrarla, rejim değişmemiş gibi mecliste muhalefet yapmayı ciddiye alıyorlar. Samimiyetlerinden şüphe duymasak da artık tamamen faydasız soru önergeleri ve söz almalar dışında başka muhalefet biçimleri üzerine kafa yormanın vakti gelmedi mi?

Demirtaş mecliste “demokrasicilik” oynamaktan bahsederken tam da bu atâleti kast etmiyor muydu?

Kendisine verilen cevap ise sorusunun kalitesinin fersah fersah berisindeydi ne yazık ki.

İçeride ve Suriye/Irak üzerinden dışarıda günah keçisi hâline getirilmiş olan Kürdistanî her eylem, diğer taraftan üzerinde millî ve yerli bir mutabakat sağlanmış olan Kürd düşmanı duruş HDP’ye, bırakın muhalefet alanını hiçbir siyaset alanı bırakmıyor.

Eski vekiller hâlâ hapiste, seçilmiş yerel yönetici kalmadı, şehirler dümdüz edildi, yarım milyon insan yerinden oldu, dil hâlâ yasaklı…

Yeni HDP’li vekiller elbet de, rejim müsaade ettiği ölçüde alanlardalar, ancak etkileri son derece sınırlı ve kimse gidişatın nereye varacağını kestiremiyor.

Hâsıl-ı kelâm, yasama organının işlevsizleştirilmesi, hukukdışılığın yeni hukuk normu hâline gelmesi ve rejimin borazanlığını yapan basın sayesinde 1946’dan bu yana görülmemiş bir tekseslilik ortalığı kasıp kavuruyor. Ve insanlar çaresizlik içerisinde debeleniyor.

Gelelim onlara, yani gayrimemnun yüzde ellilik, kırklık heterojen kitleye.

Kemalist ulusolcu güruhu muhalefetten saymak abes, onların tek derdi eskiye geri dönerek Türkiye’yi kurtarabileceklerini hayal etmek.

Genelde işitilen, 1923 hatta İttihat Terakki darbesi 1913 ilâ 2002 arasında gidip gelen bir devr-i sabık hasreti. Ellerinden gelse Mustafa Kemal’i yattığı yerden kaldıracaklar. Bunun dışında önerdikleri yeni hiçbir şey yok. Kürd meselesi ya da komşularla ve dışarısıyla ilişkilerde reisten daha reisçiler.

Ermenistan, Kıbrıs, Yunanistan, AB, ABD, Suriye, Irak her ilişkide “ver mehteri”!

Bunların dışında, gerçekten bir yan yol arayan, samimî, çağdaş, itiraz ve mukavemet eden hatırı sayılır sayıdaki vatandaşın gelip dayandığı yer ise hukuk ve adalet.

Haklı olarak rejimin icraatının anayasaya ve yasalara ne denli aykırı olduğu vurgulanıyor. Ayıplama, şaşırma, temenni, tevekkül, hakaret, ironi ve istihza üslubunda memnuniyetsizliklerini gittikçe daralan mecralarda ifade etmeye çalışıyorlar.

Ama o kadar! Zira hedeflenen hukuk ve adalet ortada yok, rejim var oldukça da olmayacak.

İşaret edilen anayasa ve yasalar sadece beyefendinin hukuku olarak varlar!

AİHM’in ise çığ gibi Sözleşme ihlallerine hasredecek ne zamanı ne de görev tanımı var. Tekrar edelim AİHM faşist yönetimleri demokrasiye dönüştürmekten sorumlu değildir, sözleşmeye taraf olan ülkelerdeki nispeten selim sapmalara nezaret eder.

Bu topyekûn çaresizliği mükemmel özetleyen bir hadise cereyan ediyor şu sıralar: belediye seçimleri hazırlıkları!

Türkiye’nin muhalefeti, partiler veya partilerdışı, sanki rejim değişmemiş gibi yine seçim mühendisliğine soyundu.

Muhalefet önümüzdeki aylarda buradan yürüyecek. HDP eşbaşkanı Sezai Temelli yerel seçimde 24 Haziran’ın ikinci turunu hayal ediyor.

CHP ve diğerleri seçim ittifakı konuşuyorlar. Referandumda gayet cesur bir boykot çıkışı yapan CHP’li Selin Sayek Böke yerel seçimleri, toplumsal dinamiği siyasete taşıyacak dönüm noktasına dönüştürmekten bahsediyor.

Sanırsın adil ve özgür bir seçim ortamında, tıkır tıkır işleyen bir yerel temsil sistemine sahibiz!

Bu ham hayal dünyasının karşısında “unutun belediyelerinizi” demeye getiren betondan faşist bir irade var. Açık açık “HDP/DBP’li belediye başkanı seçmeye kalkmayın atarım yerlerine yine kayyumları” diyor.

Bütün partilere de “kimi seçerseniz seçin belediyenizin bütçesini ben tayin edeceğim bundan böyle” diyor.

Herkesi ve her şeyi kullaştırdığı gibi kalan küçücük son “özerk” alanı da yok ediyor.

Nitekim Ağustos başında 17 sayılı ve “Tek Hazine Kurumlar Hesabı Kapsamına Alınacak Kamu İdareleri ve Hesapların Belirlenmesi Hakkında Karar” başlıklı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle genel bütçe dışında kalan neredeyse bütün idarî kurum ve kuruluşların bütçeleri Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlandı.

Bu şu demek: Belediyeler önceden harcama izni isteyecek, alabilirlerse izni, mesela işçi maaşlarını ancak o zaman ödeyebilecekler.

Muhalif belediyelerin nasıl bir kumpasa düşürüldüklerini fark ediyor musunuz?

Zaten AKP 2002’den itibaren genel bütçeden belediye ve il özel idarelerine aktarılan payı %15’ten %10’a düşürerek belediyelerin icraatını dolaylı olarak epey merkezîleştirmişti. Diğer bir ifadeyle belediyeleri iyice merkeze medyun kılmıştı.

Şimdi son darbeyi vurdu.

Yerel seçim mühendisliği yapan muhalefete şu soruları sorarım: Parası tamamen rejimin reisinden o da şartlı gelen belediye olur mu?

Bunun, oyunu rejimin belirlediği kurallara göre oynamak ve baştan kaybetmek anlamına geldiğini görmek bu kadar mı zor?

Belediye seçimi veya herhangi başka bir kamusal meselede rejim değişikliği olmamış gibi davranmayı sürdürmek, Erdoğan’ın arayıp da bulamadığı meşruiyeti zat-ı şahanelerine bahşetmektir.

Bari demokrasicilik oynayarak bunu kendisine altın tepside sunmayın.

Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.