Oca 30 2018

Türkiye'nin küresel 'insan avı' evrensel hukuku nasıl tehdit ediyor?

Türkiye içte olduğu kadar dışta da muhaliflere yönelik baskıları sürdürüyor. Kimi zaman Interpol aracılığıyla yakalama kararı çıkartıyor, kimi zaman diplomatik misyonları aracılığıyla iktidar yanlısı Türkiye vatandaşlarını örgütleyerek onları muhaliflere karşı birer baskı unsuru haline dönüştürüyor.

Ancak gözden kaçan nokta, tüm bu uygulamaların evrensel demokratik değerlerini ve uluslararası hukuku daha da aşındırdığı.

Foreign Policy'de bir makale kaleme alan Nate Schenkkan da bu durumu irdeliyor.

Schenkkan'ın yazısının tam çevirisi şöyle:

Geçtiğimiz yılın Ekim ayında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir grup toplantısında yaptığı konuşmada, 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi hakkında suçladığı sürgündeki Fethullah Gülen hareketinin ortadan kaldırılmasıyla ilgili atılan adımları anlattı.

Resmi olarak FETÖ, yani Fethullahçı Terör Örgütü adıyla bilinen hareketin kökünü kazımak için aldırdığı yurtiçindeki tedbirleri açıkladıktan sonra Erdoğan, örgütün yurtdışındaki şebekesini de yok etme arzusunu da belirtti.  

“Doğu’da veya Batı’da söz konusu teşkilatın hiçbir üyesi eskisi kadar rahat değil ve olmayacaklar da,” şeklinde konuşan Erdoğan “Bugün olmasa bile yarın veya bir gün, FETÖ cephesi hainlerinin her üyesi vatana ve millete yaptıkları ihaneti ödeyecekler.”

Bunlar boş sözler değil. Darbe girişiminden önce başlayarak ve darbe girişimi sonrası zıvanadan çıkmış biçimde artarak Türkiye, yurtdışındaki muhaliflerinin ve özellikle Gülencilerin peşine düştü.

Dört kıtada en az 46 ülkede Türkiye düşman olarak gördüklerini susturmak için çalışıyor ve iddia edildiğine göre Interpol’ü de kendine karşı gelenlere karşı bir siyasi araç olarak kullanıyor. Ankara binlerce pasaportu iptal ettirdi.

Aralarında BM’den iltica talebi olarak koruma altında olanların da bulunduğu yüzlerce Türk vatandaşının tutuklanmasına, sınır dışı edilmesine veya teslim edilmesine neden oldu. Ülke aynı zamanda en az 20 ülkeyi, Gülen Hareketi’ne ait düzinelerce, belki de yüzlerde okulun kapatılmasına veya yeni sahiplere devredilmesine zorladı. 

Türkiye ülke dışındaki muhaliflerinin peşine düşen ilk ülke değil, bunu ilk defa da yapmıyor. Ancak bu, darbe girişimi sonrası tüm yerel kurumları Gülen’le ilgilisi olan tüm kişilerden temizleme hareketının bir aynası olan “küresel temizlik”, hızı, boyutu ve saldırganlığı açısından gerçekten dikkat çekici.

Bu yaşananlar, siyaset bilimcisi Dana M. Moss’un “uluslarötesi önleme” olarak adlandırdığı durumun ne kadar normal hale geldiğini ve bu kadar açıkça kullanımının özgürlükçü bir düzenin küreselleşmesinin demokratik bir bütünleşme sağlayacağına dair umutları nasıl yok ettiğine dair bir kanıt.

Türkiye’nin küresel temizliği, Türk diasporasının bir parçası ve yakın zamana kadar ülkenin sahip olduğu yumuşak gücün parçası olan Gülen Hareketi’ni incelemeden anlaşılamaz. Söz konusu hareket 1970’li yıllarda karizmatik önderi Fethullah Gülen etrafında büyüdü ve başarılı darbe rejimleri ve laik hükümetlerle aynı çizgiyi izleyerek 1980 askeri darbesinden sağ çıkmayı başardı.

Teşvik ettiği modernleştirilmiş ve milliyetçi İslam modeli, 1980 darbesi sonrası gelişen “Türk-İslam sentezi” doktrinine tam olarak uyuyordu. Bu fikir, darbeyi yapan askerler ve ardından gelen hükümetler tarafından Türk milliyetçiliğinin temel taşlarından biri olarak İslamcı kimlik fikrini kullanarak solcu bir devrim tehdidini engellemekte kullanıldı. 

Gülen Hareketi bu sayede, ülkenin yurtdışında da yumuşak güce sahip olmasını sağlayan Soğuk Savaş dönemi ve Türk ekonomisinin serbestleşmesi sonrası devletle aynı çizgiye girmiş oldu.

Öncelikle dış etkilere henüz yeni açılmış olan ve Türkiye’nin tarihsel avantajlara sahip olduğu Balkanlar ve Orta Asya’da olmak üzere devlet yatırım ve gelişimi izleyip olanak sağlamakla beraber, yeni tüketici piyasalarında etki ve erişimini arttırabilmek için kültürel ve eğitimsel bağlarını geliştirmeye odaklandı.

Ancak Türkiye’nin gerçek bir küresel politika izleyebilmek için yeterli kaynağı yoktu ve Gülen okulları da bu noktada devreye girerek bir köprü oluşturdu. 

Hareketin ülke dışındaki okulları aynı zamanda uluslararası ağının omurgası haline geldi. “Altın jenerasyonlar” yaratmak için elit kesimi yetiştirmeye odaklanan okullar, gerektikçe yerel koşullara adapte olarak matematik, fen bilimleri gibi dallarda yüksek kalitede, yerel ve diğer dillerde eğitim verdiler.

Bunu yaparken de göreceli olarak çok düşük yüzeysel bir seviyede Türk milliyetçiliği ve neredeyse  sıfıra yakın dini söylem kullandılar. Türk devleti için faydalar son derece açıktı. Gülen okulları Türkiye’yi gizemli fakat uyum sağlanabilir ve açık fikirli bir ülke olarak gösterirken, düzinelerce ülkede elit kesim ve çocuklarıyla yakın ilişkiler kurabilecekleri mekanlar buldular. 

2000’lerin başından itibaren, Gülen okullarının rolü art arda gelen AKP hükümetleriyle birlikte çarpıcı biçimde genişledi. Gülen 1999’da ordunun bir önceki İslamcı Refah Partisi ile ilişkisi olanlara yapacaklarından korkarak Türkiye’den kaçıp ABD’ye yerleşti.

AKP 2002 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara geldikten sonra, hareket ve parti arasındaki ilişki güçlenmesine rağmen sürgünde kalmaya devam etti. AKP o dönem bir ‘çadır partisiydi’, İslamcılığın çeşitliği kolları ve tutucu işadamlarıyla birlikte milliyetçi ordu müdahalelerinden bıkmış azınlıklar ve özgürlükçülerin de desteğini aldı.

Gülen Hareketi  parti tabanının küçük bir bölümünü oluştursa da, kamu hizmeti ve ordu için iyi eğitimli kadrolar sağlamakta ve hükümeti medya ve sivil toplum güçlerini kullanarak yurtiçi ve yurtdışında  tanıtmakta büyük rol oynadı. 

Bu ittifak, en azından, gerçekten de Türkiye’nin uluslararası imajı için bir “altın jenerasyon” imajı yaratmayı başardı. Cemaati vekili olarak kullanan AKP, Türkiye’yi modern, kapitalist ve İslamcı bir ülke olarak gösteren bir yumuşak güç modeli benimsedi – bu da ABD ve Batı Avrupa’nın çaresiz biçimde bölgeden gelecek iyi haberlere muhtaç olduğu bir dönemde bir “model” oluşturdu.

Ülke Sahra-altı Afrika ve Güney Asya ülkelerinde yeni girişimlerle diplomatik girişimlerini arttırdı. Bu dönemde Türkiye imajının tamir edilmesinde en büyük rolü oynayan da İngilizce yayın yapan, cemaate ait günlük gazete Today’s Zaman oldu. Türk devleti nereye gitse, oraya Gülen okulları yapıldı. 

Fakat 2013 yılının sonlarına doğru, PKK, İsrail ve devlet içi yolsuzluk konuları hakkında giderek artan uyuşmazlıklar yüzünden Gülen ile AKP’nin arası giderek iyice açıldı. 2013 Aralık 17 – 25 günleri arasında polisin, aralarında üç bakanın oğullarını, devletin sahip olduğu Halkbank’ın Genel Müdürü’nü ve altın tüccarı Reza Zarrab’ı üst düzey yolsuzlukluk suçlamalarıyla tutuklamasıyla gerilim iyice yükseldi.

Hükümet tutuklamaları yasadışı biçimde iktidarı ele geçirme çabası olarak nitelendirerek şiddetle reddetti. Takip eden aylarda polis ve yargı içinde seri temizlik ile yaşanan skandalın üstesinden gelindi.

Türk hükümetinin resmi söylemine göre, 17-25 Aralık tutuklamaları Türkiye’nin düşmanları tarafından organize edilen “yumuşak” hükümet indirme çabalarının bir bölümüydü ve aynı düşmanlar 2016’nın 15 Temmuz’unda “sert” bir darbe girişiminde bulundu. 

Başarısız darbe girişiminden bu yana, Türkiye dünya genelinde birçok hükümete diplomatik baskı uygulayarak yüzlerce kişinin tutuklanmasını veya sınırdışı edilmesini talep etti. Benim sayımıma göre, şu ana kadar, sözde finansörlerden okul öğretmenlerine kadar, hareketin çeşitli temsilcilerini tutukladı veya sınırdışı ettirdi.

Bu ülkeler Angola, Azerbaycan, Bahreyn, Bulgaristan, Gürcistan, Endonezya, Kazakistan, Malezya, Fas, Myanmar, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Sudan ve Türkmenistan. Bu çeşitlilik Gülen Hareketi’nin ne kadar yaygın oluduğunu göstermekle birlikte Türk hükümetinin ne kadar agresif davrandığını da gösteriyor.

Bunların en az üçünde – Kazakistan, Myanmar ve Sudan – kişiler Türkiye’ye herhanhgi bir yasal süreçten geçmeden iade edilmiş gibi görünüyor. Bunun nedeni Türk devlet haber ajansının dediğine göre “yüksek değere sahip” Gülencileri yakalamak için kurulan MİT kolunun özel bir operasyonu olabilir. 

Ayrıca birçok durumda sınırdışı edilenlerin iltica taleplerinde bulunduğu ve Türkiye’ye yollandıklarında koruma altında oldukları tespit edildi: haberlere göre Azerbaycan, Bahreyn, Bulgaristan, Malezya ve Pakistan bunlar arasında.

Bulgaristan Başbakanı Boyko Borissov, 2016 Ağustos ayında, darbe girişiminden önce iltica talebinde bulunduğu halde sınırdışı edilen bir yazılım mühendisinin yaşadıklarını “kanuni sınırların ucu ucuna içinde” olarak niteledi. Angola, Pakistan ve Katar gibi diğer ülkelerde, Gülen okullarının kapatılması sonrası kitlesel sınırdışılar yaşandı. 

Bu küresel temizliğin ucu Interpol’e de dokundu. Aralık ayındaki bir AP haberine göre, Interpol’ün elinde bazıları belki’de Türkiye’den olmak üzere, politik suistimal nedeniyle 40.000 kadar suçlu iadesi talebi vardı.

Bu rapor yurtdışında yaşayan Türkleri de içeren bir çok sansasyonel olaydan sonra yayınlandı. Bunların arasında Alman ve Türk pasaportu taşıyan, İspanya’da tutuklandıktan sonra İspanyol makamların Türkiye’nin iade isteğini incelediği solcu yazar Doğan Akhanlı da bulunuyor. 

Gülen Hareketi okulları küresel temizliğin gölgesinde çok büyük baskı altında. 2013 yılında Gülen ile anlaşmazlığa düştüğünden beri hükümet diğer ülkeleri okulları kapatmaya zorluyor. Gambiya Gülen okullarını 2014’te kapattı.

Bunu Türkiye’nin yakın müttefiği Azerbaycan ve ardından Tacikistan 2015 yılında takip etti. Ancak dünyanın geri kalanında okulların çoğu Temmuz 2016 darbe girişimine kadar açık kaldı fakat bu olaydan sonra Türkiye baskıyı arttırdı.

Sonuçlar hızlı oldu. Okullar neredeyse hemen Ürdün, Libya, Somali, Angola, Etiyopya, Madagaskar, Fas 2017 başında kapatıldı. Yıl bitmeden Afganistan, Çad, Gürcistan, Mali, Nijerya, Ruanda, Sudan ve Tunus’taki tüm okullar ya kapatıldı ya da başka sahiplere devredildi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 2017 Ekim ayında hükümetin 15 ülkede okulları kapattırdığını söylese de, gelen haberlere göre kendisi de elde edilen sonuçları küçümsüyor. 

Yaşanan tutuklama ve sınırdışılar, Ankara istihbarat servislerinin bir grubu düşman ilan ettikten sonra yapabileceklerini anlamak açısından, Türk diasporası arasında korku yarattı.

Darbe girişimi öncesi yaşanan bunun en dramatik örneklerinden biri olarak; PKK bağlantılı üç aktivistin 2013 yılında Paris’te suikaste kurban gitmesinin çoğu kesim tarafından MİT ile ilişkilendirilmesi gösterilebilir (MİT bunları reddetti).

Alman makamları MİT’in Almanya’daki Türk diasporasını tehdit etmesi konusunu dile getirdi. Hollanda makamlarıysa Türk Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yurtdışındaki Türkleri takip etmesi konusunda endişelerini belirtti. Cem Küçük gibi bazı hükümet yanlısı yorumcular, MİT’in yurtdışındaki Gülen Hareketi destekçilerini öldürmesi gerektiğinden normal biçimde bahsetti. 

Korku Gülen hareketinin ötesine uzanıyor. Erdoğan’ın Ekim ayında AKP grubuna yaptığı konuşmada kullandığı “vatan hainleri cephesi” söü sadece konuşma sanatı değil.

Türk hükümetinin olaylarla ilgili resmi açıklamalarına göre Gülen hareketi Ankara’nın terörist olarak gördüğü PKK ve onun Suriyeli uzantısı YPG ile müttefik durumda.

Diğer solcu gruplarla beraber bu ittifak, AKP  iddialarına göre 2013 yaz aylarında gerçekleşen Gezi Parkı eylemleriyle başlayan devlete karşı darbe girişimlerinin tamamına neden oldu.

Gezi Parkı olaylarının ön planında liberaller vardı ve bu yüzden Türkiye içindeki temizlik hem solcu hem de Kürt-yanlısı kişileri de hedef aldı. Türkiye bazlı bir insan hakları örgütü İhop’un topladığı resmi rakamlara göre, Ekim 2016’da yürürlüğe giren OHAL’den beri yapılan devlet operasyonlarında tutuklananların yüzde 31’i Kürt veya solcu gruplarla bağlantılı olmaktan tutuklandı.

Darbe girişimi öncesi 2016 Ocak ayında devlet ile PKK arasında barış çağrısında bulunan bir dilekçeyi imzalayan neredeyse 400 akademisyen işlerinden oldu, bazıları Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı veya ülkeye dönemediler. Ülke dışındayken cezaya çarptırılanları da şimdilerde Interpol  yüzünden seyahat etmekten korkar hale geldi. 

Türkiye’nin global temizliğinin yarattığı en büyük endişe, uluslararası baskının sürekli artan bir şekilde dünya politikasına yansıyor olması. Sivil toplum örgütleri  ve devlet dışı kurumlar,  finans, seyahat ve anında iletişimden fayda sağlayan tek gruplar olmadı. Ülke-devletler de çıkar sağladı.

Küreselleşme çağımız sayesinde, ülke-devletler de sürgündekileri, karşı gelenleri veya sıradan vatandaşları gözetleme ve izleme yollarıyla her yerde takip edebiliyor. Bunu da Interpol gibi uluslararası polis örgütleriyle veya ülkeler arası güvenlik anlaşmalarıyla sağlıyorlar.

Türkiye’nin bu konudaki kabiliyeti Çin, Rusya veya ABD seviyesinde olmayabilir ama bu küresel temizlik operasyonu gösteriyor ki, güç kullanabildikleri yerlerde sonuç elde edebiliyorlar.