Mümtaz Soysal-Mülkiye-Devlet

Mümtaz Soysal’ın ölümünden sonra eski öğrencileri onu neredeyse kutsal bir varlık mertebesine yükselttiler. Soysal’a düzülen hayranlık ve övgü ifadelerinin sonu gelmedi, o eski ”mülkiyelilik ruhu” yeniden alevlendi.

”Hocaların hocası” diye yüceltilen Mümtaz Soysal’ın da önce okuduğu sonra hocalık yaptığı Mülkiye 1859’da Abdülmecit zamanında kuruldu. Görevi üst düzey devlet yöneticileri yetiştirmekti. Benim Mülkiye’ye girdiğim 1966 yılına gelindiğinde bu fakültede üç bölüm vardı: siyasi şube, idari şube ve mali şube. Siyasi şube öğrencileri diplomat olup devletin dış işlerini yönetirlerdi. İdari şube öğrencileri emniyetçi, kaymakam ve vali olup devletin iç işlerini yönetirlerdi. Mali şube öğrencileri de devletin maliye ve finans işlerini yönetirlerdi.

O yıllarda 18, 19 yaşında olan biz gençler Mülkiye Marşı’nı gururla söylerdik:

”Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpar kalbimiz,
Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.
Gül ki sen, neş'enle gülsün ay, güneş, toprak, deniz.
Ey Vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz.”

Mülkiyeli şair Cemal Süreya, devlet hizmetine ”aşkla” sarılan mülkiyelileri hoş bir muziplikle şöyle tanımlamıştı: ”Mülkiyeliler köpektir. Siyasi şube mezunları süs köpeğidir. İdari şube mezunları bekçi köpeğidir. Mali şube mezunları av köpeğidir”. Kısacası devletin çeşitli işlevlerini mülkiyeliler yerine getirir, diyordu Süreya.

Türkiye’de sanayileşme ve kaptalist üretim ilişkileri belirleyici olmaya başlamıştı. 1966’da fakültede bir şube daha açıldı: İşletmecilik. Böylece mülkiyeliler artık yalnızca devlete değil, özel sektöre de hizmet verecekti.

Mümtaz Soysal’ın Anayasaya Giriş adlı kitabı hepimizin ufkunu açmıştı. Demokrasi kavramını, siyasi yönetim biçimlerini, partileri,  rejimleri tarihsel bir bağlama oturtuyor ve günümüzdeki siyasi ve toplumsal yapıyı kavramak ve yorumlamak için bize çok değerli anahtarlar veriyordu. 

İki yıl sonra, 1968’e geldiğimizde Batı üniversitelerinde başlayan demokratik ve devrimci talepleri biz de kendi ülkemizde dile getirdik. İlk fakülte işgallerini ve boykotları biz mülkiyeliler başlattık. 

Marksizmi öğreniyorduk, ama Kemalist bir ruhla hareket ediyorduk. Yaptığımız korsan yürüyüş ve toplantıları dağıtmak için askerler polisin yardımına geldiğinde ”ordu-gençlik el ele!” diye slogan atıyor ve ”Marksizmle Kemalizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur” diyen sözde devrimci eski tüfeklerin sadakatle izlediği Stalinci Komintern’in milliyetçi politikalarının tuzağına düşüyorduk. 

12 mart 1971 darbesine evrilen yıllarda devlet, provokasyonlar ve cinayetlerle devrimci gençliğe savaş açtı. Darbenin başbakanı Nihat Erim genç devrimcileri ”Balyoz Harekatı ile ezeceğiz” dedi ve ezdi. 

O yıllarda çeşitli devlet sınavlarına giren birçok mülkiyeli, MİT’te ”sakıncalı” kaydı olduğu için işe alınmadı. Bu devlete hizmet etmeyeceğimizi artık biliyorduk. Geçmişi Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarına uzanan Mülkiye Marşı’nı şimdi milliyetçi değil, devrimci bir ruhla söylüyorduk. 

12 eylül 1980 darbesinden sonra devlete hizmet edecek sadık kadrolar sağlamak üzere İmam Hatip lisesi mezunları kitlesel olarak Mülkiye’ye yönlendirildi. 

1960’lardaki bir başka tanımlamaya göre bir mülkiyeli ”malumat-ı umumiyesi fevkâlâde zengin yüksek devlet memuru” idi. 1980’lerden sonra devleti yönetecek mülkiyeli kadrolarda ise genel bilgi zenginliği olması bir yana; edebiyat, felsefe, uygarlık tarihi, güzel sanatlardan uzak, düzgün konuşup kendini ifade etmekten aciz, cahil ve küstah bir yığın kaymakam, vali ve emniyetçi türedi. 

Devlet, devlet, diyoruz da bunun bir de ”derin” boyutu var. 23-25 yaşındaki devrimci gençler 12 mart 1971’den sonra bununla ağır işkencelerden geçtikleri ”Ziver Bey” köşkünde tanıştılar. Devletin bu yüzü ”kontrgerilla” ve ”özel harp dairesi” adlarıyla ifşa olmaya başladı. 

Peki daha sonra milletvekilliği ve bakanlık yapan ve devleti yönetmek için siyasi parti de kuran Mümtaz Soysal’ın kendisini hapise atan devletle ilişkisi ne yönde gelişti? 

1985 yılında, darbeci general Kenan Evren cumhurbaşkanı ve Turgut Özal başbakan iken Mümtaz Soysal bir Avrupa turuna çıktı. 5 aralık 1985 günü Stockholm’deki saygın ”Dış Poitikalar Enstitüsü”nde ”Türkiye’de Demokrasinin Gelişimi” konulu bir konferans verdi. 

Sorulara bazen bilim adamı, bazen gazeteci sıfatıyle yanıt verdi. Ama her seferinde ”Biz” sözcüğünü kullanarak. Yani TC devleti adına konuşarak. 15 yıl önce kişiliğini ezmek, bilim adamlığı ve aydın onurunu kırmak için hapiste hela temizliği yaptırılan bu profesör, devleti savunmak üzere yurt dışına gönderilmişti. Şimdi Türkiye’nin İsveç büyük elçiliğinde ağırlanıyordu ve İsveçlileri Türkiye’nin demokrasi konusunda çok büyük aşamalar katettiğine inandırmaya çalışıyordu.

Başardı da. Birkaç gün sonra İsveç, Türkiye’ye karşı en sert eleştirileri yapan beş ülkeyle birlikte Türkiye hakkında işkence ve siyasi  tutuklamalarla ilgili Strasburg’daki İnsan Hakları Komisyonu’na verdikleri başvuruyu geri çekti. Aynı günlerde aralarında Ericsson, Atlas Copco, Asea ve Volvo olmak üzere 15 büyük İsveç firması Türkiye’yi ziyaret edecekti ve bir yıl içinde iki ülke arasındaki ticaret hacmi %25 artacaktı.

Soysal’ın devletle ilişkisini anlamak için 26 eylül 1997’de Hürriyet gazetesindeki ”Derin ve Çapaçul” yazısına bakmak gerekir: 

”Ortalıkta dolaşan ’derin devlet’ sözünün tam anlamını kestirmek zor.

Kimileri bunu karanlık güçlerin, gizli servislerin ve mafyaların birbirine karıştığı, ama hep devlet adına iş gören belirsiz merkezler için kullanıyor.

Kimileri de, derin devlet deyince, devletin derinliğine düşünüldüğü, günlük politikaların ve kısa vadeli kişisel çıkarların ötesinde geçmişiyle, geleceğiyle, halkıyla ve toprağıyla düşünüldüğü kurumları kastediyor. Oralardakiler, yetişme tarzları bakımından, devlet görevi ve kamu hizmeti denen kavramların tutkunudurlar, ömürlerini bu kavramlara adamışlardır, hatta gerektiğinde canlarını bile verecek kadar bunlara bağlıdırlar.

Ordu başta olmak üzere, bürokrasinin bazı noktalarında, Maliye ve Dışişleri Bakanlığı gibi bazı yerlerde bu anlamdaki derin devletin savunucularına hâlâ tek tük rastlanır.

… Elbette, devletin derini sığı, ciddisi, gayri ciddisi olmaz.

Devlet, devlettir. Kuruluşları ve kuralları belli edilmiş organlarıyla, açıkça dağıtılmış yetkileriyle, görevleri ve hesap verme yerleri belirlenmiş sorumlularıyla.

Devleti ne zaman nerede bulacağınızı, neresinden tutacağınızı, onun adına kiminle nasıl konuşacağınızı bilmelisiniz.

Devletin ayrıca ‘‘derin devlet’’ diye adlandırılmaya gereksinimi yoktur. Yerine göre gizlidir, yerine göre saydam. Ama, neyin gizli, neyin saydam olacağı da yine kurallara bağlanmıştır.
… demokrasi adına söz söyleyenlerin, şöyle ya da böyle seçimden çıktıkları için kendilerini demokrat sananların, demokrat olduklarını sandıkları için de halk adına her şeyi yapabileceklerini düşünenlerin elinde bir başka devlet kavramı ortaya çıkmıştır...

Devlet demokrasi adına söz söyleyenlerce bu çapaçulluğa sürüklendiği içindir ki, ciddi derin devletin mensupları demokrasi adına çapaçul devletçilerce sorguya çekilmekten hoşlanmazlar.

Çünkü, -zaten asıl vahim olan da budur- demokrasi adına soru soranlar, asıl sorgulanması gerekeni, yani yine kendilerince yaratılan öbür derin devleti, gizli kapaklı, kirli ve çirkin derin devleti sorgulamazlar.”

Bir yabancı gazetecinin ”siz şahin misiniz, güvercin misiniz” sorusuna Soysal “ben kuş değilim” yanıtını vermişti. Doğru, Soysal en azından bir barış güvercini değildi.

Kıbrıs devlet başkanı Denktaş’a uzun yıllar danışmanlık yapmış ve TC devletinin ”çözümümüz çözümsüzlüktür” doktirinini uygulatmış, adadaki  barışı sürekli erteletmişti.

17 ağustos 2009 tarihli Cumhuriyet gazetesinde ”Kesin Çözüm” başlıklı yazısında, devletin Kürtlere karşı kırmızı çizgilerinden söz ediyor ve ekonomik şartları iyileştirilmesine rağmen aklını başına toplamayan Kürtlerin Irak’a gönderilmesini ve oradaki Türkmenlerle yer değiştirmesini öneriyordu. Etnisiteyi kullananları (yani Kürtleri) cezalandırmak için bunu yapmak gerektiğini söylerken kendisi etnik temizliği savunuyordu. Üniversitede öğrettiği demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerden ne kadar uzaklaşmıştı. 

Mümtaz Soysal gerçekten çok donanımlı, kıvrak zekâlı, zarif, nüktedan, dört dörtlük bir entelektüeldi. Ancak devlette, özel sektörde ve medyada çalışırken kimlere hizmet ettiğini hâlâ göremeyen birçok aymaz mülkiyeli gibi ”hizmetkârlar” sınıfında değildi.  

Mümtaz Soysal, çapaçulcuları sevmeyen ve derin devlet nitelemesinden haz etmeyen ”devletçiler” arasındaydı. 


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.