Haz 05 2018

Mülteci kriziyle ilgili bildiğiniz her şeyi gözden geçirme zamanı

Türkiye'nin ve dünyanın başa çıkmak zorunda olduğu en önemli sorunlardan biri mülteci sorunu. 

Ölümler, yaralanmalar, milyarlarca dolarlık kaynak kayıpları, iç çatışmalar ve devletlerin ilişkilerini etkileyen gerilimler... 

Meseleyi yanlış yerden ele almanın ya da çözümsüzlük tarafında durmanın ödettiği bedeller bir yana, mülteci meselesi ile ilgili inşa edilen yanlış bilgilerden oluşan önyargılar, sorunu doğru yerden ele alıp çözüm üretmeyi de imkansız kılıyor.

İngiltere merkezli The Guardian Gazetesi'nden Daniel Trilling, mülteci meselesi ile ilgili doğru bilinen yanlışları irdeledi ve okuyucunun dikkatine sundu:

mülteci krizi

1. Yanlış: Kriz Bitti

2015 ve 2016 yıllarında yoğun bir şekilde haberlerde yer alan mülteci krizi, sığınma talebiyle Avrupa’ya gelen insanların sayısında ani ve sert bir artıştan müteşekkildi. Avrupa’ya gelen mülteci sayısı artık düştü ve hükümetler AB sınırları içindeki belgesiz göçmenleri bastırmayı becerdiler. Binlerce sığınmacı güney Avrupa’daki kabul merkezlerine veya kamplara sıkışmış durumdalar. Bazıları da yerleştirildikleri yeni yerlerde yeni bir yaşam kurmaya çalışıyorlar.

Ancak krizi 2015 yılında başlamış ve bir sonraki yıl sona ermiş bir olay olarak görmek yanlış, zira bu bakış olayın altında yatan nedenlerin değişmemiş olduğu gerçeğini görmezden geliyor. Olaya bu şekilde bakmak,  olayda hiç bir dahli olmayan zavallı Avrupa’ya durup dururken kendisiyle hiç alakası olmayan bir sürü yabancı akın etmiş gibi bir izlenim yaratıyor ki, bu yanlış.

Son yılların felaketlerinde, Avrupa kıtası dışındaki gelişmeler kadar, Avrupa başkentlerinde kurgulanan göçmen politikalarının payı da büyük. Ayrıca göçmenlerin kim olduğu, neden geldikleri ve bunun Avrupa için ne anlama geldiği gibi konulardaki yanlış kanaatlerin beslediği bir panik ve bunun sonucunda gösterilen aşırı tepki de krizin bir parçası.

mülteciler

AB, dünyada istenmeyen göçmenleri caydırmak için kurgulanmış en karmaşık sistemlerden birine sahip. 1990’larda Avrupa içindeki sınırlar kalkar ve AB üyesi ülkelerin vatandaşlarının çoğuna hareket ve pasaportsuz seyahat özgürlüğü tanınırken, AB’nin dış sınırları giderek artan ölçüde militarize edildi.

AB 2007 - 2013 yılları arasında, sınır bariyerleri, gözetleme sistemleri ve kara ve deniz devriyeleri için,  Uluslararası Af Örgütü tahminlerine göre, 2 Milyar Avro harcamış durumdaydı.

Teoride uluslararası hukuk mültecilere sığınma talep etmek için sınırları geçme hakkı veriyor, dolayısıyla mültecilerin bu çeşit kontrollerden muaf tutulması gerekiyor. Ancak pratikte AB sığınmacıların kendi bölgesine ulaşmasını mümkün olan her yerde engellemeye çalıştı.

mülteciler

Yurt dışındaki elçiliklerden sığınma talep etmek gibi yasal yolları kapattı, ulaşım hizmeti veren şirketlere, AB’ye geçerli ve gerekli belgeleri olmadan ulaşmaya çalışan insanları taşımaları halinde para cezası kesti ve komşularıyla anlaşmalar imzalayarak, AB’ye göçü, AB adına onların kontrol etmesini sağladı. AB içinde ise Dublin düzenlemesi adı verilen bir anlaşma sığınmacıları ilk ulaştıkları AB ülkesinde iltica başvurusunda bulunmaya zorluyor.

Sınır kontrolleri çoğu zaman çözmeye çalıştıkları sorunu ya daha ağırlaştırıyorlar, ya da yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açıyorlar, örneğin belgesiz göçmenlerin daha tehlikeli rotalar tercih etmelerine, insan kaçakçılarını çözüm olarak görmelerine neden oluyorlar.

2017 Kasımında İnsan Hakları Örgütlerinden müteşekkil bir platform, “militerleşme, iltica yasaları, yakalama ve sınırdışı etme politikaları” nedeniyle 1993’ten bu yana ölmüş 33,293 insanın listesini yayınladı.

Yine de Avrupa binlerce davetsiz göçmeni, Avrupa kıtasından geri püskürtmeye çalıştı ve püskürttü de. 2016 yılının Mart ayında Türkiye ile yapılan bir anlaşma, Avrupa’ya ulaşmaya çalışan Suriyeli’lerin akınını azaltmış olsa da, Suriye’deki savaş nedeniyle 12 Milyon Suriyeli yerlerinden edilmiş durumda, bunların beş milyonu ise kendi ülkelerinin dışında bulunuyor, çok büyük sayıda Suriyeli de insani yardıma muhtaç durumda.

Bizden sık sık bu krize bir “çözüm” düşünmemiz isteniyor ama böyle rahat bir çözüm yok. Zaman zaman Avrupalı devletler tarafından başlatılan, ya da onların da katıldığı, ya da yaptıkları silah satışlarıyla körükledikleri savaşlar sürdüğü müddetçe, insanlar bu savaşlardan kaçacaklar.

Kriz anlarında sınır kontrollerini artırmaya yönelik kararlar alınması, yeni sorunlar doğuracak ya da var olan sorunları ağırlaştıracak.

Kriz, sadece mülteci hareketlerinden müteşekkil değil, onları dışarıda tutmak için tasarlanmış sınır sistemleri de krizin içkin bir parçası. Ve kriz halen sürüyor.

2. Yanlış: Mültecilerle ‘ekonomik göçmenler’ birbirlerinden kolayca ayrılabilirler

Bir çoğumuz, kendi ülkemiz içinde olsak da “ekonomik göçmenleriz” aslında, ancak mülteci krizinden sonra bu deyime yeni ve daha aşağılayıcı bir anlam atfedildi. Terim çoğu zaman “sahte mülteci” anlamında kullanılıyor ve sınırlardaki sorunun temelinde onların yattığı, onlar olmasa her şeyin düzelebileceği ima ediliyor.

21 yüzyılda sınır sadece haritadaki çizgiden ibaret bir şey değil. Sınır, insanları belirli bir bölgenin kıyılarından, iç bölgelerine ulaşmadan evvel bir süzgeçten geçirmek amacıyla kullanılan bir sistem. Sığınmacılar ise iyice karmaşık ve çoğu zaman şiddetli bir süzgeçten geçiriliyor. Ancak Sicilya’da tanıştığım Mali’li bir genç olan Caesar’ın dediği gibi “kimsenin alnında bu ‘ekonomik göçmen’ bu ise ‘gerçek mülteci’ yazmıyor ki!”

3. Yanlış: Dokunaklı insan öyküleri, insanların fikrini değiştirebilir

Empati kurmak iyidir, ama onun da bir sınırı var. Dahası, empati kurmak, insanların haklarına erişebilmeleri için bir ön koşul olmamalı. Kaldı ki, dokunaklı insan öykülerinin, insanlar üzerinde yabancılaştırıcı bir etkisi de oluyor. İnsanlar bir noktada bir doyum noktasına ulaşıyor ve kendilerini kapıyorlar, hatta bazıları tepki bile duyabiliyor.

Eğer bazı insanların neden oradan oraya göç ettiğini anlamak istiyorsak, sadece içinde bulundukları durumun en kötü yönlerini görmemiz yetmez, insanları tüm yönleriyle bir bütün olarak görebilmeliyiz.

Ayrıca tükettiğimiz dokunaklı insan öykülerinin kar amaçlı şirketler tarafından pazarlanan mallar olduğu gerçeğini de unutmamalıyız. Her mal gibi onların üretimi, değeri ve onlara yönelik talep de piyasa güçleri tarafından belirleniyor. Bu durum da bu öykülerin merkezinde yer alan insanlara zarar verebilir, krizleri doğru anlamamızı engelleyebilir ve hatta kriz karşısında duyduğumuz panik hissini körükleyebilir. Bu da yetkililerin panikle tepki vermesini tetikler.

4. Yanlış: Kriz Avrupa değerlerini tehdit ediyor

Son yıllarda Avrupa değerleri hem mültecilere yardım etmek, hem de onlara saldırmak için kullanıldı. Bir yanda Macaristan’ın Viktor Orban’ı gibi demagoglar kendilerini Hristiyan Avrupa medeniyetinin savunucusu gibi konumlandırarak, göçmen karşıtı politikalar uyguladılar.

Diğer yanda da insancıl yaklaşımlar sergileyenler, Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Mauel Barroso’nun 2012 yılında Nobel Barış ödülünü alırken yaptığı konuşmada çizdiği Avrupa vizyonuna atıf yapıyorlar. Barroso bu konuşmada “savaşı yenmiş ve totaliteryenizmle mücadele etmiş bir uluslar topluluğu olarak, her zaman barış ve insanlık onuru için uğraşanların yanında olacağız” demişti.

Aslında her iki Avrupa vizyonu da yanlış. Birinci vizyon Avrupa’da Hristiyan, Yahudi, Müslüman ve seküler geleneklerinin yüz yıllardır var olduğu ve Avrupa’nın bu anlamda içinde farklılıklar barındıran bir kıta olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Orban’ın vizyonun Batı Avrupa’da popüler olan liberal bir çeşitlemesi ise, Müslüman göçmenlerin hoşgörü, özgürlük ve demokrasi gibi “Avrupa” geleneklerine bir tehdit oluşturduğunu iddia ediyor.

Bu görüş de, Avrupa’da bu ilkelerin gerçekten de var olduğu söylenebilecek alanların mücadele edilerek kazanılmış ve bu mücadelelerin de Avrupalı seçkinlerin çoğu zaman şiddetli direnişlerine karşı verilmiş olduğu gerçeğini gözardı ediyor. Bugün Avrupa’ya gelen göçmenlerin önemli bir çoğunluğunun kendi ülkelerinde benzer bir eşitlik ve hak mücadelesi yürütüyor olmaları da kaderin hiç de garip olmayan bir cilvesi.

İkinci vizyon ise Avrupa’yı, dünyanın örnek alması gereken bir umut ışığı olarak sunuyor. Avrupa’nın gerçekten de dünyayı, iyi ya da kötü etkileme gücü var ve siyasetçilerimize bu yönde baskı uygulamak gerçekten de faydalı olabilir.

Ancak Avrupa gerçekten de savaşı yenmiş ve totaliteryenizmle mücadele etmiş olsa da, bir çok Avrupa devletinin büyük sömürge imparatorlukları kurarak güçlü ve zengin olduğunu, bu yayılmacılığın da kısmen Avrupa’nın ırksal üstünlüğü ile gerekçelendirilmiş olduğunu unutursak, bu umutlarımız boşa çıkar.