Ahmet Külsoy
Ağu 14 2019

Solun mültecilikle imtihanı

Suriyeli mülteciler üzerinden belirlenen gündeme sosyalist solun tam anlamıyla müdahil olduğu söylenemez. AKP’nin uygulamaya geçirdiği “geri gönderme” politikası karşısında ülkede kısmi bir hareketlilik yaşansa da, bu sorun üzerine sol henüz kendi sözünü gündeme taşıyabilmiş değil. Üstelik kendini sol cephede tanımlayan siyasi özneler arasında mültecilere yönelik farklı yaklaşımlar da söz konusu.

Dünyadaki tüm sınırların kaldırılmasını savunanlardan konjonktürel politik çıkarlara göre tutum belirleyenlere kadar, solun mülteci meselesiyle sınavı halen devam ediyor. Meselenin temellerine ışık tutmak için HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, Özyeğin Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doçent Doktor Deniz Sert, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin kurucu üyelerinden ve Helsinki Yurttaşlar Derneği’nde proje koordinatörü olarak çalışmış olan Hakan Ataman’la konuştuk. 

Murat Çepni toplumsal planda yükselen ırkçılığı şöyle değerlendiriyor:

“Yabancı düşmanlığı toplumda çok yaygın. O kadar ki, illa Türkiyeli olmaman da gerekmez, Trabzon’da bir Kürt olmak da yabancı sayılman için yeterli. Aşağıdan yukarıya, her düzeyde bir öteki,  yabancı inşa eden siyaset kültürü var. Bu Türkiye’nin Kürdüyle, Alevisiyle, Ezidisiyle, Ermenisiyle, Rumuyla barışamamasının bir sonucu. Türkiye’de her zaman esas vatandaşlar, makbul vatandaşlar ve ötekiler oldu. Toplumsal barışı sağlayamadan, ekonomik eşitsizliği gideremeden, komşu halklarla barışa ve eşitliğe dayalı bir ilişki kuramadıktan sonra da bu siyaset ikliminden kurtulamayız.”

Siyasi iktidarın da bu konuda ciddi bir sorumluluğu olduğunun altını çizen Çepni, “İktidar zaten bir siyaset tekniği olarak kutuplaştırıcı, ırkçı-şoven söylem ve politikaları hiçbir zaman terk etmedi. Bu süreçte bu kutuplaştırıcı söylem ayyuka çıktı. Hatırlarsanız, AKP Genel Başkanı Erdoğan, son seçimlerde Cumhur İttifakı’ndan olmayan herkesi ‘Zillet İttifakı’ndan sayıp,  terörist ilan etmişti. Kürtlere, Alevilere, solculara karşı bu düşmanlaştırıcı söylem ve politikalar zaten hiçbir zaman eksik olmadı. Bu kutuplaştırıcı dil iktidarda da, CHP ve İP’te de fazlasıyla var” diyor.

Sosyalist solun ırkçılık hususunda etkin bir özne olup olamadığı sorusuna ise şöyle yanıt veriyor, Çepni:

“Sosyalist sol, Suriye savaşı konusunda barış siyasetini örgütleyemedi. Elbette bunda devletin sosyalist sola karşı gözaltı, tutuklama, yasaklama şiddetini hiç kesintisiz sürdürüyor olmasının büyük payı var. İktidarıyla muhalefetiyle, sağ siyasetlerin ülkeyi her türlü ırkçılığın, gericiliğin milli parkı haline getirilmesine karşı solcular, sosyalistler büyük bir mücadele veriyorlar aslında. Bunu görmezlikten gelemeyiz. Genel olarak sosyalist solun mülteciler konusunda eksiklikleri var. Sol, sosyalist kimi hareketlerin en başta kuzey Suriye’de, Rojava’da, Kürtlerin öncülüğünde kurulan özyönetim bölgesine dair yaklaşımda AKP ile aynı çizgide olan yaklaşımlar var.”

Çepni ırkçılığa karşı mücadelenin öznelerinin kimler olduğu hakkında şunları söylüyor:

“Mülteciler sorunu, sağ siyasetler tarafından yerli işçileri kazanmak için kullanılan temel argümanlardan biridir. Sanki ekonomik krizi, işsizliği, yoksulluğu kendilerinden daha ucuza çalışmak zorunda kalan mülteciler, göçmenler yaratmış gibi, düşünmek, bu söylemi kullanmak herkesin kolayına gelebiliyor. Sağ siyaset bunu işçi sınıfını, toplumsal muhalefeti bölmek, sorunların esas kaynağını perdelemek için manipülasyon için kullanıyor.  Bu nedenle de en başta işçi sınıfının partileri, sendikaları ırkçılığa, göçmen ve mülteci düşmanlığına karşı mücadelenin öznesi olmalıdır. Kapitalist üretim ilişkileri ve sınıf egemenliğinin sorgulanmasının önündeki perdelerin kaldırılması için bu kaçınılmazdır. Fakat elbette sadece işçi sınıfı örgütleri değil, kadın örgütlerinden ekoloji örgütlerine kadar bütün kesimler mülteciler konusuna gerekli ilgiyi göstermelidir. Çünkü mültecilik bir kadın sorunu, ekoloji sorunudur.”

Deniz Sert ise, Suriyelilere yönelik tepkilerin yavaş yavaş kitlesel boyut kazandığı kanısında:

“Suriyelilere yakın sosyoekonomik düzeydeki, benzer kamu hizmetlerinden yararlanan kişilere verilen hizmetler aksamadığı sürece bir sorun görünmüyordu. Son yerel seçimlerde ise durum farklılaştı. Bunun bence birkaç nedeni var: Döviz kuru ve işsizlik oranı gibi göstergeler ekonomide kötüye gidişi işaret ediyor; bu kötü gidişin günah keçisi Suriyeliler olarak gösteriliyor. Zaman geçiyor ve insanlara geçici olarak yansıtılan Suriyelilerin kalıcı oldukları anlaşılıyor.”

 Nefret söyleminin alıcısının sandığımızdan daha çok olduğunu belirten Sert, “Birkaç farklı yerde de aynı örneği vermiştim: Joseph Carens, Göçün Etiği (The Ethics of Immigration) başlıklı kitabında sokaktaki tipik bir Amerikalının İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’ya gelmeye çalışan Yahudi mülteciler için sarf ettiği cümleleri art arda sıralar. O tek paragraftaki Yahudi kelimelerini Suriyeli, Amerika’yı Avrupa, Atlantik Okyanusu’nu da Ege Denizi’ne değiştirdiğimiz zaman bu söylemin son 80 yıldır hiç de değişmediğini görüyoruz. Böyle bakınca ben sadece solun değil herhangi bir kesim ya da kimsenin etkin bir özne olabildiğini düşünemiyorum” yorumunu yapıyor.

Türkiye özelinde ırkçılığa karşı mücadelenin en önemli öznesinin devlet olması gerektiğini düşünen Sert, bunun nedenlerini şöyle açıklıyor:

“İnsanları geçici çözümler ile ırkçı söylemin karşısında çaresiz bırakan en önemli unsur politikasızlıktır. Türkiye, insani olarak büyük bir iş yapmıştır, bunu yadsımak haksızlık olur. Öte yandan, insanları karşı karşıya bırakan, kısa vadeli, gerçekçi olmayan çözümlerle suni gündemler yaratmanın sonuçta kimseye faydası olmayacaktır. Göç alanında devletin kamuoyuna uzun vadeli, veriye dayalı, gerçekçi bir strateji açıklaması gerekmektedir. Bugün konuştuğumuz grup Suriyelilerden oluşmaktadır, ama önümüzdeki on yıl içerisinde başka göçmen gruplarının Türkiye’de nefret söylemine konu olması kaçınılmazdır. Sonuçta, Türkiye sınırları içerisinde bulunan herkes için hak, hukuk ve adalet elzemdir.”

Hakan Ataman ise, ırksal ya da etnik kökene dayalı ayrımcılığın farklı biçimlerde tezahür edebileceğini söylüyor:

“Türkiye’de son dönemlerde Suriyeli göçmenlere yönelik ırkçılığın yükselmesinde önyargının katkısı çok büyük. Gerçek anlamda ne olduğunu anlamak ve ona göre hareket etmek yerine toplumun büyük bir kesimi işsizlik ve ekonomik kriz gibi sorunların Suriyeli mültecilerden kaynaklandığını düşünmek bunu tipik bir örneği. Tabii bizim tarihsel olarak yetiştirilme biçimimiz, eğitimler sırasında aldığımız bilgileri de unutmamak lazım. Araplar en nihayetinde bize ihanet eden, bizi arkamızdan bıçaklayanlar olarak aktarıldı. Bu tür durumlarda insanlar, özellikle de ekonomik ve sosyal sorunların asıl sorumlusu olan kendi hükümetlerini veya iktidardakileri eleştirmek yerine, kolaycılığa kaçar ve en yakınındaki ve savunmasız durumda olan azınlıklara, göçmenlere, mültecilere saldırmayı tercih ediyor.”

Sosyalist hareketlerin ırkçılık üzerinden bir eleştirisini yapmanın haksızlık olacağını belirten Ataman, şunları da ekliyor:

“Sosyalistlerin son yıllardaki popülizm dalgasından etkilenerek, özellikle de oy kaygısıyla göçmen ve mülteci karşıtı söylemlere başvurduğu da son derece aşikâr. Aslında durum çok basit. Şöyle ki, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde iktidarlarda popülist sağ hareketler ve siyasi partiler var. Bunların ortak kesişenlerinden biri göçmen karşıtlığı. Avrupa’da sol ve sosyalistlerin iktidarda olduğu sadece iki ülke var: Portekiz ve Danimarka. En son Danimarka’da Sosyal Demokratlar seçimi kazandılar ve seçim çalışmaları sırasında ciddi bir şekilde göçmen karşıtı söylem kullandılar.”

Ataman, Türkiye’deki gelişmelerin etraflıca değerlendirilmesinin elzem olduğunu düşünüyor:

“Türkiye’de Suriyelilere kesin ve kalıcı bir çözüm bulunması gerektiğini ve gerekirse vatandaşlık verilmesi gerektiğini açık bir şekilde söyleyen tek bir politik lider vardı: Selahattin Demirtaş. O da şimdi cezaevinde! Diğer sol partiler ise konuya daha çok kendi ideolojileri doğrultusunda emek eksenli bakıyorlar. Örneğin bir iş cinayeti, yani Suriyeli bir işçi öldüğünde, ya da Suriyelilerin çok düşük ücretlerle çalıştırılması veya çocuk işçiliği gündeme geldiğinde konuyu sahipleniyorlar. Cinsel taciz, tecavüz ya da linç olaylarında da ciddi bir duyarlılık var ama iş kalıcı çözüm üretmeye geldiğinde de bir o kadar suskunluk var. Büyük bir kısım savaş bitince -ki bitse bile despotik bir rejim devam edecek – Suriyelilerin geri dönmesinde yana. Yani konuya haklar, özgürlükler ve demokrasi ekseninden bakamama durumu söz konusu.”

Atama mülteciler başlığı kapsamında CHP için ayrı bir parantez açılması gerektiğini savunuyor:

“CHP oy kaygısı olan ve iktidara oynayan bir parti. Bu nedenle son yıllarda son derece popülist taktikler kullanıyor. Bu nedenle CHP’nin Suriyelilere yönelik olumsuz tutumu, içindeki sol ve sosyalistlerden değil, CHP’nin Kemalist ve Atatürkçü kanattan kaynaklanıyor. AKP’nin özellikle de “İslamcı” olarak nitelenen bir kesimi desteklemesi ve Türkiye’de bulunan Suriyelilerin İslamcı olduğu yönündeki genellemeler ve önyargılı tutumlar ‘laiklik elden gidiyor’ konusunu sessiz bir şekilde gündemde tutuyor.  Bu kesim Suriyelileri, Suriyeli ya da Arap oldukları için değil, İslamcı oldukları için sevmiyor.”


© Ahval Türkçe