Müslüman ülkeler neden daha otoriter ve daha yoksul?

Türk akademisyen Ahmet Kuru, son kitabı ‘İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel bir Karşılaştırma’ adlı kitabında ilgi çekici ve tartışmalı bir tez sunuyor. 

Tezi, siyasi tarih ve çağdaş siyasi kurumlar ve politikalarının analizine dayanıyor. Kuru’nun son kitabında analizin kapsamı ve elde ettiği sonuçlar önceki çalışmalarından çok daha geniş ve iddialı. Kitapta Kuru, politik bilim ve küresel ekonomilerde en çok tartışılan ve siyasallaştırılan konulardan birine cevap bulmaya çalışıyor: 

“Müslüman çoğunluklu ülkeler dünya ortalamasına göre neden bu kadar yüksek oranda otoriterizm ve düşük oranda sosyo ekonomik gelişmişlik sergiliyor?”

Kuru, politik sağ ve solun iki yaygın argümanı olan –hem İslam ve hem de Batı sömürgeciliğinin Müslüman çoğunluklu ülkelerin problemlerinden tamamen sorumlu oldukları iddiasını– tarihin cımbızlanarak okunması şeklinde değerlendiriyor ve reddediyor. 

Örneğin Kuru hem İslamcıların ve hem de İslamofobiklerin kullandıkları İslam öncesi Sasani siyaset geleneğinin ‘din ve devlet ikiz kardeşlerdir’ darbı meselinin izlerini takip ediyor. 

Kuru, Müslümanların yönettiği toprakların 8. ve 12. yüzyıllar arasında nispeten gelişmiş olmasının, İslam’ın gerçekten entelektüellik, teknolojik ve ekonomik gelişmişlik ve yenilikle uyumlu olduğunu gösterdiğini, daha sonra Ortaçağ’ın sonlarında aynı topraklarda yaşanan durgunluk ve düşüşün ise Avrupa’daki sömürgeci yönetimlerin yükselişinden önce yaşandığını iddia ediyor. 

Kuru, hükümdarlar ile entelektüel, ekonomik ve dini sınıflar arasındaki dâhili politik ilişkiler ve bunlarla ilgili düzenlemelerin 8. ve 12. yüzyıllar arasında Müslümanların yönettiği bölgelerin yükselişini, daha sonraki dönemlerde gelen düşüş ve Batı dünyasının erken modern çağlardaki üstünlüğünü izah ettiğini belirtiyor. Kuru’ya göre erken İslam tarihinde, Müslüman âlimlerin devletten ve tüccarların oluşturduğu ekonomik etkiden bağımsız olmaları devlet kontrolü dışında felsefi ve entelektüel özgürlük için bir alan oluşturdu. 

Daha sonraki siyasi liderler, özellikle de Selçuklular İslami dini sınıf olan ulemayı devletin kontrolüne sokacaktı. Selçuklular getirdikleri toprak ve vergi reformları ile de tüccarların ekonomik ve politik etkisini azaltacaklardı. Bunun tam tersine Batı Avrupa ise erken çağdaş dönemde zıt siyasi ve ekonomik bir sürece maruz kaldı: Siyasi ve dini otoritereler birbiriyle savaştı ve adım adım birbirinden ayrıldı, üniversiteler entelektüel büyümeyi teşvik etti, siyasi ve ekonomik gücü kullanan bir tüccar sınıfı ortaya çıktı. 

Kuru, tarihin farklı dönemlerinde hem Müslüman dünyası ve hem de ağırlıklı Hıristiyan olan Batı dünyasında entelektüel gelişme ve yenilenmeyi engelleyen birincil güç olarak din-devlet yakın ilişkisini görüyor. İslam’da da, Hıristiyanlıkta da felsefi araştırma ve bilimsel deneyimi engelleyen ya da teşvik eden bir durum yok. Ancak her ikisi de politik çıkarların kontrolüne girdiğinde mensuplarının entelektüel gelişmesini engelleme ve durdurma potansiyeline sahip. 

Kuru, politikanın kontrolündeki din geleneğinin Türkiye ve Mısır gibi seküler Müslüman çoğunluklu ülkelerde devam ettiğini de ileri sürmektedir. 

Kitap iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde çoğunluğu Müslüman olan 49 ülkede otoriterizm, az gelişmişlik ve şiddetin çağdaş sorunlarını ele alıyor. Kuru burada provokatif ve çok az sorulan ‘Müslümanların son dönemlerde politik şiddete dâhil olmalarındaki artışı ne açıklıyor?’ sorusuyla başlıyor. 

Kuru bu soruyu başlıca iddialarını açıklamak için kullanıyor –İslam’ın ne sömürgeci yönetimler ve ne de İslam’ın, Müslümanların çoğunlukta bulunduğu ülkelerdeki politik ve sosyal şartları tam olarak açıklayamadığı pek çok farklı politik, sosyal ve ekonomik projeyi destekleyecek şekilde yorumlanabileceğini, daha önemlisi ulemanın muhafazakârlığı ve politik tercihinin İslam teolojisi ve sosyal organizasyon ile ilgili karşı yorumlar getirmeyi zorlaştırdığını belirtiyor. 

Kitabın ikinci bölümünde ise Kuru, çağdaş erken dönemden itibaren siyasi, dini, entelektüel ve ekonomik aktörlerin iç içe girmesi ile Batı dünyasını üstün hale geldiği ve Müslüman imparatorlukların çöktüğü tezini birincil sebebi olarak öne sürmektedir. Detaylarda ise Batı Asya, Kuzey Afrika ve Güney Afrika’da bin yıldan fazla bir süre egemen olan Müslüman imparatorluklarının siyasi tarihini ortaya koyuyor. 

Kuru, İslam âlimlerinin biyografilerinden, dini çalışmalara ve idari el kitaplarına kadar birincil kitaplardan faydalanarak, devlet ile din arasındaki değişen ilişkiyi ve bu bölgedeki tüccar sınıfının yaklaşık yedi yüzyıllık periyoddaki çöküşünü ortaya koymaya çalışıyor. Ayrıca 19. Yüzyıl’daki Müslüman liderlerin politik ve sosyal reform çabalarının neden başarısızlığa uğradığını da ele alıyor. 

Kuru, ortaya koyduğu ve desteklemek için kullandığı tezlerin kaçınılmaz olarak tepki çekeceğini kabul ediyor. Kitabın sonuna doğru hem Batı Avrupa’nın yükselişi ve hem de Müslümanların yönettiği imparatorlukların çöküşü ile ilgili alternatif izahatlar getiriyor.