1971: Müzikte kopmalar, kırıklar, değişimler, yeni başlangıçlar

“Çiçeğin büyüsü yetmedi” diyordu John Lennon, Imagine’ı yazdığı o günlerde. “Canavarı altedeceğiz sandık, ama daha beter büyüdü..” 

Hiçbir sanat formu içinden şekillenip çıktığı dönemlerde müzik kadar “acil” ve berrak olmadı. Toplumsal çalkantı ve değişimleri okumak, “zeitgeist” dediğimiz “zamanın ruhu”nu deşifre etmek için en geçerli rehber olarak kalacak müzik. İnsanlığın özgürlük ve eşitlik savaşına hep müzik eşlik etmiştir.

Apple TV+ tarafından hazırlanan bir dizi, 1960’lar sonrasında yaşanan bir kırılma noktasını anlatıyor. 1971, Müziğin Her şeyi Değiştirdiği Yıl (1971, The Year that Music Changed Everything) belgeseli, Amerika ve İngiltere ekseninde müzikte bir dönemin kapanışını, bir diğerinin açılışının hikayesi. 

Rock, soul ve funk, Avrupa ve üçüncü dünya ülkelerinden çok daha derin ve yaygın bir değişim rüzgarının başkaldırı diliydi. Hazırlop kuramlara kör inançla bağlanmak yerine düzenin kendilerine özgür, dürüst ve mutlu bir gelecek vaat etmediğini kavramış bireyler olarak “ruhun içinden” isyan bayrağını açan bir genç kuşak, 1960’larda sistemin robotlaştırıcı, “dikey” kültürüne karşı yaygın bir “karşı kültür” kurmuş, bir ütopyanın buradan hayat bulacağına inanmıştı. 

Rengarenk salkımsaçak giysiler, aykırı davranış biçimleri, tabulara pervasızca meydan okumalar ve uzun saçlarla, zincirsiz cinsel kimliklerle örülü özgün dillerini müziğe dökerek, müziği içerek yaşadılar 1960 dönemini. 

Ortak hafızanın en güçlü “soundtrack”i o dönemde kayda geçecekti.

1970’e gelindiğinde rüyalar sönmüş, yerini kara delik gibi bir boşluğa bırakmıştı. Kaliforniya ve Londra’dan başlayıp hızla yayılan “flower power” dalgası Monterey ve Woodstock’ta en güçlü ifade biçimlerini bulmuş, ama 1969 sonunda Altamont’ta Rolling Stones’un Hell’s Angels’in kana buladığı konseriyle yolun sonuna gelindiği, sevgi alternatifine karşı nefretin capcanlı olduğu anlaşılmıştı.

David Hepworth’ün kitabından uyarlanan 8 bölümlük 1971 dizisi tam da bu noktada başlıyor. Kırılmanın miladı, 1970’in son günleridir. Paul McCartney Beatles’ı dağıtmak üzere dava açmış ve yeni yıla bu “kabus” ile girilmiştir. Olağanüstü yaratıcılıklarıyla bir kuşağa imkanlarını ve hayal gücünün sınırsızlığını tanıtan muhteşem dörtlü paramparçadır. George Harrison bir “iç yolculukta”dır. Paul’ün baskısından kurtulmuş, yıllar boyu elinde biriken birbirinden sağlam bestelerini “All Things Must Pass” albümüyle patlatmıştır. 

John Lennon, kuşağının geldiği durumun karanlığını en iyi kavrayanlarıdır. “Canavarı altedeceğiz sandık, ama daha beter büyüdü” diyecektir. 1971 John’un Yoko ile beraber hızla radikalleştiği, barış ve eşitlik adına güçlü bir aktivizme yönelme dönemi de başlamıştır artık.

O zamana kadar hep Beatles’ın gölgesinde kalmış olan Rolling Stones’un da durumu pek parlak değildir. Beatles ne kadar zekice, özgün ve kalıp dışı bir üretim sergiledi ise, Stones zeka yerine hep enerjiye, iyi niyetli (ve başarılı) bir siyah blues taklitçiliğine dayanmıştı. Mick Jagger ve Keith Richards iyice tıkanmıştı 1960’ların sonunda.

Beatles’ın dağılması derin bir boşluk yaratmıştı. Stones’un imdadına Atlantic’in patronu Ahmet Ertegün yetişti. Bu anlaşmanın ürünü olan Sticky Fingers grup için yeni bir kulvarı açmaya yetti. 1971 bu açıdan Stones’un kendisine yeni hatları çizme yoluydu. 

Ama nasıl? Feci biten Altamont konseri, mariuhana ve LSD eşliğinde geçen 1960’ların sonunda en sert ve ölümcül uyuşturucuların sahneye girişini de simgeliyordu. 

Grubun serüvenine eroin eşlik ediyor ve görüş mesafesi hep bulanık kalıyordu. İngiltere’de vergi baskısı da gelince Keith Richards ve arkadaşları Cote d’Azur’de, Cap Ferrat’da, hızla keşlerin ve torbacıların yol geçen hanı haline gelecek olan bir konağa postu serdiler ve yıl boyunca ağır uyuşturucu partilerinden zaman buldukça bir sonraki albümü - bütün zamanların en iyi rock albümlerinden biri olan - Exile on Main Street’i konağın bodrumunda kaydettiler.

Okyanusun öbür tarafı fena halde çalkalanıyordu. Siyahların eşitlik kavgası 1960’lar boyunca baskılar ve siyasi suikastlerle gölgelenmiş, yoksulluk ve çaresizlik kangren gibi eyaletleri sarmış, Vietnam savaşına ve Nixon’a karşı kitlesel direniş dört bir yana yayılmış, şiddet üreten sisteme karşı bir kuşak seferber olmuştu. Çiçek uzatmak çözmemişti hiçbir şeyi. Lennon gibi nabız tutan Marvin Gaye 1971 başlarında yeni bir yol çizdi kendisine. Motown’ın “müzik eğlence içindir” için yaşayan patronu Berry Gordy’i zor bela ikna etti ve 1971’e ve sonrasına damgasını vuracak olan başyapıtını çıkardı. 

What’s Going On savaşa, nefrete, adaletsizliğe, zulme, insanın yıkıcı ruhuna karşı şiir dolu bir isyanın simge albümü olarak tarihe adını yazdıracaktı. Siyah Marxist muhalif Angela Davis’in bir kumpasla hapse atılması, siyah aktivist George Jackson’un hapiste gizemli ölümü ve yaşananlara karşı Attica cezaevinde gerçeklenen kalkışmanın bir “operasyon” sonucu katliamla sonuçlanması, siyahlar için müziği bir uyanış aracı haline getirmişti artık.

Marvin Gaye yalnız değildi: Curtis Mayfield, Bill Withers, Gil Scott-Heron’a daha sonra Aretha Franklin de katıldı.

Batı yakasında da pusula şaşmıştı. Başta kokain, sert uyuşturucular burada hızla yayılmaktaydı. Doors, Jim Morrison’un alkolizmi yüzünden hayalet gruba dönmüş; CSNY dağılmış, Graham Nash, Stephen Stills ve David Crosby solo albümler çıkarmıştı. 

En güçlüsü, 1971’in en iyileri arasındaki Nash albümü Songs For Beginners’di elbette. Nash “karşı kültür”ün aldığı hasarın farkındaydı, ama asla 1960’ın ruhundan kopmadı. Onun gibi ruha bağlı olanlar da kaldı. America üçlüsünün 1971 sonlarına doğru çıkardığı aynı adlı, sısmsıcak bestelerle örülü albüm kaybolan rüyaların son anma töreni gibiydi.   

Bir yanda da cenaze töreni. Jimi Hendrix, Jim Morrison ve Janis Joplin, her biri 27 yaşında, 1971’de dünyaya veda ettiler. 

Geriye kalanlar için arayışın yoğunlaştığı bir yıl. Leonard Cohen, külliyatı içindeki tartışmasız en iyi albümü Songs of Love and Hate’i çıkardığında çizdiği yoldan emindi. Ama asıl çıkışlar kadınlardan geldi: Son 50 yılın en özgün şarkıcısı ve bestecisi olan Joni Mitchell’in klasiği Blue, Carole King’in yeri göğü sarsan başyapıtı Tapestry, “kadın uyanışı”nın simgeleri oldular.

1971 belgeseli, her biri bir saate yakın sekiz bölümde o kırılma yılını, yol ayrımlarını, siyah-beyaz-kadın-erkek ve birey-grup eksenlerinde, bir kısmını ilk kez gördüğümüz arşiv görselleri eşliğinde anlatıyor. 

Dördüncü bölümden itibaren, geçmişle bağların kopuşunu, ve müzikte yeni tasavvurların, yepyeni anlatım biçimlerinin daha sofistike bir karşı koyma ile nasıl sürdüğünü izliyoruz. Örneğin İngiltere’de bir Marc Bolan çıkıyor, çarpıcı bir görsellikle, ve sadece 1971’in değil bütün zamanların en iyi rock albümleri arasına yerleşen Electric Warrior ile Glitter’in - Slade, Roxy Music. - yolunu açıyor. 

Ama belgeselin odak noktasında David Bowie var. 1960’ları kendi kimliği konusunda kararsız doldurmuş olan Bowie kendisini sürekli değiştirmeyenin kaybedeceği yeni bir dünyanın kapıya geldiğini kavrıyor. Hunky Dory ile “ben buradayım” diyor. Değişimi ve geleceği okuyor. 

1971 sonunda Ziggy ile hazırdır artık.

“Biz 21’inci yüzyılı 1971’de yarattık” diyor iddialı bir şekilde. 

“1960’ları öldürüp gömdüğümüzü o anda anladım..”

Elbette içine her şeyi sığdıramayan bir belgesel, 1971. Cazdan kopup gelen ve yepyeni sesleri o kuşağa tanıtan Weather Report ve Mahavishnu Orchestra ilk albümlerine teğet geçiyor. Black Sabbath’a ve Yes’e şöyle bir değiniyor. 

Ama daha vahimi, bu belgeselde Pink Floyd’un o yıla damgasını vuran çalışması Meddle da yok, Jethro Tull’ın Aqualung’ı da, Traffic’in Low Spark of High Heeled Boys’u da, Led Zeppelin’in Stones’un albümünden kat kat güçlü olan muhteşem IV’ü de, Santana’nın III’ü de.

En büyük eksikliği ise, 1960’ların sonu başı aldırmaksızın en derin müzik arayışlarından sapmayan Robert Fripp ve King Crimson’un başyapıtı Islands’dan hiç söz etmemiş olması. 

Ama elbette tüm bunlar öznel tercihler.

Gerisi size ait, bu diziyi izlemenizi öneririm. 50 yılda nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığını, Woodstock’tan daha küçük ölçekli ama aynı güçte bir “kültürel başkaldırı” olan Gezi protestolarının yıl dönümü olan bugünlerde izlemek hayli anlamlı. 

Üşenmedim, bir de 1971 Spotify Playlist hazırladım (şaka, keyifle yaptım), dileyenler bu linkten ses yolculuğunu başlatabilirler. 

Ayrıca benim diğer playlist’lerime de ilgi duyarsanız, "yavuzbaydar" hesabını takibe alabilirsiniz.

Dört koldan sıkıntı ve kasvetle kuşatıldığımız bugünlerde müzikten asla kopmayın, kopmayalım. Umut varsa, onun içinde saklı. Her zaman.


Playlist için buyurun...