Mehmet Ali Tuğtan
Kas 24 2017

“Eskimiş İttifaklarınızı Atmayın”

NATO’nun Türkiye-ABD güvenlik ilişkilerindeki rolünü doktora tez konum olarak 2008'de Boğaziçi Üniversitesi'nde incelerken, kullandığım model gereği ortaya çıkan grafiğe, “Noel Ağacı” adını takmıştım:

Birer renkli nokta olarak ifade edilen taraflar-arası işbirlikleri, genellikle grafiğin orta alt kısmında birikecek şekilde görülüyordu, çünkü iki ülke de, muhataplarının kendilerini kazıkladığını anladıkları anda işbirliğine son veriyorlardı.

Teorik beklentilerime uygun olarak NATO, eşitleyici kurumsal çerçevesi ve kurallar rejimi sayesinde ikili ilişkilere kıyasla ödüllerin çok daha adil dağıtıldığı işbirliği serilerini mümkün kılıyordu.

Ancak az sayıda da olsa, benim “Ağacın süsleri” dediğim istisnalara rastlamak mümkündü:

Taraflar birbirini kazıkladığı halde çeşitli sebeplerden devam eden eşitsiz işbirlikleri.

Bu istisnalara en çok da Orta Doğu ile ilgili konularda rastlanıyordu.

Bugün Türkiye ve ABD arasında yaşanan krizin temelinde, NATO’nun ve iki ülke ilişkilerinin Soğuk Savaş sonrasında yaşadığı dönüşümün bizi getirdiği konum var.

İkili düzeyde Türkiye ABD ilişkileri her zaman sorunluydu. Ortak tehdit veya çıkar algısının en güçlü olduğu dönemlerde dahi taraflar arasındaki güç ve niyet farklılıkları karşılıklı güvensizlik ve düzenli aralıklarla patlayan krizlere neden olmuştu.

NATO ise, bir yandan ilişkilerin odağını ittifak düzeyinde yüksek çıkarlar alanında tutarken, bir yandan da bir süper güç olan ABD ile bir orta boy güç olan Türkiye arasında ikili düzeyde ortaya çıkabilecek güç dengesizliğinden doğan güvensizlik ve sadakatsizlikleri önlemişti.

Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra NATO’nun bir kolektif savunma örgütünden kolektif güvenlik örgütüne dönüşüm süreci başladı, 2001’den sonra ise operasyon alanı Türk-Amerikan ilişkilerinin en sorunlu olduğu Orta Doğu coğrafyasına kaydı.

Günümüzde yaşanan krizin temelinde, ABD’nin eskiden olduğu gibi kendi hegemonik çıkarlarını ittifakın ortak çıkarları ile bir ve aynı gören anlayışının devam etmesine karşın, Türkiye’nin çıkarlarının giderek değişmiş olması yatmakta.

Konu artık Sovyetler Birliği gibi ortak bir tehdide karşı Avrupa’nın savunulması değil, “terör” gibi kimin tanımladığına bağlı olarak içeriği değişen bir tehdide karşı Orta Doğu coğrafyasının şekillendirilmesi.

Kendisi de Orta Doğu’ya komşu bir ülke olan Türkiye için terörün tanımı da, aktörleri de ABD’ninkilerden giderek artan ölçüde farklılık gösterirken, eskiden böyle durumlarda ortaklığı kurtarıcı bir işlev gören “ittifak” da artık bu işlevi yerine getirememekte.

Zira NATO’nun ilişkileri düzenleyici rolünün önemli bir kısmı, gönüllü ya da zoraki yöntemlerle üye devletleri “ittifak çizgisinde tutma” yeteneğinde gizli.

Oysa ABD’nin Orta Doğu siyasetinin sonuçlarını kendi bekası için bir tehdit olarak gören Türkiye için, o tehdidi ortadan kaldırmak şöyle dursun, giderek daha da yakınlaştıran bir ittifak çizgisinde kalmanın imkanı yok.

Gerek Türkiye-ABD ilişkilerinde, gerekse NATO nezdinde arka arkaya yaşanan eşi görülmemiş sorunların temelinde de bu imkansızlık yatmakta:

Bir yanda, Orta Doğu siyasetinde kendine ittifak ilişkisi içinde olduğu Türkiye yerine yerel Kürt güçlerini ortak seçen bir ABD.

Öte yanda ise, ABD’nin ortak seçtiği güçleri, savaş halinde olduğu radikal İslamcı unsurlardan daha büyük bir terör tehdidi olarak gören bir Türkiye.

Bu koşullar altında ilişkileri dengelemesi ve çıkarları daha yüksek düzeyde tekrardan artiküle etmesi beklenen NATO ise, zaten ABD’nin Orta Doğu’da izlediği siyasetin bir aracı halinde.

Türkiye’yi stratejik beka sorununu gidermek için batılı müttefiklerinden uzağa ve Rusya-Çin eksenine doğru iten çelişki, özetle bu.

Bu çelişkinin çözümü için verili koşullar altında fazla iyimser olmak için bir neden bulunmamakla birlikte, kendimizi bir “Metal Fırtına” senaryosuna hazırlamanın da gereği yok.

Nasıl ki barış, sadece savaşın yokluğu demek değilse, savaş da sadece barışın yokluğu değildir. Taraflar arasında temel çıkar ve ortak tehdit algılarının konjonktürel olarak aşınmış olması başka bir şeydir, tarafların birbirlerini, karşılıklı askeri güç kullanmayı gerektirecek bir beka sorunu olarak görmeleri başka.

Ortak çıkar ve tehdit algısına dayalı, karşılıklı güven üzerine kurulu, yazılı anlaşmalar ve kurumsal ittifaklarla güvence altına alınmış, ortak bir güvenlik kültürünün paylaşıldığı ideal bir ilişkinin yeniden tesisi (Tabii Türkiye-ABD güvenlik ilişkileri hiç bu tanıma uyacak kadar iyi oldu mu, bu da ayrı bir soru ama) bu şartlar altında mümkün değil.

Ancak buradan çıkartılması gereken sonuç, tarafların birbirlerine giderek daha da düşmanca davranacağı da değil.

Konjonktüre bağlı olarak ortak çıkarlar ve tehdit algıları yeniden gündeme gelebilir. Geldiği zaman, kurulu ittifak ilişkisinin geçmişten getirdiği alışkanlıklar ve düzenlemelerin her iki taraf da çok hayrını görecektir.

Bu nedenle, güncel anlaşmazlıklara binaen NATO’dan çıkmamızı savunanlara tavsiyem, “Eskimiş ittifaklarınızı atmayın”.

Zira, dünya siyasetinin çalkantılı zamanlarında manevra alanı genişleyen ve tehdit algısı çeşitlenen Türkiye gibi orta boy güçler için, yenisini ikame etmeden stratejik bir ittifakı sona erdirmek, basiretli bir hareket tarzı değildir.