Taner Akçam
Kas 21 2017

NATO ile kriz veya Türkiye’nin “Batı Bağlantısı” sorunu

Nato tatbikatlarında Atatürk ve Erdoğan’ın düşman olarak gösterilmesi tesadüf ve önemsiz bir olay mı? Yoksa bu Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırma operasyonunun bir parçası mı?

Cevabını henüz bilmiyoruz.

Batı Basınında, özellikle Arap Baharı ile birlikte Erdoğan’ın Batılı değerlerinin karşıtı bir diktatör olarak resmedildiğini biliyoruz. Batı basınını takip edenler, şöylesi bir ideolojik-kültürel atmosferin var olduğundan haberdardırlar: Bir tarafta demokrasi ve insan hakları savunucusu Batı (ve onun kamuoyu) öte tarafta diktatörlüğe ve hatta Faşizme kaymakta olduğu iddia edilen bir Erdoğan rejimi var.

Türk yöneticilerin böylesi bir ideolojik-kültürel atmosferin oluşması için ellerinden geleni yaptığını eklemeye de gerek yok.

Şimdi sanki bu kültürel atmosfere uygun son bir adım atılıyor ve demokratik değerleri ayaklar altına alan bir rejimin Batı dünyasında yeri olamaz ve bunun “Batı dışına” itilmesi gerekir, deniyor gibi.

Batı’nın bu tutumunun demokratik değerlere ve insan haklarına verilen önemden kaynaklanmadığını, bunun sıradan bir sömürgecilik zihniyeti ürünü olduğunu iddia etmek mümkün. “Liberal Emperyalizm” olarak tanımlayacağım bu tutumun ana nedeni Ortadoğu’da yaşanan egemenlik alanı savaşları.

Ortadoğu kimin dediği olacak, enerji kaynaklarını kim kontrol edecek ve kullanacak ve buna bağlı “güvenlik sorunları” nasıl halledilecek gibi son derece basit iktidar savaşları bunlar. Savaşın taraflarının “demokrasi ve insan haklarından yana olan iyiler”, ile “diktatörlük yanlısı kötüler” olmadığı ortada.

Artık açık olarak şekillenmeye başlayan cepheler bunun ana kanıtı gibi: bir yanda ABD tarafından açık desteklenen Suudi Arabistan ve İsrail (buna muhtemel Mısır da eklenecektir); karşısında ise Rusya, İran Türkiye…

Tablo, fazlası ile 1918 sonrası bloklaşmalarını andırıyor.

Bu nedenle, AKP iktidarının Atatürk’e sarılması çok tesadüfi değil. M. Kemal’in 1918 sonrası anti-emperyalizmi, bugün Türk yöneticilerinin Batı karşısındaki iktidar savaşlarında çok önemli sembolik bir değer. Sadece Erdoğan ve AKP ile sınırlı olmayan, geniş bir koalisyondan söz etmeliyiz.

Anti-Emperyalizm biz Türklerin genetik bir özelliği gibidir. Ulusal varlığımızın, Batı’ya karşı verilmiş bir “var olma veya yok olma” savaşı ile kazanılmış olduğu inancı, “damarlarımızda akan asil kan” gibidir. Bu hususta sağcı veya solcu, İslamcı veya Laik olmak ufak bir ayrıntıdan ibarettir.

AKP ve Erdoğan’ın, son Nato krizini bu eksende kullanacağını tahmin etmek zor değil. Asıl önemli olan, muhalefet çevrelerinin bu tür ideolojik-kültürel tavır alışa karşı söyleyecekleri çok şeyinin olamaması.

Toplumun büyük bir kesiminin içinde yer aldığı geniş bir ideolojik-kültürel atmosferin varlığından söz ediyorum. “Batı’nın emperyalist amaçlarına karşı varlık savaşı veren bir Türkiye” tezi itiraz edilmesi zor bir ideolojik-kültürel tavır alış gibidir.

Vaktiyle AKP ve Erdoğan, Ergenekon davaları ile taçlanan Asker Vesayetine karşı mücadele ederken, bu vesayet rejiminin savunucuları, “İkinci Kurtuluş Savaşı”, “İkinci Kuvayı Milliye” motiflerini çok sıkça kullandılar.

Ağırlıklı CHP etrafında kümelenen bu çevrelere göre, Türkiye bir iç ve dış kuşatma altında idi. AKP, ABD ve Batı Emperyalizminin Türkiye’deki uzantısı idi ve Atatürk’ün kurduğu Laik Cumhuriyet rejimini yıkmak ve Şeriat rejimi getirmek istiyordu.

Toplum, Şeriat tehlikesine karşı Kuvayı Milliye ruhuna sahip çıkarak ikinci Kurtuluş Savaşı yapmaya çağrılıyordu.
Arap Baharı ile birlikte, “Türkiye’nin bir iç ve dış kuşatma ile karşı karşıya olduğu” tezi AKP tarafından kullanılmaya başlandı.

Hatırlatma babından sıralamakta fayda var: 13 Eylül 2011’de, PKK ile Türk Hükümeti arasında Oslo’da yapılan gizli görüşmelerin kayıtlarının yayınlanması; 7 Şubat 2012’de MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın Oslo PKK görüşmeleri nedeniyle ifadeye çağrılması; 2013 Gezi Parkı olayları; 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları bu iç kuşatmanın önemli ayakları sayıldı.

6-7 Ekim 2014’de, ISIS’in Kobani’ye saldırısı üzerine Demirtaş’ın Kürtleri sokağa çağırması; Haziran 2015’de PKK’nın kurtarılmış bölge yaratmak amacıyla silahlı direniş başlatması; ABD’nin, Suriye üzerinden Türkiye’yi kuşatan Kürt şeridi yaratmak istediği “dış kuşatmanın” önemli dönemeç noktaları olarak gösterildi.

15 Temmuz 2016 askeri darbesi ise, Türkiye’ye yönelik iç ve dış kuşatma operasyonlarının buluşma noktası idi.

Türkiye bir varlık-yokluk savaşı ile karşı karşıya idi. Bu nedenle Kuvayı Milliye Ruhuna sahip çıkarak “ikinci Kurtuluş Savaşını” örgütlemek gerekiyordu. AKP’nin Atatürk’e sarılmasını ve Nato’nun son adımını bu ideolojik-kültürel atmosferin ışığında okumayı öneririm.

Bu tablo Türkiye’nin ana zorluğunun, ana probleminin de resmidir. İktidar da Muhalefet de aynı ideolojik-kültürel atmosferden beslenmektedir.

Türkiye’nin Batı bağlantısının ve Nato üyeliğinin şart ve kaçınılmaz olduğunu başı dik savunacak bir siyasi çevre yok gibi.

Doğuşunu Nato’ya karşı olmaya borçlu ve oradan çıkmayı kendisine ana slogan yapmış bir Türkiye solu ile “biz bu devletin kurucu unsuruyuz” diyen HDP çevrelerinin ana açmazı bu.

Nato ve Batı Bağlantısı nasıl savunulacak?

Zor soru bu ve üzerinde durmaya değer.

Ana mesele ortada aslında bir “Kulturkampf” (Kültür Savaşları) olduğudur.

Ve Türkiye’de bu Kültür Savaşlarının bir tarafı yok gibidir…

Tartışmaya değer bir konu bu.