Tıkanma had safhada

Rejimin eninde sonunda hakkından gelebilecek iki ana dinamik, ekonomi ile dış ilişkilerdeki tıkanma derinleşiyor. İktisatçıların dilinde tüy bitti. Yanlışları yeni yanlışlarla düzeltme inadı, görülmemiş boyutlardaki işsizlik, çığ gibi büyüyen yoksulluk, salgınla katmerlenen makro ve mikro dengesizlikler, yaygın israf ekonomisi, yedi düvelde sürdürülen savaşların bedeli, tamtakır Hazine, sadece günü kurtarmaya yarayan faiz politikasıyla kıvranan reel ekonomi, say say bitmez… Ekonominin verili koşullarda toparlanması söz konusu değil. 

Dış ilişkiler yakın zamana kadar nispeten kontrollü seyredermiş gibi gözükse de biriken yanlışlar art arda su yüzüne çıkmaya başladı. Yakından bakalım.   

İşaret fişeği Biden/Harris yönetimi idi, rejim kavrayamadı. Seçim öncesi varını yoğunu Trump’a yatırdı, reis hâlâ Biden’dan telefon bekliyor. Katmerlenerek artan gerilim böyle sürerse ilkbahardaki NATO Zirvesi’nden önce görüşme olmayabilir. İşbitirici telefon diplomasisi, Trump’la (ve daima hayırlı dost Merkel’le) güzel güzel cereyan ederken, kurumların ve klasik yol yordamların geri geldiği idrak edilemedi. 

Hâlâ, çakal lobi şirketleriyle, Trump gezegeniyle düşüp kalkmaktan tüm meşruiyetini kaybetmiş ulaklarla iş bitirme peşindeler. Serbest kürsü yazarı medenî troller, tükenmiş sefirler, saraydaki heveskâr amatör diplomatlar ve iş bitirici işadamlarından oluşan bu şaşkın gürûh dört dönüyor ama şimdilik elde var sıfır.

Hatta gerilim her geçen gün artıyor. Rejimin S-400ler ile Halkbank davasından kurtulması mümkün değil. Bu yüksek gerilim hattı Türkiye’nin Batı ile olan kötü ilişkilerini azdırma potansiyeline sahip. 

AB ülkeleriyle ilişkiler, Merkel-Borrell ikilisinin cansiperane çabalarına rağmen berbat. Bu ikili Erdoğan’ı kollamak için Marttaki Avrupa Konseyi’nde açıklanacak olan ve geçen Aralıkta şapkadan çıkardıkları “pozitif ajanda”larının içini doldurmak için debeleniyor.

Güvendikleri bütün reform dağlarına kar yağmış, Kıbrıs/Yunanistan ile yumuşama masalları fos çıkmış olsa da. Reform yerine daha fazla dayak, Kıbrıs’ta iki devlet dayatması, Yunanistan Başbakanına hakaretle idare etmek zorundalar. 

Aksine, Avrupa’da çığ gibi büyüyen bir negatif ajandadan bahsetmek daha doğru. Senelerdir DİTİB ve dış temsilciliklerce organize edilen ve Batı Avrupa ülkelerinde yaşayan Türklerin âlet edildiği sızma faaliyetleri Almanya, Avusturya, Danimarka, Fransa ve Hollanda istihbarat birimlerince art arda açıklanıyor. Özellikle İslâmî faaliyet ve hücreler ülkelerin radarında.    

Sıkışmışlık sadece diplomasi değil her cephede kendini gösteriyor. 

Ankara, Irak ve Suriye’de bitmez tükenmez harekâtlarıyla İŞİD’in tekrar palazlanmasına önayak oluyor. Bölgedeki Kürd güçleri TSK ve başıbozuk ordularıyla uğraşmaktan İŞİD ile gerektiği gibi mücadele edemiyor. Bizzat Fransa Savunma Bakanı geçenlerde İŞİD başını kaldırdı derken üstü kapalı bunu imâ ediyordu.

Diğer koalisyon müttefiklerinin farklı düşünmüyor. Dolayısıyla yeni ABD yönetimiyle Ankara’nın tektaraflı askerî faaliyetlerinin, Kürd düşmanı ve İŞİD dostu gündeminin eskisi gibi sürmesi mümkün gözükmüyor. 

Irak’ta süregelen ve artık hep olduğu gibi batağa saplanan harekât Ankara’da yapılan hesapların eskisi gibi sahada tutmadığını gösteriyor. Garê Katliamı memlekette muhalif basında yoktu, aksine çoğu devletin versiyonunun üzerine atladılar. Ama evdeki hesapların artık çarşıya uymadığı açık.

1974 Kıbrıs harekâtında kendi gemisini havadan bombalayıp batıran hava kuvvetlerinin bu defa PKK’nin elinde tutsak olan 13 polis ve askerin bulunduğu yeri 40 uçak ve onlarca saldırı helikopteriyle saatlerce vurarak kendi askerini öldürdüğü, ya da ölümüne neden olduğu anlaşılıyor. Bu korkunç olay üzerinden hem içerde hem dışarda meşruiyet ve haklılık devşirme çabası rejimin gücüne ya da kurnazlığına değil tükenmişliğine işaret ediyor. 

Libya’da, yeni kurulan geçici hükümetin külliyen Türkiye taraftarı olduğu müjdeleri servis edilirken yeni yönetim siftah olarak, Tobruk/Bingazi’deki kurumlarla ordu dâhil irtibata geçti. Seçilen yeni yönetimle birlikte bütün dünya devletleri ve BM yabancı askerlerin Libya’dan çıkmasını ısrarla talep ederken Ankara stoktaki cihatçılarını Libya’ya göndermeye devam ediyor. Zira tıpkı Suriye’de olduğu gibi yığınak yapmaktan başka bir taktiği yok. Ve işin en vahim yanı, elindeki onbinlerce tepeden tırnağa silâhlı başıbozuk cihatçıyı nereye yerleştireceğini şaşırmış vaziyette. İdlib cebi eninde sonunda infilâk ettiğinde ortaya saçılacak olanlar da cabası.

Rejim basını ve otosansürcü muhalif basın sayesinde dış politika sorunları kamuoyuna kat’iyen lâyıkıyla yansımıyor. Zaten başta CHP’liler, muhalif kamuoyu milliyetçi trans hâlinde rejim dışarda ne yanlış yapsa hemen hazırola geçip serhat türküleri söylemeye başlıyor. Ne var ki içerden öyle gözükmese de Türkiye bir uluslararası sorun, hem de epeydir.                                                                            *** 

ABD’nin Ankara üzerinde AB’den kıyas kaldırmayacak kadar fazla etkisi olduğu kuşkusuzdur. Ne var ki Ankara’nın 1945 sonrası kurulan Avrupalı yapılarda - ki NATO en başta, daha ne kadar kalmak istediği meçhul. Batı ittifakı Erdoğan Türkiyesini çoktandır sorun olarak algılasa da tamamen gözden çıkartmaya razı mı, bu daha belli değil. Ankara’nın da tam ne istediği de belli değil. Batı’dan kopmuş bir Türkiye’nin Rusya’nın indinde beş para etmeyeceği açık. Türkiye NATO dâhilinde kaldığı ölçüde değerli Rusya için.  

Tamamen yörüngeden çıkmış başıboş Türkiye’yi tekrar Batı yörüngesine sokmak için Batı’nın elinde pek fazla seçenek yok. Yaklaşım hukuk ve demokrasi temelinde mi gelişecek, yoksa salt askerî mülahazalar zemininde mi? 

ABD’nin 2030 NATO’su tartışmalarında müttefiklerin, 1949’da kurulduğundan bu yana varolan ama hep ikinci planda kalmış “demokrasi” gereğini yeniden canlandırmak istediği biliniyor. Bu çabayı Biden/Harris yönetiminin yıl içinde toplamak istediği Demokrasi Zirvesi ile birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Ne var ki, Türkiye’nin ne Zirve’de yeri olması ne de 2030 NATO’sunun siyasî hedefleriyle uyuşması mümkün. Zira Ankara’ya hukuk ve demokrasi üzerinden baskı yaparak sonuç elde etmek mümkün değil. Rejimin genetik kodları, yönetim ve iş yapma biçimi Batılı norm, standart, ilke ve değerlerle birebir çatışıyor. Bunları Türkiye’de uygulamak rejimin çökmesi anlamına gelir ki rejim zaten 2013’ten beri bunların aksini yaparak ayakta kalıyor. 

Dolayısıyla hukuk ve demokrasi temelinde bir düzeltme mümkün olmadığı ölçüde geriye askerî mülahaza kalıyor. Bu şıkta da iki arayol var, Türkiye’nin 1945’ten bu yana tepe tepe kullandığı jeostratejik konumunun dikkate alınmadığı yol, diğeri ise bu konumun binbir gerekçeyle (İran, Ortadoğu, doğu Akdeniz)  canlı tutulması yolu.

NATO müttefiklerinin ilk seçenek üzerinde ciddî çalıştıkları biliniyor, Türkiye’ye komşu ülkelerdeki askerî üsler (Irak, Suriye, Kıbrıs, Yunanistan)  düzenli biçimde güçlendiriliyor. Buna rağmen NATO Türkiye’yi askerî anlamda gözden çıkarmayabilir ve iki arayolu birlikte uygulayabilir. Bunun olmazsa olmazı ise Ankara’nın, hukuk ve demokrasi iddiasında olmaksızın, yeniden Batı yörüngesine oturması ya da Rusya ile kurduğunu sandığı ve yüzüne gözüne bulaştırdığı Batı karşıtı oyundan vazgeçmesi. 

Bu şık Ankara’daki en tepe kadroda, bir biçimde, nöbet değişimi anlamına gelir. Zira mevcut kadronun sicili bu kıvraklığa izin vermez. 

Her hâl ve karda dış sahalarda oyunun bittiğini görmek zor değil. 


@Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.