Nedim Gürsel’in yeni kitabı: Son Fasıl

Bugüne dek çok sayıda gezi kitabı yazdınız. Bu  sonuncusunun ayırıcı bir özelliği var mı?

Olduğunu söyleyebilirim. Aslında Son Fasıl da ondan öncekiler gibi, gezi-deneme türünde öznel bir bakış açısıyla değişik kentleri ve coğrafyaları betimleyen bir kitap.

Ne var ki, otobiyografik öğelerin yanı sıra, temel bir izlek de içeriyor: ölüm. Daha doğrusu, beni etkilemiş sanatçı ve yazarların bazılarının ‘son fasıl’ları söz konusu. ‘Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç / Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!’ demiş Yahya Kemal. Bu kitapta Van Gogh, Leonardo da Vinci,  Rubens, Tolstoy, Rilke, Sartre, Semprun, Nâzım Hikmet gibi büyük ustaların yapıtlarını etkilemiş kentleri ve coğrafyaları anlatırken onların son yıllarına da ışık tutmaya çalıştım.

Leonardo Vinci’nin son üç yılını geçirdiği Amboise, Van  Gogh’un son yetmiş gününü yaşadığı Auvers-sur-Oise,  Rubens’in kenti Anvers yolculuğunuzun başlıca duraklarını oluşturuyor.  Rilke’nin izini İsviçre’nin Sierre  kasabasında, Semprun’un izini çok genç yada ölümle  karşılaştığı Buchenwald Toplama Kampı’nda,  Tolstoy’un izini Tula yakınlarındaki Yasnaya Polyana’da  sürüyorsunuz.

Bu döküme Nâzim Hikmet’in Prag ve Varşova günlerini de ekleyebiliriz. Amacım adı geçen bu sanatçı ve  yazarların hayatlarının son yıllarını, yaşadıkları mekânları bizzat gidip yerinde görmek, izlenimlerimi  kaleme alırken okuru onların dünyasında  dolaştırmaktı.

Örneğin Van Gogh’un aklın sınırlarını zorlayan  dünyasından yola çıkarak yapıtlarını çözümlemeye çalıştım. Auvers-sur-Oise’da gerçekleşen intiharını araştırırken, şaşırtıcı ayrıntılarla karşılaştım.   

Ne gibi ayrıntılar? Neden şaşırtıcı?

Van Gogh’un intihar etmeyip bir cinayete kurban  gittiğini, inandırıcı kanıtlarla öne sürenler var. Ben bu görüşe katılmıyorum, ama deli ve dahi sanatçının gerçek  akıbetini tartışmaya değer buluyorum. Tabi önemli olan  yapıtı, ama çok yalnızlık, çok çile çektiği, toplumdan  dışlandığı da yadsınamaz. Van Gogh’un karmaşık  dünyasında dolaşırken onun başına gelenleri de okurla  paylaşmak istedim. Aynı şeyi, Leonardo’nun Amboise  günlerini anlatırken de, biyografik öğelerle kendi bakış  açımı harmanlayarak gerçekleştirmeye çabaladım.  Anlatıcının, yani bendenizin gidip gördüğü kentler, bir  zamanlar bu kentlerde yaşamış yazarların hikâyesiyle bütünleşmiş oldu böylece.  

Le Havre’dan söz ederken Jean-Paul Sartre’ın ilk romanı ‘Bulantı’nın öyküsünü de anlatıyorsunuz.  

Sartre kendisini üne kavuşturacak, Varoluşçuluğun ilkelerini yazınsal bir yöntemle metne kattığı bu ilk  romanını Le Havre’da yazdığında genç bir felsefe  öğretmeniydi. Yıllar sonra bu genç adamın izini sürmek  heyecan vericiydi doğrusu. Nâzım Hikmet’in izini Prag  ve Varşova’da, bir zamanlar başucu kitabım olan Malte  Laurids Brigge’nin Notları’nın yazarı Rilke’nin izini İsviçre dağlarında sürmek de öyle. Ama bütün bu  yolculuklar kolay gerçekleşmedi.

Yalnızca sizi etkileyen yazar ve sanatçıların son yıllarından değil, oldukça sık kendi son faslınızdan da söz ediyorsunuz.

Evet öyle, yetmiş yaşındayım, çoğu gitti azı kaldı ömrümün. Hayat önümde değil artık, ama yaşanacak güzel ya da kötü günler var daha. Benim ‘son faslîm’  vur patlasın çal oynasın bir fasıl olmayacak gibi  görünüyor. ‘Ömür biter yol bitmez’ demişler. Öyleyse  yola devam. Yazmaya da !

Sırada yeni bir kitap var mı?  

Evet var. Bir roman bitirdim. Adı ne biliyor musunuz? ‘Son Yolcu!’