Doğa Ulaş Eralp
Oca 01 2018

2017: Yeni-Osmanlıcılığın sonu

 
Kutsal şehir Medine’nin son Osmanlı valisinin neredeyse 100 yıl önce şehirden tarihi eser çalıp çalmadığı konusunda Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında yaşanan atışma bize Türk hükümetnin görkemli imparatorluk günlerini diriltmek için var olan romantik arzusuyla bunu “yeni-Osmanlıcık” yayılmacılığı olarak gören Arap hükümetlerinin arasındaki uçurumu gösterdi. 

Ayrıca BAE Dışişleri Bakanı Abdullah Bin Zayed Al Nahyan’ın Osmanlı generali Fahrettin Paşa’nın Medine’den kutsal emanetler çaldığını iddia eden bir tweeti tekrarlamasına Türkiye’de Hükümet yanlısı siyasetçiler ve medya  kuşku ve öfkeyle yaklaştı.

Söz konusu eserlerin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın atalarına ait olduğunu söylediler. 

Suudi televizyonuna konuşan bir siyasi analizci, Birinci Dünya Savaşı sırasında Medine’yi kuşatan Arap ve İngiliz güçlerine karşı Osmanlı güçlerini yöneten Fahrettin Paşa’yı Osmanlı yönetimi döneminde Arap nüfusa karşı terör saldırıları düzenlemekle suçladı.

Buna cevap olarak Arap dünyasına duyduğu sempatiyle tanınan Erdoğan bile Türkiye’de geçmiş yüzyılda yaygınca var olan bildiğimiz Arap karşıtı söylemlere sığındı ve Arapları Osmanlı Türkiye’si İngiliz ve Fransız birlikleri tarafından istila edildiğinde düşmanla işbirliği yapmakla suçladı. 

Bu ağız dalaşı Türkiye’nin Orta Doğu’daki yeni-Osmanlıcı hayallerinin sonu anlamına geliyor. Mısır’da Erdoğan’ın müttefiği Müslüman Kardeşler’i deviren 2013 darbesi ve Türkiye’nin Suriye’de yaşanan iç savaşa etki etmekte yetersiz kalmasının yarattığı hayal kırıklığı, Türk etkisini Halep’ten Kahire’ye kadar arttırma hırsını altüst etti. 

Önde gelen Türk bürokratları Osmanlıcılığı, ilk olarak imparatorluğun Hrıstiyan nüfusu arasında ortaya çıkan ve büyümekte olan ayrılıkçı milliyetçiliğe cevap olarak geliştirdiler. 

Avrupa’da dönemin en güçlü ülkeleri İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı Balkan bölgesinde yaşanan isyanlara çeşitli düzeylerde hem gizli hem aleni ekonomik ve askeri yardımda bulundu. Aynı yardımı Ermeniler, Anadolu’da ve Doğu Akdeniz ülkelerinde yaşayan diğer Hrıstiyan nüfuslara da gönderdiler. 

1856 Islahat Fermanı tüm Osmanlı  vatandaşlarına eksiksiz eşitlik sözü verdi. Bunu takiben 1869’da çıkarılan Osmanlı Tabiiyet kanunu etnik veya dini geçmiş göze alınmaksızın tüm Osmanlı vatandaşlarının aynı kanunlara tabi olacağı bir genel vatandaşlık tanımladı. 

Hrıstiyanlar ve Yahudiler bundan önce daha fazla vergi ödüyordu fakat orduya katılmaktan muaftılar.

Şimdi herkes aynı vergiyi ödeyip orduya da katılmak zorundaydı. 19. Yüzyılda yaşanan çoğunlukla Hrıstiyan Balkan toprak kayıplarıyla beraber borç içinde yüzen imparatorluğun mali yükünün çoğu Müslüman vatandaşlarına yani Arapllara, Kürtlere ve Türklere bindi. 

1908’de başa gelen Jön Türkler hareketinin siyasi partisi İttihad ve Terakki, birçok etnik köken imparatorlukta Türk kelimesinin kullanımını destekledi ve zorladı.

Balkanlarda yaklaşmakta olan diğer toprak kayıplarıyla birlikte diğer millet vatandaşlarının zararına olacak şekilde bir Türkçülük akımı güç kazanmaya başladı.

Tam da bu siyasi olarak zorlu dönemde önde gelen Arab kabileleri de boş durmadı ve Türk kontrolünden çıkabilmek için İngilizlerle işbirliği yaptı.

Savaştan sonra kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti arka bahçesi Orta Doğu’yla arasına siyasi ve psikolojik mesafe koydu ve dış politikasını Batı bloğu ülkelerine katılma yönüne çevirdi.

20. yüzyılın ikinci yarısında, yerleşmiş laik anlayış NATO üyeliği ve sonrasın Avrupa Birliği’ne katılabilmek amacıyla dış politikalar uyguladı. Orta Doğu’ya neredeyse hiç ilgi gösterilmedi.

Erdoğan ve Türkiye’nin islamcıları bu esnada Osmanlı geçmişleriyle ilgili romantik bir bakış açısı geliştirdi.

İslam’ın görkemi ve adaletin tekrar imparatorluğun eski Orta Doğu ve Balkan topraklarına yayılabilmesi için tekrar Müslümanlığın yayılmasını bu toplumların da istediğni hayal ettiler. Ne kadar çocukça görünse de Erdoğan’ın yakın çevresi bunun gibi masallarla büyüdü. 

Türkiye eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından ortaya atılan “Stratejik Derinlik” kavramı  söz konusu yeni-Osmanlıcılık idelojisinin devamıydı.

Buradaki vizyon, ekonomik ve siyasi olarak kendine güvenen bir Türkiye’nin bölgeye geri dönüş yaparak uzun zamandır Batılı emperyalistlerin elinde acı çeken Müslümanların haklarını savunacağıydı. 

Davutoğlu’nun 2011 Arap Baharı ile başlayıp takip eden Mısır ve Suriye iç savaşlarında islamcı gruplara siyasi ve askeri destek sağlayarak Türkiye’nin avantaj sağlayabileceğini düşünen büyük politika hatası Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu.
 
Erdoğan halen devlet kontrolündeki medyayı kullanarak Müslüman dünyasının tek koruyucusu olacağı yönündeki doğru olmayan anlatıyı sürdürerek yurtiçi desteğini sağlamlaştırıyor. Aynı zamanda yaşanacak ekonomik düşüş ve ürpertici otoriterlik konularını dengeliyor. 

Ancak Suudi Arabistan, BAE ve Mısır bölgede Türk ve İran müdahalesine karşı daha cüretkar bir siyasi tavır takınmayı sürdürdükçe, Erdoğan büyük ihtimalle Arapların Türkleri sırtından bııçakladığı söylemine geri dönmek zorunda kalacak.

2017 yılı Türkiye’nin yeni-Osmanlıcı yayılmacı politikasının durma noktasına geldiği yıl olarak hatırlanacak.