Nesrin Nas
Kas 02 2017

Ekonomide fırtına bulutları yoğunlaşırken...

Ünlü iktisatçı Galbraith, ekonomide neler olup bittiğini anlamak için istatistiklere değil rakamların arkasına, satırların arasına bakın der.

Galbraith çok haklı. Çünkü en ikna edici yalanlar rakamların arkasına saklanarak söylenir. Ve... En iyimser istatistikler işler kötü gittiğinde yayınlanır.

Bizim de durumumuz farklı değil. Üçüncü çeyrek büyüme rakamları açıklandığında ortalık böbürlenen iktidar mensuplarıyla dolup taşacak. Kuşkusuz ekonomiyi “destek-direnç noktası, al-sat fırsatları” diye okuyan piyasacılara gün doğacak.

Çünkü baz etkisi nedeniyle üçüncü çeyrekte ekonominin yüzde 8, hatta 10 büyümesi bekleniyor.

Ama gerçekler Galbraith’ın dediği gibi satır aralarında. Mesela TÜİK verilerine göre; son iki çeyrekte inşaat, ortalama yüzde 20 büyürken, makine ve teçhizat yatırımları kabaca ortalama yüzde 10 küçülmüş...

Yani büyüme sürdürülebilir değil. Cari açığa bütçe açığı eklenmiş. Dış ticaret darboğaza gidiyor. Dış ticaret açığı eylülde yüzde 85 artarak 8.14 milyar dolara, ocak-eylülde yüzde 27.9 artışla 53.83 milyar dolara yükselmiş. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2016 eylül ayında yüzde 71.3 iken, 2017 eylül ayında yüzde 59.3’e düşmüş.

Aslında ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu anlamak için bu rakamlara bakmamız da gerekmiyor. Piyasalara bakmak yeter... Herkesin  nefesini tutup FED Başkanı kim olacak diye endişeli bir bekleyiş içinde olması kırılganlığın itirafıdır.

Borçlanma ve dış açığa dayalı ekonomik yapımızın ve büyüme modelimizin uzunca bir süre için değişmez özelliği haline gelen cari açığa alışmıştık. Şimdi buna devasa bir bütçe açığını da ekliyoruz.

Büyüme sürdürülebilir olmadığı için de kamu finansmanında darboğaz beklentisi hakim. Maliye Bakanı sürpriz vergi paketini, özellikle MTV artışını kısmen geri çekmek için Kurumlar Vergisi’nde yapılan 2 puanlık artışı açıklarken işlerin iyiye gitmediğini itiraf ediyor zaten.

Bakan, bu artışın mecburen yapıldığını, imkan bulunursa vergi oranının yine indirileceğini söylüyor. Bu, kamu finansmanında darboğaza girildiğinin açık kabulüdür. Ama daha vahimi, bir ekonomide yatırımcı güveninin ana unsurlarından biri ve yapısal bir faktör olan vergi sisteminin konjonktürel bir araç olarak kullanılmasıdır.

Son torba tasarı ile 37 milyar TL’lik ek borçlanma yetkisi istenmesi ise, gelecekte borçlanamamaktan korkmanın ya da baskın bir seçimin ihtimal dışı olmadığının itirafıdır. Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’a göre bütçe açığı’nın ancak yüzde 10’u (iki kez yüzde 5) aşılarak borçlanma yapılabilmesi mümkün iken daha Eylül ayında bu limitin çok üstünde, hatta revize edildiği söylenen yıl sonu açığı da aşacak ölçüde 70.5 milyar TL borçlanma yapılmış olması, hukuki (!) sorun bir yana hükümetin gelecek ile ilgili kaygılarının arttığının ve yeni açıkladığı Orta Vadeli Plan’ı (OVP), kendisinin de pek ciddiye almadığının kanıtıdır.

Maliye Bakanı’nın 2017 bütçe gerçekleşmeleri ile 2018 bütçe tasarısına ilişkin açıklamalarına bakalım şimdi: 2016’ya göre iki kattan fazla artış ile 47.5 milyar TL olarak öngörülen 2017 bütçe açığı, dokuzuncu ay sonunda 31.6 milyar TL’na ulaşmış, yani 2016’ya göre yüzde 163 artmış.

Yıl sonu hedefinin aşılacağı şimdiden kesin gibi... Zaten yeni açıklanan OVP ile 2017 bütçe açığı 61 milyar TL’na revize edildi. Son torba yasa tasarısı ile getirilen vergi artışlarının da etkisiyle yaklaşık 600 milyar TL gibi yüksek bir düzeyde öngörülen vergi gelirlerine rağmen 2018 bütçesinde hedeflenen açık ise 65.9 milyar TL...

Bu arada sıkça sözünü ettiğimiz hazine garantilerinin getireceği ilk yükler de yeni bütçeye konmuş.

Tabii projeler tamamlandıkça bu bedellerin çok daha artacağı, bu nedenle yeni revizyonların gerekeceğini de akılda tutmak lazım. Üstelik geçen yıl toplam 103 milyar liralık KDV tahakkukuna karşılık tahsilat oranı, 53.9 milyar lirayla yüzde 52 seviyesinde kalmış. Bakan KDV sistemi verimli değil diyor ama, bu perakende sektöründe işlerin hiç de iyi olmadığının işaret fişeğidir.

Harcamalarda ve borçlanmada rekor üstüne rekor kırılacağı günlerin yakın olduğunu da yine bütçeden izlemek mümkün. Bugüne kadar fren görevi gören faiz dışı fazla çapası iyice önemsizleşmiş ; sadece 5.8 milyar TL.’lik bir faiz dışı fazla (milli gelirin ancak %0.2’si düzeyinde) öngörülmüş.

Bütçe detaylarına ve faiz dışı fazlanın önemsiz bir kalem haline gelmesine bakarak, önümüzdeki yıllarda ekonomik büyüme düşerken hem cari açığın hem de bütçe açığının devasa boyuta tırmanacağını söyleyebiliriz.

Ama büyüme düşerken istatistiklere dayalı algı yaratma çabalarının daha da artacağını söylemek yanıltıcı olmaz. İşte size bir örnek: TÜİK’e göre sanayi üretim endekslerinde Ocak-Haziran 2017’de 12 ay öncesine göre yüzde 2,1 oranında olan artış, geçmiş dönemleri üçe katlayarak sanayi sektöründe yüzde 6.5’lik bir büyüme yaratmış.

Bu mümkün mü? Teknolojik bir sıçrama yaparsanız pekala mümkün. Son bir yılda böyle bir şey olmuş mu? İşte onu bilmiyoruz.

Çünkü TÜİK, milli geliri üretim anketlerinden hesaplamaya son vermiş. İstihdamdaki yüzde 2.1’lik bir artış da milli gelirde yüzde 5.1’lik bir büyüme yaratmış. Tabii TÜİK, bu bir yıllık olağandışı işgücü verimlilik artışının nedenini de açıklamıyor.

Şeytan ayrıntıda yatar derler. İkiz açığa ilave olarak ekonomiyi canlı tutmak için körüklenen kredi artışlarının mevduatla karşılanamayan bölümü için bankaların dış finansman arayışı, hem Hazine’nin, hem de özel kesimin borçlarının artmasına, doğal olarak faizler üzerinde yükselme baskısına yol açacak.

Dış borçlanma açısından durum daha hassas; yüksek faize rağmen yabancı fonlar üzerinde FED kaynaklı stres devam ederken giderek vadesi kısalan dış borçların önümüzdeki yıl servis ödemeleri, 2018 cari açığının finansmanı ile birlikte 200 milyar doları aşan yabancı kaynak bulunmasını gerektiriyor.

Bu baskının kur ve faiz düzeyleri politikaları açısından fazla bir manevra alanı bırakmayacağı açık. Her iç ve dış politik gerginlik Türk lirasının değer kaybetmesiyle sonuçlanacak.

Kaldı ki, Hazine bir süredir sabit faizle borçlanmıyor...

Bu da Hazine’nin artık yerli ya da yabancı yatırımcıların Türkiye riskini taşıyacağından emin olmadığını gösteriyor.

Yani Hazine de  ekonomi için 'olmazsa olmaz' sayılan hukuki güvenliğin, dolayısıyla öngörülebilir bir ekonomik çerçevemizin bulunmadığını kabul ediyor.

Kaldı ki, dış borçlarımız kabaca milli gelirimizin yarısına ulaşmış. Büyük bir inat ve inançla kurulan ve ülkenin en değerli kamu varlıklarını içine koyduğunuz Varlık Fonu’nun bir yıl içinde ne yapıp yapamadığının hesabını vermeden yönetiminin değiştirilmesi zaten gerçeklerin hayallerdeki gibi olmadığının ilanıdır...

Kaldı ki, ister bütçe içi ister bütçe dışı olsun tüm açık ve örtülü devlet harcamalarının şeffaf ve denetlenebilir olmadığı ve hesap vermeyen bir devlet etme anlayışı ile hazırlanan hiçbir OVP ve bütçe ikna edici ve yönlendirici olamaz.

Bizler de tüketiciler, yatırımcılar, vergi mükellefleri ve anne-babalar olarak yarınlarımızı planlayamaz, çocuklarımızın gelecekte nasıl ve hangi koşullarda yaşayacağını bilemeyiz.