Yahya Madra
Kas 03 2017

Türkiye'nin 'eksen kayması' duvara dayandı mı?

İlk bakışta, Türkiye bazı temel ve kurucu tercihlerin eşiğinde gibi görünüyor. Örneğin, birçok yorumcu Türkiye'nin dış politika ekseninde NATO ve Batılı dünyadan Avrasya’ya bir geçiş yapmak isteyip istemediğini merak etmekte.

Türkiye'nin ABD ve AB ile olan ilişkisi birçok cephede oldukça gergin. İronik bir şekilde, Eylül ayı sonlarında, New York’taki Erdoğan-Trump görüşmesinde Birleşik Devletler Başkanı," ülkelerimiz hiç olmadığı kadar yakın" şeklinde bir açıklama yapmıştı. O zamandan beri Erdoğan, Ankara'da Putin ve Maduro'yu ağırladı ve Tahran'da Ayetullah Ali Hamaney ile bir araya geldi. 

Bu diplomatik hareketliliğin büyük bölümü Irak ve Suriye Kürdistanları ile ilgili gelişmelere odaklanmakta. Zaten ABD ile Türkiye arasındaki gerginliklerin merkezinde de ABD’nin Rojava Kürtlerinin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDF) vermeye devam ettiği  askeri destek yer alıyor.

İki müttefik arasındaki bu "Kürt" yarığının Türkiye'yi  giderek Rusya'ya ittiği iddiası birçok yorumcu tarafından ileri sürülüyor. Rusya'dan S-400 füze savunma sistemlerinin satın alınmasının yakın ya da orta vadede gerçekleşme olasılığı da Türkiye'nin dış politikasındaki bu eksen kaymasının bir başka göstergesi olarak değerlendirilmekte. 

Türkiye'nin yapmak üzere olduğu düşünülen bir diğer tercih de iktisat politikası alanında, neoliberal küreselcilik ile iktisadi milliyetçilik arasında cereyan ediyor.

Erdoğan, bakanları, üst düzey danışmanları ve hükümetin güdümündeki bazı yorumcular sürekli olarak; Türkiye üzerindeki bin bir çeşit ve çoğu zaman birbiriyle çelişkili emperyalist tezgâh ve komplolardan, Türkiye’nin iktisadi  bağımsızlığının kaçınılmazlığından, Türkiye’nin ihracat pazarlarını (Türkiye'nin toplam ihracatının neredeyse yarısının olduğu) AB dışına doğru çeşitlendirecek ikili anlaşmaların müzakere edilmesinin yararlarından ve inşaat, enerji ve savunma alanlarının öncülüğünde "yerli ve milli"  bir ekonomi inşa etmenin öneminden bahsetmekteler.

Beklenenden yüksek çıkan GSYİH büyüme rakamlarının bile ABD ve AB'ye karşı kinaye yapmak üzere kullanıldığı bu sözde ''anti-emperyalist'' söylemler yukarıda sözünü ettiğim Rusya, İran, Çin ve hatta Venezuela ile yapılan yakınlaşmalarla birlikte değerlendirildiğinde, bu iki tercihin bir şekilde daha derin bir dönüşüm e ya da Türkiye'de bir "eksen kayması"na işaret edip etmediği ciddiye alınması gereken bir soru olarak belirginleşiyor.

Ne var ki, S-400'ün satın alınma hikayesine daha yakından baktığımızda resim değişiyor. Türkiye füze savunma sistemini yalnızca yazılımını değiştirme  seçeneği ile değil, aynı zamanda Türkiye'de üreti mini de kapsayan  bir plan dahilinde satın almak istese de Rusya bu konuda ödün vermemekte. 

Dahası, füze savunma sistemleri ancak bir radar sistemine entegre edildiğinde çalışıyor ve tabii ki  Rus S-400'ler Türkiye’nin şu anda kullandığı  NATO radar sistemiyle uyumlu değil.

Tüm müphem taraflarıyla (yatırıldığı söylenen kaporalar, bir türlü tekrar canlandırılamayan domates ihracatıyla olan ilişkisi, vesaire)  bu S-400 sistemi vakası, Türkiye'nin  derin yapısal koşullarını anlamamız için iyi bir örnek . Öyle ki, Türkiye’nin Batı dünyasıyla yaklaşık iki yüzyıldır devam eden  kurumsal ve yapısal bütünleşme süreci ona  eksen kayması olasılığını Batılı ortaklarına karşı  anlamlı bir tehdit olarak kullanma olanağını  bile vermiyor.

Benzer şekilde, Türkiye'nin küresel ekonomiyle bütünleşmesi, heterodoks ekonomi politikaları izleyebilme kabiliyetine güçlü yapısal kısıtlamalar getiriyor. Enerji açığı ve sanayi sektörünün terkipi göz önüne alındığında Türkiye'nin, ihracat yapabilmek için bile ara mal ithal  etmek zorunda olmasından  kaynaklanan yapısal bir ticaret açığı var.

Dahası, kısmen genç nüfusundan dolayı Türkiye düşük bir tasarruf oranına sahip, ve cari işlemler açığını kapatmak ve yatırım taahhütlerini finanse etmek için  kesintisiz bir yabancı sermaye akımına ihtiyaç duymakta.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)  2002'de, büyük bir finansal krizin ardından (ve Kemal Derviş tarafından yürütülen kapsamlı bir finansal reform sonrasında) iktidara geldi ve 2008 küresel finansal krizine kadar yabancı sermaye girişinden ziyadesiyle faydalandı.

Küresel krizin ardından, Türkiye siyasi istikrarı ve  sunduğu nispeten yüksek getiri sayesinde cari işlemler açığını finanse etmek için sermaye girişi sağlamaya devam etti. Ne var ki, bu dönemde sermaye girişlerinin vadesi kısaldı ve doğrudan yabancı yatırımları yerini portföy yatırımlarına bıraktı.

AKP hükümeti neo -liberal bir bütçe disiplini  uygulayıp faiz-dışı fazla verdiği sürece ticaret ve cari işlemler açıkları  önemli bir sorun kaynağı olarak görülmedi.  Faiz-dışı fazla hükümetin borcunu kademeli olarak düşürmekle kalmadı, aynı zamanda uluslararası derecelendirme kuruluşlarına, hükümetin gerektiğinde ekonomiyi kurtarmaya yönelik maliye  politikaları uygulayabilme kapasitesinin olduğu sinyalini verdi.
Bu yapısal koşullar göz önüne alındığında, son günlerde dillendirilen ekonomik bağımsızlık  söylemlerini ciddiye almak gerçekten güç. 

AKP’nin erken dönemindeki  o sözde ekonomik mucize (yüksek ve istikrârlı büyüme rakamları) Türkiye ekonomisi küresel finans piyasalarıyla  bütünleştiği ölçüde mümkün olmuştu.

O dönemde yabancı sermaye girişi, Türkiye ekonomisinin yükselen bir yıldız ve küresel bir lider olduğunun işareti olarak görülüyordu. Ancak, önce FED ve ardından Avrupa Merkez Bankasının daha sıkı para politikasına geçiş yapmaya başlaması, ekonominin küresel piyasalarla entegre olmuş, bağımlı yapısı gereği, Türkiye'nin borç yükünü döndürmeye ve cari işlemler açığını finanse etmeye devam etmesi için daha yüksek faiz oranları sunmasını gerektirdi. 

Yüksek faiz ise ekonomik büyümeyi yavaşlatmak anlamına gelmektedir ki bu- 2019'da (belki de daha önce) gidilecek üçlü seçimin hesabını yapan Erdoğan'ın göze alamayacağı bir ihtimal.

Bugün, ekonomik krizin ötelenmesi için  kullandığı maliye  politikalarının sınırına dayanan Erdoğan ve ekibi, Türkiye'nin cari işlemler açığını finanse etmek  ve dış borcu döndürebilmek için  yeni mecralar  bulma mücadelesi vermekte. Ama artık teminat olarak gösterilebilecek bir bütçe disiplininden de söz etmek mümkün değil.

Geçen Şubat  ayında kanun hükmünde kararname ile içi doldurulan Varlık  Fonu’nun, borç  karşılığı teminat işlevi  görmesi amacıyla tesis edildiği açıktır. Görünen o ki tüm bu anti-emperyalist söylem kisvesi altında hâlâ "Türkiye A.Ş." istikrârlı ve yüksek getirili bir  yatırım aracı olarak küresel piyasalara pazarlanmak istenmekte . 
Bunun karşılık bulabilecek  bir teklif  olup olmadığı ise  ayrıca değerlendirilmesi gereken bir sorudur.