Nusaybin: Kayıp bir oğulun izinde...

“Oğlum muhtemelen Mardin Kimsesizler Mezarlığında yatıyor.”

Bu sözler Nusaybinli bir babaya, Metin Karaduman’a ait. Metin Bey üç buçuk yıldır oğlunun cenazesini almak için siyasi partiler, Meclis dâhil çalmamış kapı bırakmamış. Onun arzusu ile bu yazıyı kaleme aldım. Umarım oğlunun cenazesine kavuşması için bir kapı aralar.

Metin Karaduman’ın oğlu Abdullah, YPS’ye katıldığında sadece 16 yaşındaydı. Şöyle anlatıyor Metin Bey o günleri:

“Oğlum Abdullah 16 yaşındaydı. İmam Hatip Lisesinde okuyordu, 11. sınıf öğrencisiydi. Yasak saat 10.30’da ilan edildi. İlçe dışındaydım, telefon açtım kendisiyle görüştüm. Saat 12.00’da yasağın başlayacağını söyledim. Saat 11.30’da bana telefon geldi, YPS’ye katıldığını söylediler. Ben geldim saat 11.30’da Nusaybin’e vardım. Cizre’deki bir yakınına mesaj atmış biz gidiyoruz diye. O şekilde bilgimiz oldu. Telefonunu, hiçbir şeyini beraberinde götürmemişti. Tablet ve fotoğraflarını her şeyini yok edip gitmiş yani. Arkasında hiçbir şey bırakmadan gitmiş. Kimliğini evde bırakmıştı, telefonunu bırakmıştı ve şifre koymuştu, hiç açamadık. Tabletini ortadan kaldırmıştı, ortada hiçbir fotoğrafını bırakmamıştı. 

Gittim, oğlumu aradım, saat 15.30 gibi onu gördüm, konuştuk. ‘Oğlum bizimle gel’ dedim. ‘Arkadaşlarımı yalnız bırakmam, ben gelmeyeceğim, siz gidin’ dedi. Ondan sonra zaten bağlantı kuramadık. Öldüğünü televizyondan öğrendik. 14 Mart’ta yasak başladı, 7 Nisan’da şehit düşmüş, ama duyurusu 11 Nisan’da yapıldı. 

11 Nisan’dan  (2016) bugüne cenazesini hala alamadık. Cenazesinin Mardin’de olduğunu biliyoruz. Yani orada olduğunu düşünüyoruz. Oğlum muhtemelen Mardin Kimsesizler Mezarlığında yatıyor.”

Metin Beyden DNA alınır,  ama dosyası o gün bugündür Nusaybin ve Mardin savcılıkları arasında gidip gelir: 

“Şu anda Mardin’e kaç seferdir gidiyorum hiçbir bilgi vermiyorlar. Mesela dosyamın bile olmadığını söylüyorlar. Ben Mardin’de kalmıyorum, Nusaybin’de yaşıyorum. Kayıp ilanını Mardin’de vermişim. Gidiyorum bana savcılık diyor hiçbir bilgi yok. Nusaybin savcılığına gidiyorum,  diyorlar biz bütün dosyaları Mardin’e göndermişiz. Dosyama bakan bir avukat yok. Ben geçenlerde buradaki partiye gittim. Dedim insan haklarından arkadaşlar bana yardımcı olsunlar, bunu bir çözelim. Diğer aileler de benim gibi. Ben tek kendim için diğer aileler için de bunu yapıyorum.”

Ben Metin Bey ile konuşurken eşi bulunduğumuz odaya gelmiyor. Metin Bey oğlunun adını duyunca eşinin bayıldığını söylüyor. Oğlunun cenazesine ulaşamamak anneyi perişan etmiş. Yan odada olan anne sesimizi duymasın diye kapıyı sıkıca kapatıp oldukça sessiz bir şekilde konuşuyoruz.

Metin Bey uzun uzun oğlunu son görüşünü anlatıyor. Açıkçası bugün için bunları yazmam mümkün değil, belki yaşananları tüm çıplaklığıyla yazabileceğimiz günler de gelir. Ama kısaca şöyle diyor Metin Bey bana: 

“Oğlum ölmeyebilirdi. Onlara da söyledim oğluma da söyledim o son görüşümde. Oğluma dedim, ‘oğlum sen ölürsün’. Onlara da dedim;  ‘günahtır, yapmaya hakkınız yoktur’ dedim. ‘Bunlar nasıl savaşacak, daha çocuktur’ dedim.”

Çocuklar ölür, cenazeleri ise kimsesizler mezarlığındadır artık… Bu ailelerin çoğu tek başına, oradan oraya cenaze aramaktalar. Evden ayrılmadan baba Metin Bey’e benden bir isteği var mı diye soruyorum:

“Sizden ricam bunu her yere iletin. Yani duyurabildiğiniz yere kadar duyurun. Cenazemizi bulalım. Benim gibi cenazesini bulamayan çok aile var. Mesela Mardin’de Kimsesizler Mezarlığında en az 30-40 tane cenaze var.  Burada, Kızıltepe’de var, köylerde var, Urfa’da var, Diyarbakır’da var. İstanbul’da var. Yani sadece Nusaybin değil. Bir şekilde kime duyurursanız duyurun. Hiçbir şeyden korkum yok.

Bırakın cenazeleri artık dosyalarımıza ulaşamıyoruz. Ben bu dosyalar için meclisi aradım, partiyi aradım, vekillerle görüştüm, sonuç yok, bir şekilde ulaşın cenazelerimize. Biz dosyalarımız bile nerede bilmiyoruz. Mardin Nusaybin’e, Nusaybin de Mardin’e gönderiyor, dosyalarımızı bile göremiyoruz, yani oğlumuzun cenazesini araştıramıyoruz bile.”

Bu yazıyı yazmadan önce bir gelişme var mı diye Metin Bey’i tekrar arıyorum:

“Gittim tekrar Nusaybin savcılığına, hala DNA’lar gitmemiş dediler. Üç buçuk yıldır oğlumun cenazesini arıyorum. Çalmadığım kapı kalmadı ama bir arpa boyu yol alamadım. Bu bir zulümdür, bu kötülüktür.”

Evet, bu bir zulüm ve büyük bir kötülük. Geçen hafta Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın şöyle bir tweet atmıştı:

“Kötülükle mücadele ederken kötüleşmemek bireylerin ve toplumların büyük imtihanıdır. Canavarla mücadele ederken canavarlaşmamak, esas gayedir. Düşmanla mücadele bahanesiyle kötülüğün sıradanlaştırılması, insanların kendilerine yapabileceği en büyük kötülüktür.”

Bu yazıyı İbrahim Kalın’a hediye etmek isterim. Kötülük nedir bir daha bir düşünsün isterim. Bölgede onlarca ana baba hala çocuklarından bir parça arıyorlar. Ana babalara evlatlarının cenazesini aratmak, ana babalardan gidip gözyaşı dökecekleri bir mezar taşını esirgemek, kötülüğün en alasıdır İbrahim Bey, en alası!


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar